ASLA UZAKLAŞAMAYACAĞIM YAKINLIKLA BURADAYIM

Kıymetli Dostlar,

Yaşama ustalığımı geçici bir süre tehir etmeme sebep olan kısa sayılmayacak bir aradan, aralıktan sonra merhaba!

Nicedir sesimin soluğumun çıkmadığını fark etmiş olmalısınız. Yokluğum fark edilmediyse, bayrama ermiş çocuklar gibi sevinecek olmamın son derece masum bir yanı olmalı. Bunu sizden niçin saklayayım; gümbürtülü yaşamak bana göre değil.

Esasen herkesi içine alan veya bir şekilde herkesin büyüsüne kapıldığı ‘kalabalık yaşamak’lar içinde yokluğumun fark edilmemesi, sükunetin içine, arkasına gizlenerek kendini dinleme (elbette dinlendirme) önceliğinden kaynaklanıyordur. Ah bunu bir başarabilsem. Yani içimdeki denizin benim bile çoğu zaman bilemediğim uzak kıyılarını bir keşfe çıkabilsem. Ama olmuyor. Sonuçta hepimiz son derece karmaşık bağlantıları ve ilişki düzeni içinde milyonları bulan kalabalıklar içinde yaşıyoruz. Dünya ve topluma dokunarak kurulan ilgi ve ilişkiye sosyalleşme diyorlar.

Diğer yandan sosyal olmak, kendinizi olabildiğince bölüp her parçanızı herkese, her yere dağıtmak anlamına geliyor. Kendimizi kendimiz dışında her şey için paralayıp duruyoruz.  Bu koşturmaya, koşuşturmaya sosyalleşme diyorlar.Yo yo yo, benim böyle bir amacım da niyetim de yoktur, olmadı. Hele birilerinin nezdinde itibar kazanmak için kendime saygımı yitirmeyi asla göze alamam. Hem sonra çoğu zaman kendimi bile kaldıramayacak kadar mecalsiz düşüyor, ağırlığım altında eziliyorum.

‘Boş ver’ dediğim zamanlar çoğu zaman kendime karşı ilgisiz kaldığım, kendime karşı kabahat işlediğim zamanlardır.  Ve yine çoğu zaman dışımızda ve dışımıza çıktığımız bir koşuda kendimizden epey uzaklaştığımız oluyor. Kendimle aram açılıyor. Kendimden, kalbimden özümden, içimden uzaklaşıyorum. Üstelik gittiğim yere kendimi de götüremeden. Gittiğim yerde kendimi bulamadan. İnsan bu hal ile orada ne bulur? Yabancılaşma.

Yabancılaşmayı gidermemiz için kendimizle barışık olmamız, kendi kaygılarımızla, korkularımızla düşünmemiz yeterlidir. Kendi önümüze çıkmayalım, kendimizi saptırmayalım, kendimizi şımartmayalım yeter. Hep kendimiz deyip dururuz da acaba ortada bozulmamış yaradılışımızla özgün, özgür benliğimizi ifade eden bir kimlik, bir kişilik var mıdır? Yoksa konjonktürel kaygılar, beklentilerin bunaltıcı ağırlığı altında gerçek varlığımız mustarip ve soluksuz mudur, bu da başka esaslı bir mesele. Her neyse bazen dışsal kaygıların, çevresel yönlendirmelerin gündemimize dayattığı sorulara cevaplar bulmak için girdiğimiz alandan biraz iç hatlarımıza çekilme gereği hâsıl olur.

Mahsul de hâsılat da fena olmaz doğrusu. Bir derlenip toparlanmayla kendinize gelirsiniz. Yeni sıçrayışlar için geriye doğru bir salınım bir gerilimdir sizinki. Bir dost kapınızı çalar.

-Neredesin aziz dost diye başlayan sohbet dertleşmeyle sürer.

O dost uzaklaşmış gibi olan halin yakınlaşmayı amaçladığını bilir. Ve yakın olmanız gerekenden asla uzaklaşamayacağınızı.

Muhterem Ağabey’im Selçuk Özdağ’ın lütfedip araması böyle nezih, naif bir amaca mündemiçti. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Neredeyim?

Hayatımın tam ortasında kalbim, kalbimin tam orta yerinde ülkem olarak işte buradayım.  Kendimde. Ve işte burada.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1853/asla-uzaklasamayacagim-yakinlikla-buradayim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar