DOKUNMAK DOKUNDURMAK!

Öyle ki dikenli yollarda yürürken bile zalime zulme dokunmayacaksın, dokundurmayacaksın. Rüzgârın olmayacak, yaşlarını gizleyeceksin, duygularını hasır altı yapacaksın, hep teğet geçeceksin...  Devran olduğu gibi devam edecek...

Hep ustamın dediği.

...

Biz fikir hürriyetinden yanayız, hoş görülüyüz...

Hele biraz kıyısından köşesinden dokun da gör bakalım, hangi fikir hürriyeti hangi hoşgörü! Sıkıntımız bu bizim. Nereye kadar hoşgörü, nereye kadar fikir hürriyeti!

...

Devr-i daimin fikir hürriyeti bağlamını hem de hızlı geçelim, geçmezsek kendimizi kandırmış oluruz, ayıp olur. “Hoşgörü olayı” ise aslında hiç de sevilmeyen bir nesne...

Çokça kullanılmasından tiksinirim. “Yaratılanı hoş gör” dense neyse.

Adam senin inanç yapına saldıracak veya kutsadığın değerleri yıkıp dökecek, kirletecek, genel ahlak diye bir şey bırakmayacak sen de hoşgörülü olacaksın, öyle mi?

Değilse ya nasıl?

...

Elinizle, dilinizle, kalbinizle men edin diyor hadisi şerif.

İmanın en zayıfı kalp ile buğz etmektir.

Hoşgörü bunun neresinde?

...

Batılılaşma cenderesinde üzerimize sinen tarihî hasletlerden birisi de budur sanırım.

Bir bakıma da cesaretsizlik, daha irdelersek aşağılık kompleksi. Madem eğrileri doğrultamıyoruz, gücümüz yetmiyor, o hâlde hoşgörülü olalım!

Güce dayanmayan hak, zayıftır; hak değildir.

...

Ama yok konuyu İslâm’ın hâkim olduğu düzende ele alacaksak, hoşgörü yerine, “zorlaştırmayınız kolaylaştırın” hadis-i şerifi girer devreye, elbette ki senin gibi inanmıyor diye baskı yapmak, ötekileştirmek İslâm’ın egemenlik ruhuna aykırıdır... Osmanlı, Selçuklu, baskıyı hiç yapmadı, bizler de yapmayız.

...

Yıkıyorsa, döküyorsa, bozuyorsa hakkını vereceksin.

Cennet-mekân Kanuni Fransız kralı Fransuva’ya yazmamış mıydı?

“Malumatım oldu ki memleketinde dans namında halkın huzurunda fuhşiyat, ayıp davranışlar ve oyunlar yapıyormuşsun, işbu name-i humayunum eline geçtiğinden itibaren bu melanet ve rezalete son vermediğin taktirde ordumla gelir seni kahrederim.”

Hanı bunun hoşgörüsü?

....

İslâm egemen olduğunda şartlar da değişir.

Ey peygamber sen ancak tebliğcisin, onların kalplerini değiştiremezsin...

...

Elbette ki bizler de cerrahlığa soyunmuyoruz, hiçbir zaman da soyunmadık.

...

Hasta İmparator hekimleri çağırmış, demiş ki “Hastalığım malum, ömrümün geri kalanını söyleyin.” Biri demiş ki, “Hastalığın ciddi, belki de sabaha çıkmazsın ölürsün.”

Öyle diyenin kendisi öldürüldü.

İkinci üçüncü hekimler de aynı akıbete uğrayınca tek başına kalan İskenderiyeli hekim bakmış ki giden gelmiyor, o hâlde bir çare bulmalı.

İçeri girdiğinde kralım demiş. Hastalığını biliyorum, tüm aileni de tetkik ettim, ailen kısa ömürlü, herhâlde onların içerisinde en uzun ömürlü sizsiniz.

...

Bu açılım kralın hoşuna gidince emir vermiş, “Bana yaşama şansı tanıyan bu kişiyi hekimbaşı yapın.” Avrupalılaşmak ya aynı sistem, aynı minval üzere devam ediyor.

Kim ki yağlı tarafından keserse onu hemen hekimbaşı yapıyorlar.

...

Çevrenize bakın, iki tarafı da idare etmeyi marifet sayanlarla dolu. Yahu be adam, neysen onu söyle de nasıl söylersen söyle. Nasılsan öyle olmaya bak, madara olma ümmeti Muhammed’e! Bir gün Müslüman, bir gün de İslâm düşmanlarına methiyeler.

Demektir ki “dokundurma” edebiyatında hayli mesafeliyiz.

...

Lozan masası topraklarımızı aldığı gibi şahsiyet denilen duruşumuzun da inceliklerini, nezaketini, saygınlığını, mertliğini aldı götürdü. Başkalaştık...

Masadan mağlup kalkınca bir defa değil bin defa yıkıldık..

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1761/dokunmak-dokundurmak.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar