Vakıflarımızı Kaybediyoruz -2

Dikkat edilecek olursa, vakıf ruhuyla cisimleşen bu yapılar, yani vakfedilen her şey, kişilerin özel mülkiyetinden çıkarak, toplumun mülkiyetine geçmekte ve vakıf, toplumun tamamına mal edilerek “sosyal bir kuruluş” halini almaktadır.

Selçuklu devrinin vakıfları hakkındaki bir araştırmada araştırmacının konu hakkındaki tesbiti şöyledir: “İktisadi ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arzeden Selçuklu Türkiyesi’nde tebabet (tıp ilmi) o derece ehemmiyet (önem) kazanmıştı ki, hemen her şehir ve kasabada mevcut hastahanelerde tedavi meccanen (ücretsiz) olup, her birinin büyük vakıfları vardı”.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Selçuklularda, çok sayıdaki vakfın idaresinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak için bir “Evkaf Nezareti” yani Vakıflar Bakanlığı bile kurulmuştu.

OSMANLI’DA VAKIFLAR

Osmanlı devlet teşkilatının ana hedefi, devleti ve toplumu dış tehlikelerden korumak, iç huzuru sağlamak ve adaleti gerçekleştirmekti. Konuya bu açıdan bakıldığında Osmanlı Devleti’nin bir “sosyal devlet” olmadığı sonucu ortaya çıkabilir. Hâlbuki halkın ihtiyacı olan eğitim, sağlık, bayındırlık ve sâir sosyal hizmetlerinin yürütülmesini vakıflar üstlenmişti.

Osmanlı Devleti’nde ilk vakıf kurucusu Orhan Gazi olmuştur. Her dönem yeni bir ruh ile gelişen vakıf kuruluşları sebebiyledir ki, 16. yüzyıl Osmanlı devri için “vakıf cenneti yüzyılı” tabiri uygun görülmüştür.

Selçuklularda olduğu gibi, Osmanlılarda da vakıf kuruluşlarının kökleri, eski Türk geleneklerine uzanmaktadır. İmparatorluk devrindeki “diş kirası” uygulaması, aslında eski bir Türk geleneği olan “yağmalı toy”un Osmanlı kültürü içinde aldığı yeni şekilden başka bir şey değildir.

Osmanlı döneminde, vakfetme ve vakıflaşma o kadar yaygınlaşmıştır ki, 1500’lü yılların başında Osmanlı topraklarının beşte biri vakıf toprağı haline dönüşmüştür. Sadece 1700-1800 yılları arasında, yaklaşık 6.000 adet vakıf kurulmuştur. Vakıflar, Osmanlı toplumunda dini hizmetlerden çok; bayındırlık, şehircilik hizmetleri, sosyal faaliyetler, ve  kültür miraslarının korunması gibi kamu hizmetlerini yerine getirmişlerdir. O kadar ki, bu dönemde kurulan yaklaşık 6.000 adet vakıftan, dini hizmet amacıyla kurulan vakıfların, bütün vakıf sayısına oranı % 30 kadardır. Diğer vakıflar, tamamen dini hizmetler dışındaki kamu hizmetlerini yürütmek amacıyla kurulmuştur.

Vakıflar, toplumun her yönden sürekli olarak yenilenmesini sağlamış, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmiş, bugün bizim “empati” dediğimiz eşsiz bir diğerkâmlık numunesi vücuda getirmişlerdir. Vakıf kurumunun gerçekleri; iktisadî, sosyal, kültürel ve medeni münasebetler bakımından her biri birer tarihi vesika olan “vakıf senetleri”nin içeriği incelenecek olursa, açık bir şekilde görülecektir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE VAKIFLAR

Eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik gibi alanlarda faaliyet gösteren vakıfların Cumhuriyet döneminde de varlıkları ve faaliyetleri devam etmiştir. 1826 yılında kurulan “Evkaf-ı Hümayun Nezâreti” 1920’ye kadar vakıfların idaresinden sorumlu olmuş, 1920’de aynı görevi ifa etmek için “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” kurulmuştur. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin 1924 yılında kaldırılması üzerine “Müdüriyet-i Umumiye” (Vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuştur.

1926’da 903 sayılı “Türk Kanun-u Medenisi” kabul edilerek, 1935 yılına kadar vakıflar bu Kanun’daki hükümlere göre idare edilmiş; 1935 yılında ise, 2762 sayılı “Vakıflar Kanunu” çıkarılarak vakıflar özel bir kanunla idare edilmeye başlanmıştır. 1967’de ise, 903 sayılı “Medeni Kanun” değişikliği yapılmış ve değişiklikle vakıflar hakkındaki bazı kanun hükümlerinde değişiklik yapılmıştır.

Günümüzde vakıfların idari, mali ve sosyal eylemleri bağlamında, işlem ve faaliyetlerine dair esas ve usullerin tesbiti Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tasarrufu altındadır.

(Devam edecek)

GAZETE VAHDET

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/182/vakiflarimizi-kaybediyoruz-2.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar