Kendini Aşan Düşünce

Düşünce üretemeyen kişilere, toplumlara bakıldığı zaman, onların belli sınırlar içerisine kendilerini mahkûm ettiklerini, hakikati bu sınırlardan ibaret gördüklerini ve bir skolastik içinde hürriyetlerini kaybettiklerini görürüz.

Düşüncenin kutsal olarak kabul edebileceği herhangi bir fikir sistemi kabul edildiğinde düşünce, kendi gelecek konusundaki imkânlarını kaybetmiş, yolun devam edecek kısımlarını yok saymış ve yolculuğunu bırakmış demektir. Skolastik olarak nitelendirilen bütün dönemlerde düşünce, akıl ile olan ilişkisini kesmiş, kendisini donuk hale getirmiş ve sürekli değişen varlığın ritmine yabancılaşmış demektir. Varlığın ritmine yabancılaşan düşünce, sadece yabancılaşmakla kalmaz, akan hayatın gerisinde ve onu geçen hayatla arasında doğan boşlukta kaybolup gider.

Akıl, kendisini sürekli olarak üst varlık ve düşünme alanlarına taşımak için güç ve yeteneğini kaybettiği zaman, kendi varlık amacından da uzaklaşır. Bu uzaklaşma, aklın yerini eğilimlere bırakmasına ve bizi artık eğilimlerin idare ettiği bir hayat ritmine dahil olmak anlamını taşır. Aklın, düşünmek suretiyle yolunu açması ve aydınlatmasının yerini kör ve amaçsız olan duyguların almaya başladığı görülür. Çünkü eğilimlerimiz genelde duygularımız tarafından, düşüncelerimiz de aklımız tarafından idare edilir.

Bir kişi ya da toplumun insanlığa armağan edebileceği ve kendisini gerçekleştirebileceği alan, kültür ve medeniyet alanıdır. Bu alan bilim, felsefe ve sanat eserlerinde kendisini gösterir. Bilim, sanat ve felsefe alanlarına yükselememiş olan kişi ya da toplumlar manevi hayata katkıda bulunamazlar. Manevi hayat, değerler alanıdır. Değerler; dini, ahlaki, estetik bütünüyle bilim, felsefe ve sanat ile asıl değerlerine kavuşur. Yoksa onlar sadece basit alışkanlıklar olarak kalır ve alışkanlık yeniliğe ve yeni düşünme yollarına gidişin önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkar.

Herbirimizin kendi ferdi varlığı içerisinde kendisiyle olan ilişkisi elbette önemlidir. Ancak kendisinin sahip olduğunu düşündüğü meziyet ya da niteliklerin kendisi gibi başkalarına da ait olduğunu göremediği müddetçe o, sığ bir bencillik tarafından kuşatılmış olur.

Kendi ferdi benliğinin dışına çıktığı ve başka ferdi benlikleri de gördüğü anda, kendisini kutsallaştırmaktan vazgeçer. Aile, bunun ilk adımıdır ve aileden topluma geçiş de aynı süreci takip eder. Varlığını bir toplum içinde ve bir devletin üyesi olmak kaydıyla kazandığını düşünen fert, kendisine ait olan ile toplum ve devlete ait olan arasındaki çelişkiyi yaşamadığı müddetçe halinden memnundur. Onun yapacağı tek şey, topluma ve devlete uygun davranışta bulunmaktır. Böylece o, en iyi vatandaş, ahlakı en iyi şekilde yaşayan kişi, görevini yerine getiren görev adamı olarak taltif görür. Çünkü kendisini ailesine, milletine ve devletine adamış olmanın huzurunu toplum ona yaşatır. Bu durum, kesinlikle takdir edilen bir durumdur. Ama fert, bu davranma biçimlerinin yanında kendisiyle toplum arasında uyumsuzluk ortaya çıktığında kendisini adadığı ve hareketini sonlu bir dünyaya mahkûm eden toplum ve devlet sınırlarının ötesinde bir düşünce dünyası, değer dünyası olduğunu düşünmediği müddetçe büyük bir sıkıntı içerisinde kalmaya mecburdur.

Genellikle düşünce üretemeyen fert ve toplumlara baktığımızda kendilerini, “bir şeyin ötesi” de olabileceği düşüncesine kapatmış oldukları görülür. Nitekim sanat, bilim, felsefe işte bir şeyin ötesinde ortaya çıkan alanlardır. Ancak hemen ilave edilmelidir ki; bilim, felsefe, sanat ancak sağlıklı bir toplum ve devlet yapısı sayesinde içine dâhil olunabilecek alanlardır.

İçinde bulunduğumuz kültür ve coğrafyaya baktığımız zaman henüz ötesi de vardır denilebilecek bir aşamanın oldukça uzağında olunduğu açıkça görülmektedir. Çünkü ya inanaçlar, ya kavimler, ya kişiler, ya devletler ya da milletler kutsallaştırılmış ve her fert mücadelesini sadece bu alanlara yoğunlaştırmış görülmektedir. Kutsallaştırılmış olan inançların, kişilerin, kavimlerin, devletlerin, milletlerin de fertlerinden beklediği, istediği ve onlara verdiği görev de bu alanlara ilişkindir. Oysa söz konusu edilen alanların hiçbirisi, düşüncenin hür alanları değildir. Hatta bu alanlar sizden düşünmenizi talep etmez. Sadece görevi yerine getirmenizi talep eder.

İnsan, düşüncenin hür ve yaratıcı alanlarına dâhil olmadığı müddetçe akıl sonsuzluğu arzulayamaz, irade mükemmellik karşısında geriler ve insan hareketi ve aklı varlığın dışına atılır. Hareketin ve aklın varlığın dışına atılması, akıl ve hareket sahibi olanın tarihi bir özne olmaktan çıkması demektir.

Düşüncenin ve yaratıcı fiillerin hür alanlarından mahrum olanları bekleyen son; fanatikliktir, içinde bulunduğu alanı, o alanı aşan her türlü üst amaçlara ve alanlara kapatmaktır. Böylesi toplumların bir medeniyet tasavvuru ve bütün insanlığa hitap edecek bir mesajı olamaz.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2019/kendini-asan-dusunce.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar