TAASSUP, AKLIMIZI DA ÇELER GÖNLÜMÜZÜ DE

Herhangi bir konuda taassup, insanı, aşırılıktan kör eder; tıpkı güneşe sürekli bakan kimsenin her şeyi simsiyah ve karanlık görmesi gibi. Mutaassıp, bir şeye odaklanan, onun dışında herhangi bir alternatifi değerlendiremeyen kimsedir.

Cemil Meriç, Kültürden İrfana adlı eserinde taassup üzerine şunları söyler: “Dilimde ifadesi bulunmayan mefhumlardan biri de obskürantizm. Tarihin bütün cinayetlerini yüklenebilecek kadar habis ve lanetli bir kelime. Sokrat’ı zehirleyenler, Aristo’yu ülke dışına kovanlar, Galile’yi mahkûm edenler, bu illete yakalanmışlardı. Obskürantizm nura düşmanlıktır. Hakikatin her tecellisini yadırgamak, her inancı susturmak ayırıcı vasıflarıdır bu habasetin. İslam’ın tanımadığı bir illet diye düşünüyordum. Ama kuşkulandım birden bire. Hallac’ı taşlayan, İhvan-ı Safa Risalelerini toplatan, İmam-ı Azam’ı zindana atan kafayla, bir engizitör keşişinin kafası birbirinden pek mi farklıydı? Demek ki obskürantizm denilen bela ne bir kavmin inhisarındaydı, ne de çağın. Bin bir biçime bürünen bu hastalık daha çok ayak takımından kimseler arasında yayılıyordu. Her ülkede başka adı, başka bir gerekçesi vardı. İslamiyet’te tek kelimeyle karşılanabilirdi: Taassup.”

Taassup, delilleri bilmeden ve araştırma ihtiyacı hissetmeden, derin bir inanışla bağlanmakla ortaya çıkar. Bu, bir ideolojiye bağlanmak şeklinde olabildiği gibi, bir hurafe veya mite de bağlanma olabilir. Bu yüzden Anton Çehov, “En tehlikeli insan tipi, az anlayan, çok inanandır.” der. Taassubun bir başka ifadesi budur. Aslında mutaassıp insan bir miktar paranoyaktır, zira paranoyak hezeyan sahibidir. Mutaassıp da hezeyanlara iman derecesinde bağlanandır.

Taassubun en önemli belirtisi, başkalarına yasakladığı şeyi kendine mubah görmektir. Hanbelî bir âlim olan Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, kendi mezhebinden olanların taassubunu şöyle ifade eder: “Hanbeliler, Resulullah’ın (s.a.v.) kabrini ziyareti hoş görmez ve engellemeye çalışırlarken, Ahmed b. Hanbel’in kabrini ziyaret edenlerin birçok güzelliklere ulaştığını rüyalara dayanarak nakletmişlerdir.” Bu taassubun ters yüz ettiği bir mantıktır. İnsanoğlu, bir şeye körü körüne bağlandı mı, önünü aydınlatacak bütün fenerleri söndürmüş demektir.

Bir defasında Muhammed Abduh, tefsir dersi verdiği esnada dinleyenlerden biri, onun anlattıklarının meşhur Celaleyn Tefsiri’nin şerhi olan Cemel’deki görüşlere uymadığını düşündüğünden, kendisine şöyle itiraz etmişti: “Üstat, söylediklerin Cemel tefsirine ters düşmektedir.” Muhammed Abduh da okuduğu tek tefsiri yegâne değişmek hakikat zanneden bu mutaassıp adama şu karşılığı vermişti: “Benim için önemli olan, tefsirimin Celil olan Allah’ın muradına uygun olmasıdır. Cemel (deve) veya hımara (eşek) uyması, beni ilgilendirmez.”

İlk gördüğü fikri, hakikatin bizzat kendisi sanan kişiler, kargadan başka kuş tanımayanlardır. Bu kişiler için İmam Gazalî:  “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyenler, cevizin tamamını kabuk zannederler.” demektedir.  Doğru değil mi? Mevlana da, “Ne fark eder kör insan için, elmas da bir, cam da” der. Çünkü taassup sahibinin yanında, hakikat de yalan da birdir; tek bildiği doğru, kendisinin doğru bildiğidir.

Mutaassıp insan, düşünce ufkunu yeni hakikatlere kapattığı gibi, inandığı kof bilgilerle de kalbini daraltmıştır. Unutmayalım ki, kalbi dar olanın dili uzun olur ve dilinden zehir akar; diliyle fikir ve düşünce sahiplerini zehirler ve yaralar.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1816/taassup-aklimizi-da-celer-gonlumuzu-de.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar