ALİYA, BOSNA’YI ERDOĞAN’A EMÂNET ETTİ MEHMET BEY!
Kerime Yıldız

ALİYA, BOSNA’YI ERDOĞAN’A EMÂNET ETTİ MEHMET BEY!

Râsim Ozan Kütahyalı, 19 Kasım'da Beyaz tv’de Boşnaklar hakkında çok çirkin bir ifâde kullandı. Ertesi gün kanaldan kovuldu. Kovulduğu günün akşamı Beyaz tv’de açıklama yapan Ertem Şener, “Râsim’in, tüm düşmanlarına bedelini ödetecek gücü vardır.“ dedi. Alenen tehdit etti.

Bu tehdit, öyle basit bir şey olmamalı ki bizim mahallenin köşe yazarları, ROK’un Sabah’ta yazmayacağı kesinleşince, yâni bedel ödetme gücü yok olunca eleştirmeye cesâret ettiler.

Amma ne cesâret (!)

Yeni Akit’ten Ayhan Demir, çarşamba günü “İçimizdeki Sırplar” başlıklı bir yazı yazdı. Gâyet temkinliydi. Ne ROK dedi ne Sabah! “Bir köşe yazarı” diyordu, o kadar!

Perşembe günü Yeni Şafak’tan Faruk Aksoy, “Malum kişi” diyerek, ROK’un adını vermeden eleştirdi. Yazdığı gazeteye tek kelâm etmedi. Serdar Tuncer, nefis bir eleştiri yazdı ama eleştirisinde ne ROK vardı ne de Sabah. Aydın Ünal da kezâ..

Yeni Akit yazarlarından ise çıt çıkmadı. Bunlardan çıkmayan ses, daha küçük gazetelerden çıkmayacağı için ötesini araştırmadım.

Harry Potter filmi seyreder gibiyim. Hani Lord Valdemort’u anmak yasaktı ya… “İsmi lâzım değil” denirdi.

Ne diyordu Albus Dumbledore?

“Bir şeyin adını anmaktan korkuyorsan kendinden daha çok korkuyorsun demektir.”

Star’dan Mehmet Metiner, ciddi bir çıkış yaptı. Fakat daha ziyâde ROK’un hükûmete yakın bir gazetede yazmasını eleştirenlere yüklendi.

Lamı cimi yok, sorum şu:

“Bu kripto fetöcü ahlâksız, bugüne kadar Sabah gazetesinde niçin yazdı ve korundu?” diye hesap sormak neden yasak?

Kim, neyden korkuyor? İftira yok, adamın geçmişi ortada! Açık seçik Taraf’tan gelme bir kripto. Ahlâk desen, semtine uğramıyor.  

Mehmet A. Metiner’e, ayrıca bir sorum var:

Gecikmeli de olsa lütfedip, ROK meselesinin derin öfkenizi çektiğini ifâde ederek şöyle yazdınız:

“Sırf Sabah gazetesinde yazdığı veya Cumhurbaşkanını savunduğu için işbu gazetecinin densizliğinin ve seviyesizliğinin faturasının Cumhurbaşkanımıza kesilmesi çok büyük bir ahlâksızlık örneğidir. “

Dalga mı geçiyorsunuz Mehmet Bey?

Bu tip adamların korunması Cumhurbaşkanımızı zor durumda bıraktığı hâlde neden Sabah’ın şemsiyesi altındalar? Ahmet Altan’ın şemsiyesi altındayken Başbakan Erdoğan’a, “Ölülere işkenceyi meşrûlaştırıyor” iftirasını atan kriptoların Sabah’ta ne işi var?

Bizim, Nilhan Osmanoğlu’na küfredenleri alkışlayan gazeteci takımıyla işimiz olmaz. Bu yüzden onların ROK eleştirisini de ciddiye almıyoruz.

Fakat diyoruz ki;

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç, Bosna’yı Erdoğan’a emânet etti.

Saffet Sancaklı’nın da dediği gibi o şerefsiz oğlu şerefsiz, Boşnaklara hakâret ettiğinde hemen Sabah’tan kovulmalıydı. Cumhurbaşkanımız, elbette bu işe kızdı ve üzüldü.  Bundan adımız kadar eminiz. Ama her konu hakkında yapılan açıklama, Aliya’nın emânetine hakâret eden adamdan niye esirgendi? Niye Sabah gazetesi, herhangi bir kınamada bulunmadı?

Ve siz Mehmet Bey, neden bu konu hakkında yazmak için ROK’un Sabah’tan kovulmasını beklediniz?

“Her gazeteci gazeteci değildir!” fikrinizde galiba çok haklısınız.

 

ANADOLU İNSANINA ATILMIŞ BÜYÜK İFTİRA: ÖĞRETMEN TAŞLAMAK

Osmanlı döneminde Çorlu metropoliti, bâzı Avrupa ülkeleri ve ABD’ye gönderdiği mektubunda şöyle diyor:

“Dindar ve mânevîyâtlarına derin bağlar ile merbût olan Türkler, çılgınlık addedilse dahî, eğer aklın reddettiği hâdiselere başvuracak olurlarsa bu mâceraya dinî şahsiyetler tarafından sürükleneceklerdir. Bu din adamları, her Türk köyünde mevcûttur. Türklerin asıl mahrûm bırakılmaları şart olan istinadgâhları bu mânevî teşkilâttır.” (Taceddin Ural, Medyatik Kuşatma, Sh. 36)

Çorlu metropoliti haklıydı. Maraş Kalesi’ne Fransız bayrağı çekildiğinde Ulu Câmi imamı, “Bayrak olmadan Cuma kılınmaz.” diyerek halkın önüne düştü. Maraş Müdâfaası’nda imam, öğretmen, asker, elele savaştı.

Fakat 1923’de mandacı Hâlide Edib’in Vurun Kahpeye romanı Akşam gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Dindarların yobaz ve sahtekâr olarak anlatımı, edebiyatın eski bir hastalığıydı ama bu roman, dindar insana çok alçakça bir iftirâda bulundu. İstiklâl Harbi’nin kahraman hocalarını Yunan işbirlikçisi yaptı ve Osmanlı toplumunda rastlanmamasına rağmen, vatansever Âliye Öğretmen’i halka taşlattı.

Hâlide Edib, yeni rejimin sembolü Aliye Öğretmen’i taşlatarak öğretmen ve imamı karşı karşıya getirdi. Öğretmen, aydınlanmanın; imam, gericiliğin sembolüydü. İstiklâl Harbi’nde omuz omuza savaşan vatan evlâdı, artık birbirinin düşmanıydı.

Roman, çok tesirli oldu. Devrimlere itiraz edenler, kolayca vatan hâini damgası yediler ve istiklâl mahkemelerinde i’dam edildiler. Muhâlefet o kadar sinmişti ki 1949’da Vurun Kahpeye filmi çekildiğinde, sâdece Sebilürreşad dergisinden itiraz yükseldi.

Roman, iki kere daha filme alındı. Dindar insanları ve imamları, Cumhuriyet neslinin şuuraltına, "öğretmen taşlayan yobazlar" olarak yerleştirdi.

Sinemada tepe tepe kullanılan bu malzeme, dizilerde de fazlasıyla yerini aldı. Hocam diyen öğrenciler, “Hoca câmide, hoca câmide!” diye terslenerek öğretmen-hoca rekâbetinin altı çizildi.

Rahmetli Yücel Çakmaklı, Sâhibini Arayan Madalya ve Küçük Ağa filmleriyle, bu iftirayı bertaraf etti.

Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü.

Eh artık Kemalistleştiğimize göre, TRT’den bir “Vurun Kahpeye” filmi bekliyorum!

 

Not: Yazım yayınlandıktan sonra Yeni Akit Gazetesinden Kenan Alpay'ın troll eleştirisini okudum. Tebrik ediyorum.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500