Îlay-ı Kelimetullah davası

Eklenme Tarihi: 04.02.2018 09:53:42 - Güncellenme Tarihi: 25.01.2020 02:13:05

             Îlây-ı Kelîmetullah?ın anlamı  ?Allah adını yüceltmek? demektir. Hele bir insan iç ve dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını)  zikriyle cilalamaya dursun bir anda eşrefi mahlûkat olarak yücelir de. Hele birde Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhundan uzak kala dursun, Allah korusun esfeli safilin mertebesine düşmesi an meselesidir.   Öyle ya, kalp Allah?ı zikretmezse iç ve dış âlem Allah?ın nurundan yoksun kalacaktır. Hele ki yaşadığımız şu fani dünyada maneviyattan uzaklaşıp maddeleştikçe Allah?ın zikrinden gafil kalınabiliyor. Ama her şeye rağmen yinede ümitsizliğe kapılmamak lazım gelir,  olur ya Allah adını hayatta birkez olsun canı gönülden andığımızda işte o anımız kurtuluşumuz olurda.  Şayet hayatta bir kez değil de bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhuna sadık kaldığımızda, biliniz ki Allah?ın huzuruna sıratı müstakim üzere varacağız demektir. Böylece  ?Velinin kerameti müminin istikametidir? sözü ruz-i mahşerde tecelli etmiş olur.  Hem nasıl tecelli etmesin ki,  melun şeytan kesin kes gayret edip istikamet üzere yaşayan müminden kaçmakta, gaflet içerisinde olan müminden asla kaçmamakta. O halde neydik edip Allah yolunda gayret edip şeytanı kaçırmak gerekir.

             Madem beşer planında Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhuna uygun gayret edildiğinde melun şeytanı iç ve dış dünyamızdan söküp atılabiliyor,  o halde devlet bazında da iç ve dış mihraklı şeytani ihanet odaklarını aynı azim ve kararlılıkla gayret ederekten söküp atmak pekâlâ mümkün. Yeter ki davamız ulvi dava olsun gerisi gelir elbet. Malum İslam öncesi ve İslam sonrası birer mefkûrelerimiz söz konusuydu. Birincisinde, yani İslâm öncesi Türklükte ?Cihan hâkimiyeti mefkûresi? uğruna savaşmak varken,  ikincisinde yani İslam sonrası Türklükte ?Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûresi? uğruna savaşmak vardı. Anlaşılan o ki; İslam öncesi cihan hâkimiyeti mefkûremizle aslında bir kuru cihangir dava gütmüş oluyorduk. Oysa asıl arzu edilen davaya İslam sonrası Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûremizle kavuşmuş olduk.  Çünkü iç ve dış şeytani odakların planlarını böylesi cihat karakteri kazanan mefkûremizle ancak alt edebildik. Zaten Allah adını tüm cihanda yaymak davası gütmeseydik ne mümkün ki cihana bir güneş gibi doğup İslam?ın adalet kılıcı bir payeyle şereflenelim.

              Hiç kuşkusuz böylesi bir şeref tablosunda yer almamızda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi?nin Türk?ün ruhuna üflediği nefes çok mühimdir. Öyle ki bu nefes bizi Orta Asya?dan alıp Anadolu?ya,  Anadolu?dan alıp Balkanlara, Balkanlar?dan da alıp Îlây-ı Kelîmetullah uğruna Nizam-ı âlem?e doğru kanatlandırmıştır. Böylece gazadan gazaya, seferden sefere, cepheden cepheye koştukça yeryüzünde ?Allah adını yüceltmek? kadar ulvi bir dava olmadığının idrakine varmış olduk. Besbelliydi ki bu koşu sıradan bir koşu değildi, bilakis Allah Resulünün beyan buyurduğu ?Yeryüzünde Allah diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır?  hadis-i şerifin sırrınca gayret sarf edilen koşudur bu. Ve bu koşuda durmak yok çileyi göğüslemek vardı. Malum, çile çekmeden asla zafer gerçekleşmez. Dün ceddimiz nasıl ki büyük çilelere göğsünü gerip Haçlı ittifakı karşısında tek yürek olup büyük zaferler elde etmişse bugünde aynı duygular eşliğinde Mehmetçiğimiz cümle şer ittifaklara karşı Fırat Kalkan ve Zeytin Dalı harekâtıyla göğsünü siper edip yeni bir tarihi destan yazmakta.  Tarih yazmaya mecburuz da. Zira düşman dün olduğu gibi bugünde hiç boş durmuyor. İnsan haklarıymış, özgürlükmüş, adaletmiş bunların hepsi birer işin kılıfı. Şüphesiz şimdiye kadar yakıp yıkıp döktüklerini ört bas için kullandıkları palavra sözlerdir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmakta ve zulmetmekte sınır tanımıyorlar hala. Her defasında başka isimler ve kılıflar altında üzerimize gelmekler. Nasıl mı? İşte Çeçenistan, işte Bosna, işte Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte Suriye?de yaptıkları zulüm çeşitlerinden sadece birkaçı,  daha nice sayısını bilmediğimiz yüz karası zulüm örneklerinin gırlasını yaşattılar hep. Düşünsenize yeryüzünde tüm milletler güya kendi kaderlerini kendileri belirlesin maksadıyla Birleşmiş Milletler diye bir örgüt kuruluyor,  ama gel gör ki ortada sadece adı var şanı yok bir örgüttür. Yani birkaç beyandan öte herhangi bir hamle yaptığı yok.  Hadi her defasında balkondan seyretmelerine alıştık diyelim,  peki ya dünyada nerede bir it kopuk ihanet sürüsü ve terör örgüt odakları varsa hemen hepsi koro halde soluğu Avrupa?da alıp yuvalanmaları karşısında sessiz kalmasına ne demeli. Besbelli ki ortada bir plan var ve o şer plan gereği Avrupa topraklarında damızlık olarak besiye alınmaları gerçeği söz konusudur.

              Her neyse Avrupa kendine yakışanı yapa dursun biz bu arada tarihten bugüne ne yapmışız ona bir bakalım. Bilindiği üzere Söğüt?te alev alan Îlây-ı Kelîmetullah davamız Türk?ün Alp?ini alperen hüviyetine kavuşturmakla kalmamış Viyana kapılarına kadar dayandırmışta. Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir davadır ki, Osmanlı?da Kelime-i şehâdet getiren her kim olursa olsun derhal tüm hukuki ve siyasi haklarına kavuşur da.  Daha da yetmedi devletin en üst kademelerinde yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim etnik kökeni farklı pek çok vezir-i azamın devlet kademelerinde yer alması bunun göstergesi zaten.  Düşünsenize Hıristiyanlar kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişken biz tam aksine hiçbir ırk ayrımı yapmaksızın mevki ve makam verebiliyoruz. Keza tarihler 1848?i gösterdiğinde Ruslar Macar ihtilalinden istifade Hıristiyan Macarları kılıçtan geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına basan tek devlet yine Osmanlı olmuştur.  İşte İslam?ın merhamet ve adalet kılıcı bu,  hatta tam sekiz asır önce Müslümanlar İspanya?ya kadar uzanan halkada adaletle hükmederken düşüşe geçtiğimizde onlar da gelinen noktada İspanya?da tek bir Müslüman?a hayatta bırakmayacak şekilde İslam medeniyetini linç etmişlerdir. İşte aramazdaki fark budur.  

         Peki ya biz geldiğimiz noktada ne yaptık? Malum, yükselişimizin en tepe noktasında rehavete kapılıp heyecanımızı yitirince en son geldiğimiz nokta artık Sakarya?dır. İşte bu nedenle Necip Fazıl ?Sakarya ayağa kalk?  demekten kendini alamayacaktır. Aslında üstadın dillendirdiği bir şiir olmanın ötesinde ahvalimizi özetleyen diriliş feryadımızdır. Hani dünden bugüne nasıl ki oluklar çift akıp birinden nur diğerinden kir aktıysa bugünde, yarında öyle akacaktır elbet. Madem öyle, bir an evvel aslımıza ve özümüze dönüp  ?Ayağa kalk Sakarya?  diyerekten haykırma zamanıdır. Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; anaların gözyaşları sel olmasın, yine Sakarya ruhu ayağa kalmalı ki yürekleri dağlanan babaların, bacıların ve kardeşlerin feryatları gök kubbeyi çınlatmasın. Bundan daha da ötesi Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; mazlumların ve yetimlerin ahı figanı yüce makamları incitmesin.

