Akif'in Teşkilat-ı Mahsusa ve Abdülhamid ile ilişkisi

Batı Trakya Bulgaristan’ın hâkimiyetine girdikten sonra buradaki Müslümanların ezilmemesi için Süleyman Askeri başkanlığında bir Türk Komitesi kuruldu. Özellikle Trablusgarp ve Balkan savaşlarının tecrübesini yaşayan Harbiye Nazırı Enver Paşa,  gayri nizami bir savaşı başlatmak üzere “Teşkilat-ı Mahsusa Merkez-i İdaresi”nin kurulmasına öncülük eder.. İşte bu Türk Komitesi, Teşkilat-ı Mahsusa olarak tarihe geçen kurumun öncülü, çekirdeği ve hatta ta kendisidir. Reisi de Süleyman Askeri beydir.

İttihat ve Terakki ile Enver Paşa, 1909’dan 1918’e kadar olan yönetim serüveninde, modern anlamda ilk Türk gizli servisini de kurmuşlardır. Bu konudaki ilk harcı, İttihat ve Terakki’nin üç paşasından (Cemal Paşa ve Talat Paşa) bir olan Enver Paşa 1914 yılında atmıştır. Teşkilat-ı Esasiye, ilgi ve faaliyet alanı Meriç’in ötesiyle sınırlı olarak ortaya çıkmışken, bir anda I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Harbiye Nezareti bünyesine alınarak önceden hazırlıklı olunmadığı açıkça anlaşılabilecek olan etkinlikleri gerçekleştirebilme uğraşına girişmiştir.
Tıpkı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldıkları gibi pek çok İslamcı aydın, İttihatçıların öncülüğünde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’ya da kayıtsız kalmamış, memleketin kurtuluşu için bu kuruluşa da üye olmuşlardır. Bu dönemde Teşkilat-ı Mahsusa saflarında yer almış bir diğer ünlü İslamcı isim de, Kurtuluş Savaşı’nın ünlü hatiplerinden, İstiklal Marşı’nın yazarı Şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Mehmet Akif, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk defa verdiği görevle Berlin’e gitmiştir. Bu sırada Almanya’da İtilaf Devletleri ordularından alınmış birçok Müslüman esir vardı. Mehmet Akif, bu Müslüman esirlerin geçirdiği hayatı görmek, onlara bazı şeyler söylemek üzere Berlin’e gitmiştir. Mehmet Akif, Berlin’deki görevini yerine getirdikten sonra İstanbul’a geri dönmüş ve burada çok kalmadan yine “Teşkilat-ı Mahsusa” tarafından bu defa da Ceziretü’l-Arab’a görevli olarak gönderilmiştir.

Mehmet Akif, Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerinden Eşref Sencer (Kuşçubaşı) ile birlikte Arap Yarımadası’nda bu teşkilat adına çalışmalar yapar. Eşref Bey, Mehmet Akif’i, teşkilatın Arap masasını yöneten Şeyh Salih’i (Şerif el-Tunusi) ve Enver Paşa’nın Başyaveri Mümtaz Beyi de yanına alarak Hicaz seferine çıkmıştır. Akif, güçlü bir hatiptir ve İslam’ı iyi bilmektedir. Propaganda olarak daha önce Batı cephesini dolaşmış, sonra Almanya’ya gitmişti. Şimdi sıra Arap Yarımadası’nı dolaşmaya gelmiştir. Çünkü burada isyan hazırlığı içinde olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve ailesiyle Emir Faysal’ı etkileyecek güçte tek kişi Mehmet Akif’tir. Bunu bilen Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ile birlikte Mehmet Akif’i de bunların iknası için görevlendirmiştir.

Heyet, dağıtmak için yanına çokça altın ve değerli hediyede götürmüştür. Mehmet Akif en güzel şiirlerini yazdığı Çanakkale zaferini de çölde demiryolunun son durağı olan el-Muazzam’da öğrenmiştir. Günlerce bu zafere inanamamış ve ağlamıştır. Bu geziler esnasında ziyaret edilen İbn-i Reşit, kendisine Padişahın hediyelerini de sunan bu heyete çok değerli, kabzalığı altından kılıçlar hediye etmiştir. Bu kılıçlar Teşkilat-ı Mahsusa’nın sembolü haline gelmiştir. Ancak Mehmet Akif bu kılıcı, görevini tamamlayıp İstanbul’a döndükten sonra Salihli’de Yunan işgali öncesi Eşref Bey’e, “daha münasip birisine veriniz” diyerek teslim etmiştir. Eşref Bey de işgal sırasında çiftlik evinin bahçesine gömmüştür.
Mehmet Akif ile bölgedeki ortak çalışmalar sırasında Eşref Bey, Şam’da ve Beyrut’ta Fransız Konsolosluğu ile yakından ilgilenmiş ve buraya girip çıkanları tespit etmiştir. Bunlar arasından ajanları belirlemeye çalışmıştır. Bu çalışmalar sonrasında onlarca kişi, casusluk ve ihanet suçuyla, savaş ortamının da doğurduğu olağanüstü koşullar nedeniyle yargılanıp idam edilecektir. İdamlarda acımasız davranılmasını isteyen kişi, kanal seferi için bölgede bulunan Cemal Paşa’dır. Buradaki görevini başarıyla yerine getiren Mehmet Akif, hizmetlerine yurda döndükten sonra da devam edecek, maalesef Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk mecliste mebus olarak görev almasına rağmen hâkim iradeyle yolları ayrılacak ve memleketini terk edip Mısır’a gitmek zorunda kalacaktır.

Akif’in Abdülhamid İle İlişkisi

“Abdülhamid Han’ın hiç şüphesiz en kuvvetli cephesi dış siyasetiydi. Zekâsı ve iradesiyle ortaya koyduğu diplomatik meziyeti, Haçlıları da Siyonistleri de rahatsız ediyordu. Modern Almanya’nın kurucusu olan ve Abdülhamid’le arasında hususi bir muhaberat bulunan Prens Bismark: “Dünyada diplomasi zekâsının yüzde doksanı Sultan Abdülhamid Han’ın, yüzde beşi benim, kalan yüzde beşi de diğer siyasilerindir” demişti. Alman İmparatoru 2. Wilhelm, Avusturya İmparatoru Franceois Jeoseph’e: “Hükümdarlık sanatını ondan öğrenmeliyiz” demişti. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey de o vefat ettiği zaman: “O, öldü mü? Ne büyük bir kayıp! Dünya dış politika dehasını kaybetti. Hasmımdı ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık şevkini kaybetti” diyecekti. Ama aynı Abdülhamid hayatta iken, Osmanlı Padişahları arasında en fazla gadre uğrayanlardan biri olmaktan kurtulamayacaktı.
Cemil Meriç’in “gafletle ihanetin yüz yıldır karalamağa çalıştığı büyük tacidâr” olarak nitelendirdiği Sultan Abdülhamid’e, muhtemelen karalama kampanyasından nasibini alan ve nereden kaynaklandığını bilemediğimiz bir düşmanlıkla yanıp tutuşan Mehmet Akif, o koca Sultan’ın reel politikalarını anlamakta zorlanacak ve çok keskin bir üslup ve acımasız bir dille eleştirecektir:

Sema-peyma râyâtımız tuttun zelil ettin;
Mefahir bekleyen âbadan evladı hacil ettin.
Ne âli kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefil ettin;
Bütün ümmid-i istikbali artık müstahil ettin;
Rezil olduk.. Sen ey kâbus-i hûnî, sen rezil ettin


Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se..
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblis’e!
Bir başka şiirinde Sultan Abdülhamid hakkında şunları yazar:
Çünkü madem yürüyen sâde senin saltanatın,
Şimdilik heykeli sensin tapılan menfa’atın.
Kanma hey kukla kıyafetli adam, hey sersem,
Herifin ağzı “samed”, midesi yüzlerce “sânem!”
Sen de bir tekmede buldun mu, nihayet, yerini,
Ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyetlerini,
Aynı mahiyette aktarma ederler çabucak.
Sana her gün sekiz on kere söverler mutlak.
Hani dillerde gezen namın, o hiçten şerefin?
Ne de sağlammış, evet, anlasın aptal halefin.


Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,
Şu telakkiye bakın, en kötü vahşet: Namûs!
Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bâri yirminci asırdan sıkıl artık, hayvan!
Osmanlı Sultan’ına bu sözlerle muhalefetini ortaya koyan Mehmet Akif, Şair Eşref’in Abdülhamid’i hedef alan:
Besmele gûş eyliyen şeytan gibi,
Korkuyorsun “höt” dese bir ecnebi;
Padişahım öyle alçaksın ki sen,
İzzeti nefsin Arap İzzet gibi!

Şiirinden dolayı, Sultan Abdülhamid’e “en güzel söven adam olduğu” için Şair Eşref’i çok sevmiştir. 
Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid’e olan bu muhalefeti, onu bir diğer muhalif güç olan İttihat ve Terakki Teşkilatıyla yolunu buluşturmuştur. Aslında bu Cemiyet’e, pozitivist anlayışın kurucularından Auguste Comte’un vecizesi ve pozitivist işareti olan “ordre et progrés” (Nizam ve Terakki) ismini pozitivizme bağlılığın bir işareti adına isim olarak verilmiştir. Aslında pozitivist anlayışa sahip İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Mehmet Akif’in kan uyuşmazlığı vardır, ama muhalefet birliğinden dolayı onların yemin metnini değiştirmek şartını kabul ettirerek yemin edip katıldığı bu cemiyetteki üyeliği uzun soluklu olmayacak ve kısa bir müddet sonra ayrılacaktır. 
Daha sonraları bu teşkilata katılıp Sultan Abdülhamid’e muhalefetinden dolayı pişmanlık duyduğu ifade edilmiştir. Kendisi gibi Sultan Abdülhamid’e karşı mücadele vermiş olan filozof Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen felaketleri görünce yaptıkları hatanın farkına varmış ve “Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirini kaleme alarak kendisini affettirmeye çalışmıştır. Sultan Abdülhamid’den sonra Enver Paşa silahtar, Talat Paşa mühürdar ve Cemal Paşa defterdar, yani Maliye Bakanı olunca da, “eşek silahtar, köpek mühürdar, katır da defterdar” diyerek eski yol arkadaşlarını tahkir etmişti. 
Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Akif’e bir pişmanlık şiiri yazmasını teklif etmesi üzerine, “secde-i sehivsiz bir namazım yok, aklım başımda değil” diyerek böyle bir şiiri kaleme alamamıştır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2097/akifin-teskilat-i-mahsusa-ve-abdulhamid-ile-iliskisi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar