istanbul escort kizlar bursa bayan escort izmir escort bayan
Arif Nihat Asya diyordu ki...
Yavuz Bülent Bakiler

Arif Nihat Asya diyordu ki...

Nazım Hikmet’in Türkiye’de yasaklı olduğu yıllarda ben onun nesir ve şiir kitaplarını Bulgaristan’dan getirerek okudum. Gördüm ki, Nazım Hikmet’in Türkçesi, benim Türkçemdir.

  Onun şu mısralarına rağmen, ben Nazım Hikmet’in yazdıklarını zevkle okudum. Bizim yazarlarımızdan birine, galiba Yakub Kadri’ye öfkeyle diyordu ki:

 

                               “Şapka çıkarmam konuştuğun dile

                               Düşmanıyım asaletin kelimelerde bile!”

 

Böyle söylüyordu ama asil kelimelerle yazıyordu. Asil kelimeler milletimizin  bin yıldan beri bildiği, kullandığı atasözlerine, şiirlerine, destanlarına yerleştirdiği, kelimelerdir. Yani Nazım'ın şiirlerinde nesirlerinde, uyduruk, kaydırık, ruhsuz-köksüz, kurbağa vıraklamasına benzer çirkinlikler yoktur. Bir başka şiirinde diyor ki:

 

                               Bıktık be bıktık!

                               İçinizden biri

                               Can verebilse bile, açlıktan ölen öküzümüze

                               Burjuvaysa eğer

                               Gözükmesin gözümüze!

 

Kendisi,çok mükemmel bir komünist olduğu, yani müthiş bir inatla Moskova politikasına bağlı kaldığı için böyle yazıyordu. Ben, dört defa Moskova'da bulundum. Onbir defa Azerbaycan'a gittim. Yeni kurulan Türk Cumhuriyetlerinde, üç defa incelemelerde bulundum ve o cumhuriyetleri anlatan yüzbir TV programı hazırladım ve sundum. Gördüklerime, okuduklarıma, bildiklerime dayanarak yazıyorum:

 

Nazım Hikmet, sovyetlerde tam bir burjuva hayatı yaşıyordu: Önce yazlık ve kışlık evi vardı. Sonra otomobil sahibiydi. Otomobilini, devletin tayin ettiği bir şoför kullanıyordu. Şiir kitapları, tiyatroları, romanları, hikayeleri, makaleleri, dolayısıyla telif ücreti alıyordu. Metresleriyle yaşıyordu. Burjuva hayatı daha nasıl olabilirdi?

 

Azerbaycan'da iki-üç ay, devletten tek kuruş maaş alamayan sefalet içinde kalan mühendisler dinledim. Sovyetlerde, burjuva hayatı daha nasıl olabilir?

Tekrar ediyorum: Nazım Hikmet'in Türkçesi, benim Türkçemdir. Onun Türkçesine on numara veriyorum.

 

Fakat ben, 1955-1975 yılları arasında, Arif Nihat Asya'nın hep yanında yöresinde oldum. Ölmeden bir yıl önce bana hatıralarını yazdırmaya başladı. Ondan dinlediklerimi "ARİF NİHAT ASYA İHTİŞAMI" ismiyle 460 sayfalık bir kitapta topladım. Arif Nihat’ın şiirini de, nesrini de elimden bırakmadım. O bizim, Cumhuriyet devrimizin çok önde gelen şairlerinden- yazarlarından biridir. Evet! Bana göre Nazım Hikmet’in nesri, on üzerinden ondur. Ama Arif Nihat Asya’nın şiiri ve nesri, on üzerinden on defa yıldızlı ondur. Garabete bakınız şimdi ortalıkta Nazım Hikmet vardır da Arif Nihat yoktur. Nazım Hikmet,  bir paşa torunu olarak doğdu, lüks içinde yaşadı. Arif Nihat, Tokat’ın Kapusuz Köyü’nden İstanbul’a taşınan yoksul bir ailenin çocuğuydu. Dedeleri, deri işleriyle uğraşıyorlardı. Arif Nihat daha yedi günlük iken yetim kaldı. Dört yaşına girdiği zaman, annesi ikinci bir evlilik yaptı. Dolayısıyla Arif Nihat, Çatalca’nın İnceğiz Köyü’nde tabanı da toprak döşeli bir evde, halalarının yanında öksüz ve yetim büyüdü. İlkokuldan itibaren, hep devletin yardımıyla okudu. Babasından kendisine, sadece üç parça eşya miras olarak kaldı:

  1. Mitili, belki kırk yama ile yamalı bir yorgan.
  2. Bir usturlap. Yani bir tahtadan bir güneş saati.
  3. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname isimli eseri.

 

Mitili kırk yamalı yorgana, yeni bir yüz alamadıkları için dağılıp gitti. Marifetname’yi okumak için alanlar geri getirmediler. Tahtadan yapılan kocaman güneş kocaman bir güneş saatini de Arif Nihat Asya kullanamadı. Üzerinde taşıması da mümkün değildir.

Nazım Hikmet, paşa konaklarında, ipek halılar üzerinde çocukluk ve gençlik yıllarını gerilerde bıraktı ve komünist oldu. Bir gün evinde Arif Nihat Asya, bu büyük tezadı bizzat kendisine sordum.

- Hocam dedim, Türkiye’de, umumiyetle, Nazım Hikmet gibi zengin aile çocukları arasından, komünistler çıkıyor. Sizin gibi bin bir sıkıntı içinde yetişenler de, Komünizme karşı öfkeyle, kinle, cephe alıyorlar. Ortada size göre de bir tezat yok mudur?

Mesela, çok fakir bir aileden gelmiş olmanıza rağmen, siz komünist olmadınız .Ama bir paşa torunu olan köşklerde, konaklarda, refah içinde büyüyen Nazım gibi kimseler de komünist oldular, Oluyorlar mı?

Öfkelenerek ve sesini yükselterek sordu:

-Sen benim Türk olduğumu bilmiyor musun?

-Elbette biliyorum, aziz hocam!

-O zaman bana bu soruyu niçin soruyorsun? Bir Türk asla Komünist olmaz!

Aramızda ciddi bir münakaşa başladı. Ben bir Türkün de Komünist olabileceğini iddia ediyordum. O, öfkeyle itiraz ediyordu. Diyordu ki:

- Rusya’daki tatbikat meydanda! Moskova, Türkistan’da yaşayan soydaşlarımızı Türklükten, Türkçeden ve İslamiyet’ten koparıyor. Artık orada kimse ”Ben Türküm” diyemiyor. Ruslar, Türk fikir ve siyaset adamlarımızın hepsini katlettiler. Bir milyon civarındaki Kırım ve Ahıska Türklerini, vatanlarından uzak diyarlara sürdüler. Deli Petro’nun vasiyetine göre Moskova’nın gözü boğazlarımızdadır. Doğu Anadolu’muzda bir Kürdistan ve Ermenistan kurmak, Rusların hülyaları arasındadır. Bir Türk, dünyanın en ahmak adamı olmadan Komünist olamaz! Yavuz Bülent!

- Ama hocam Çetin Altan, Aziz Nesin gibi Türk asıllı yazarlarımız da Komünisttirler işte!

 - Sen onların nüfus sicillerini mi tutuyorsun? Sen ne biliyorsun onların Türk asıllı olduklarını? Diyerek bağırmaya başladı.

Elinde 33,2lük bir tespih vardı. O teşbihin tanelerini birer birer çekip alarak başladı bizdeki komünistlerimizin isimlerini teker teker saymaya. Hatta bazı komünistlerimizin Türkiye’ye geldikten sonra Türkçe öğrendiklerini, bazılarının annelerinin hala doğru dürüst Türkçe konuşamadıklarını söyledi. Tespihin imamesine gelince, İşte bu da Nazım Hikmettir”. Dedi. Polonya asıllı olduğunu Barjenski ailesine mensup bulunduğunu şiirlerini bizzat kendisi söylüyor. Bizim Komünistlerimizin, Tarihimize, vatanımıza, dilimize, dinimize karşı, değişmeyen bir düşmanlıkları var. Hiçbiri Moskova emperyalizminin aleyhinde Tek cümle bile yazamaz, söyleyemezler, Türkiye çökse, yıkılsa, dağılsa, bunlar sokaklara dökülüp çiftetelli oynayacaklardır. Lanet olsun bunların gelmişine, geçmişine!

Ben 1955 yılından beri Arif Nihat’ın, yanında yöresindeydim. Bana ilk defa bağırıyor, çağırıyor, beni ilk defa konuşturmak istemiyordu. Ben de, doğrusu onun gibi düşünmüyordum. İçimizdeki komünistlerimizin çoğunun Türk asıllı olmadığını ben de biliyordum fakat bir Türk’ün de komünist olabileceğini düşünüyordum. Onu fazla kızdırmamak için sustum. Bu tartışma üzerinden haftalar geçti.

Bir gün, bizim çok meşhur Türkçülerimizden birinin öz oğlunun Komünist olduğunu, yurtdışında yaşadığını, oradaki evinde Türkiyeli Komünistleri ağırladığını gazetelerden okudum. O haberi yazan gazeteyi yanıma alarak Arif Nihat’ın evine gittim.

- Hocam, dedim. Geçen ay, aramızda bir tartışma olmuştu. Siz bana: “ Bir Türk asla Komünist olamaz.” Demiştiniz. İşte size bir İstanbul gazetesi. Sizin de çok yakın arkadaşlarınızdan biri birinin oğlu Komünist olmuş!

Arif Nihat Asya, gazete haberini dikkatle okudu. Sonra bana dedi ki:

- Evet! Bu adamın babasını çok iyi tanıyorum. Bizim meşhur Türkçülerimizden birisidir, doğru. Ama bu delikanlının bir de ana tarafını incelemek lazım. Bozukluk oradan gelebilir. Çünkü “Bir Türk asla Komünist olmaz, olamaz!”

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Türkistanlı Özbek     2018-01-23 O teşbihin tanelerini birer birer çekip alarak başladı bizdeki komünistlerimizin isimlerini teker teker saymaya. Hatta bazı komünistlerimizin Türkiye’ye geldikten sonra Türkçe öğrendiklerini, bazılarının annelerinin hala doğru dürüst Türkçe konuşamadıklarını söyledi. Yavuz bey şu isimleri açık açık yazsaydınız iyi ederdiniz.