             Şu da bir gerçek zulüm ne kadar azarsa azsın asla payidar olamaz,  er geç mazlumun ahını dindirecek bir ?Hızır? ortaya çıkabiliyor. Pekâlâ, yine biz biliyoruz ki; zalimin zulmü varsa mazlumunda Allah?ı var. Ancak bu demek değildir ki sebeplere yapışmayalım, tam aksine Yüce Allah (c.c)  bulutu yağmura vesile kıldığı gibi mazlumun ahını dindirmek içinde pek çok merhamet abidesi vesileler halk edip kılmakta.  Bakınız Yüce Allah ?Mazluma umut zalime korku salmak için? Osmanlıyı üç kıtada cihangir devlet kıldı.  Niye derseniz,  sebebi gayet net açık ortada;  Osmanlı Rıza-i Bari üzere hareket ettiği içindir elbet. Hiç kuşku yoktur ki temel gaye Rıza-i Bari olunca gayrimüslim azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani muameleyi Osmanlının şemsiyesi altında görmüşlerdir. Zaten Osmanlı?nın mayası sevgiyle yoğrulmuş, nasıl zulmedebilirdi ki. İşte Söğüt?te Osman Gazi ve Şeyh Edebali?nin birlikte toprağa ektiği ulu çınar tohumu ilahi adaletin tecellisi için yeşerip var oldu.  Öyle ki bu ulu çınarın gölgesi altında Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar,  Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi nice padişahlarımız gölgelenip üç kıtaya Allah?ın adaletini hâkim kılmak için uzandılar. İyi ki de tutundukları bu ulu çınarın dallarından serpilen bin bir türlü lezzette ki meyvelerle insanlığa soluk oldular.  Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz meyveler olgunlaştıkça ?Ordu-Medrese-Tekke? üçlü teşkilatlanmamız bize medeniyet kazandırıd.  Fakat sonrasında bu soylu ağaca her ne haller oluyorsa bir baktık yapraklar yavaş yavaş solmaya yüz tuttuğunu ve artık uluçınar dallarından meyve veremez olduğunu gördük. Öyle ki ne artık medreselerimizden, ne dergâhlarımızdan,  ne de ordumuzdan söz eder olduk. Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı çünkü alafrangalaştıkça da Sakarya?da kala kaldık. Neyse ki eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize rağmen şimdilerde, yeniden Sakarya?dan başlayacak bir diriliş ruhu hamlesi içerisine girmiş bulunuyoruz.  İşte Aliya İzzet Begoviç?in; ?Türkiye bir ayağa kalkarsa, dünya ayağa kalkar? sözlerindeki o müthiş tespit, batı âlemini içten içe kuşkulandırmaya yetiyor.  Oysa korkunun ecele faydası yok,   vahşi batı şunu iyi bilsin ki; Allah ismi yeryüzünde anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Zira Esma-i İlahiye tüm varlıkları kuşattığı gibi tüm insanlık İsmi Azam?ın tecellisi yüzü suyu hürmetine hayatını idame edebiliyor. Madem öyle, ?Allah? adını sıkça kalbimizde anıp Esmâ?ül Hüsna?nın mânâ ve ruhuna mazhar olmak gerekir. Buna mecburuz da.  Çünkü Resûlullah (s.a.v.)  ?Bedende bir et parçası vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten bozulur. Dikkat edin o da kalptir?  diye beyan buyurmuştur.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s.)?de buyurulan hadis-i şerifin ışığında; ?Kalp?te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş küsur başı vardır. Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye çeker. Kalpte zikir yoksa nefsin başları hücum eder? demek suretiyle kalbin ancak ?İlây-i Kelimetullah? zikriyle dirileceğini belirtmiştir.  Hakeza Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s.)?de bu manada hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi olduğunu vurgulayaraktan,  kalbin ruhani yüreğe bağlı bir hakikati camia olduğunu ve et parçasının aynası olduğunu beyan etmişlerdir.  Öyle anlaşılıyor ki;  ruhun ayinesi kalp, kalbin ayinesi yürek, kalbin vasıtası ise akl-ı selimdir.  Hiç kuşku yoktur ki asıl marifet kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizli. Şayet kalbi ?Lafza-i Celâl? zikriyle donatırsak işte asıl o zaman ?İlây-i Kelimetullah davası?  iç ve dış dünyamızda etkisini gösterip âlem nizam bulacaktır. Aksi halde gaflet deryası içerisinde karanlığa mahkûm kalıp ışığa hasret kalırız. O halde Evliyaullah?ın öğütlerine kulak vermekte fayda var, bakın ne diyorlar:  kalbin iki yüzü olduğunu ve birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de ruha baktığını beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı ?kalp?  ruhun arşı da ?Âlem-i emr?? olduğunu belirtmişlerdir.

                Evet, Allah (c.c.) Kur?an-ı Kerim?de; ?Gerçek müminler Allah anıldığı zaman kalpleri titrer? (Enfal- 2) beyan buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.) ?Allah?ım korkmayan kalpten sana sığınırım? niyazında bulunup kalbin önemini ortaya koymuştur. Demek oluyor ki; kalpler ancak Îlây-ı Kelîmetullah ışığıyla, yani Allah adını yüceltmekle aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah öyle ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası bu davaya sıdk ile teslim olanları satın alamaz. Nitekim  ?Onlar ticaretle meşgul olsa dahi Allah?ın zikrinden alıkoyamaz? ilahi kelam bunun teyididir.  Öyle ki sıdk ile Allahın ipine sarılmış o gönül erleri Allah Teâlâ?nın beyan buyurduğu; ?Onların ticaretleri, alışverişleri, Allah?ı hatırlamalarına mani olmaz? (Sûre-i Nur 37) ayetinde ki o ince mana doğrultusunda hareket edecektir. Misal mi? İşte bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina pazarındayken bir genç dikkatini çeker o an.  O genç nasıl dikkat çekmesin ki, o esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu ki,  Şah-ı Nakşibendî (k.s.) o gencin kalbine nazar ettiğinde kalbi ?Allah, Allah...? diye atıyordu, yani bir an olsun Allah?ın zikrinden gafil kalmıyordu. Tabii bu durumda Şah-ı Nakşibendî (k.s.)  ?Maşallah el kârda gönül yâr?da?  demekten kendini alamaz da.  Şah-ı Nakşibend (k.s.) yine bir başka günde Kâbe?nin eşiğinde aksakallı ağlamakta olan bir yaşlı ihtiyar dikkatini çeker. Öyle ya, Kâbe?nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki Allah için ağlanır. Ama ne var ki Şah-ı Nakşibend (k.s.) ağlamakta olan ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde, birde ne görsün Allah?tan gayri (dünyalık) şeyler istiyor. İşte bu misalden de anlaşıldığı üzere her şey göründüğü gibi olmayabiliyor.  Murad edilen o dur ki,  zahirimizin  (dışımızın) halkla, batınımızın (içimizin) Hakk?la olmasıdır.  Ki, arifler her müminde olması arzu edilen bu hale ?Halvet der encümen? demişlerdir.  Dahası bu kutlu yolda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.

             Malumunuz kalple tasdik dil ile ikrar eylemek ilmi tevhid?dir. İlmi tevhid üzere yaşamak ise ameli tevhid olarak anlam kazanır.  Zaten bir insanda tevhid bilinci oluşmaya görsün Îlây-ı Kelîmetullah davası son nefesimizde ?Kelime-i Şehadet? ikrarıyla taçlandırılır da.  Böylece Kelime-i Şahadet getirerek çenesini kapayan mümine cennetin kapıları üç dişli anahtarla açılır. Hiç kuşkusuz cennet kapılarını açan bu üç dişli anahtar (Üç Tuğlar); ihlâs, teslimiyet ve muhabbet tuğlarından başkası değildir. Ne diyelim işte görüyorsunuz Tevhid sancağı böyle bir meşale, hem bizi bu dünyada üç kıtaya kanatlandırıyor hem de öteki dünyada cennete uçuruyor. Nasıl ötelere uçurmasın ki,  her şeyden önce İhlâs, Allah?a kullukta samimiyetin ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmak demektir. Muhabbet?te tevhid meşalesine can-ı gönülden bağlanmak demek. Bakın Resulü Ekrem (s.a.v.) bu hususta ne buyuruyor: ?Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe İllallah?tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir kefesine, Kelime-i Tevhid?de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.? Gerçektende kelime-i tevhidin önemi şuradan belli ki Evliyaullah?ın bir kısmı saliklerine bu zikri başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra vermekteler. Yani başta Lafza-i celal ve letaif zikri verilip akabinde vücut zikirle tam kıvama geldikten sonra ancak  ?Nefy-i İsbat? zikri talimatı veriliyor. Bir başka ifadeyle kalp Lafza-i Celal zikirle alevlenerekten tüm vücuda letaif zikriyle yayılmanın akabinde âlem-i emirle bağlantılı letaifler asıllarına döndükten sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat) dersi verilebiliyor. Yani kıvama gelen salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid zikri uygulanır.

               Evet,  Hak yolunda bir salik, önce Lafza-i Celâl (Allah Lafzı)  zikrini kalpte talim eyler, akabinde vücudun altı noktasında letaiflere (kalp, ruh,  sır, hafi,  ahfa, nefs-i natıka) geçiş yaparak zikr eyler.  Böylece zikir letaiflerde etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır. Derken o vücut adeta kimya ve altın olup artık zikirleşir de. İşte tüm bu aşamalardan sonra en nihayet zikirlerin en efdalı tevhid zikri, yani nefy-i isbat dersi verilir. Böylece salikin seyr-i süluk idmanı tamamlanmış olur.  Besbelli ki seyr-i süluk idmanı bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhuna sadık kalmakla tamamlanabiliyor. Yeter ki bu süreçte niyet hayır, akıbet hayrolur elbet. Madem öyle, samimiyetle Lafza-i Celal zikrine devam etmeli ki kalp kirlenmişlikten arınabilsin.  Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v): ?Kul günah işlediği zaman, bu onun kalbinde siyah bir nokta olur? beyan buyurmakla kirlenmeye karşı en etken ilacın kalbi zikirle paklandırmak olduğunu vurgulamakta.  İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek)  tamda kalbi pak kılmak için vardır. Ancak bunu yaparken sözde değil özde yapmalı ki kalp huzura erebilsin.  Kalp huzura erdiğinde biliniz ki Lafza-i Celal zikri âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edip Nefy-i isbat  (kelime-i tevhid) zikri bir hayal değil hakikatın kendisi olacaktır. Böylece zikirden murad edilen maksat hâsıl olup Kur ?an-ı Kerim?de belirtilen Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhuna uygun: ?(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah?ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz? (Nur 24 -27)  ayet-i celilenin müjdesine erişilir.  İşte Allah Resulü (s.a.v.)?de bu ayeti celile?den hareketle bu yüce makama erişmiş insanı şöyle müjdeler; ?Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah?ı çokça ananlardır.?  Ne diyelim ne mutlu o insana ki,  ömrü boyunca sürdürdüğü seyr-i süluk idmanı sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah?ın mana ve ruhuna sadık kalarak huzura ermekte.  Sadece Nefy-i isbat zikriyle huzura eren insan mı,  hiç kuşkusuz minarelerde okunan Ezan-ı Muhammedi?yelerle tüm kâinat her saniye tevhid zikrinden nasibini almakta. Bakın Şair ne de güzel dile getiriyor :  ?Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli? diye.  Gerçekten de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî?yeler sayesinde ?Îlây-ı Kelîmetullah? meşalesi ebediyen sönmez de. Nitekim Yüce Allah (c.c.) Habib?i için İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde; ?Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim?  beyan buyurmakla bu gerçeği işaret etmiştir.  Nasıl mı? İşte bilimsel çalışmalar ortada,  garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikmekte. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmakta. Böylece yeryüzünün tamamı bir saniye olsun Ezân-ı Muhammedîyeden yoksun kalmaz.

           Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah mana ve ruhundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmakta. Böylesi bir ulvi davayı mutlaka kalbimize işlemeliyiz. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle beyan buyurmakta: ?Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar.?  Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde ise; ?Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir?  beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat çekmiştir.

       Velhasıl;  kalbimizi  ?Îlây-ı Kelîmetullah? nuruyla aydınlatmadıkça felah bulamayız.   

        Vesselam. 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1964/ilay-i-kelimetullah-davasi

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM