YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
Selim Gürbüzer

YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME

     

    İnsan ancak kucağında yaşadığı toplumda şahsiyet bulmaktadır. Giyim zevkinden tutunda soframıza kadar uzanan bir dizi kültürel değerlerimiz, yaşadığımız toprakların bize sunduğu yerel avantajların bir sonucu kazanımdır. İstesek de istemesek de birçok alışkanlıkları kendi kültür kodlarımızdan alırız hep. Hatta buna dini inançlarımız, ailevi bağlarımız ve hemen her şey dâhildir. Dolayısıyla bir insan yerel değerlerle hemhal olmadan evrensellik iddiasında bulunması akla ziyan bir çıkış olacaktır.  İlla ki ilk kazanımlarında yoğrulması gerekir.  Aksi halde dış dünyaya yelken açmak özde değil sözde gerçekleşecektir.

           Şurası muhakkak evrenselliğe giden yol yerel tecrübe birikiminden geçmekte. Şayet bir insan içinde bulunduğu toplumun müşterek değerlerini özümseyip barışık kalabiliyorsa, biliniz ki o insan dünyayı okuma ve entegre olmakta güçlük çekmeyecektir.  Nitekim İslam’ın zekât müeyyidesinin özünde bu ruh vardır, yani en yakınından en uzağına doğru bir yardımlaşma ve dayanışma ağı söz konusudur.  İşte bu yüzden zekât müessesesini hem yerel hem de evrensel akide olarak biliriz. Yetmedi dünyanın neresinde bir yoksul, neresinde bir mazlum varsa o’nun derdiyle dertlenmek olarak biliriz.  Daha da yetmedi dünyanın neresinde bir mazlum, nerede bir yoksul varsa bizim dostluk sınırlarımızın oradan başladığını gösteren adres olarak biliriz. İyi ki zekât müessesesi var, bu sayede Hızır olup her halükarda yoksulların imdadına yetişilir de. Sadece zekât mı, hiç kuşkusuz bu noktada İslam’ın tebliğ müessesesi de ruhi boşluğa düşmüş insanlığı bataklıktan kurtaracak Hızır’dır. Hatta hidayetine vesile olunacak insan tek bir kişide olsa o’nun için yollara düşülür de. Düşünsenize Allah Resulü tebliğ vazifesine en yakınından başlayarak birken iki olmuş, iki iken üç olmuş, derken Mekke’nin fethiyle kemal noktaya ulaşmıştır.  Madem öyle bize de o sünneti icra eylemek düşer. Malum o sünnetin ihyasında Mekke ilk yerel tebliğ yurdu olurken Medine de hicretle birlikte Ensar’ın kucak açtığı yerleşik tebliğ yurdumuz olur. Malum,  Mekke’nin fethiyle de o gün bugündür tüm yeryüzü evrensel tebliğ yurdumuzdur artık.        

          Evet,  İyi ki de İslam’la şereflenmişiz,  böylece vatan edindiğimiz topraklara kattığı sonsuz nimetlerle bereketlenmiş olduk, ne kadar şükretsek azdır. İşte İslam’ın o engin bereketiyle coğrafyamız üzerinde bağrımıza bastığımız farklı kültür, farklı ırk, farklı dinlere mensup insanlarla kavgasız gürültüsüz bir arada nasıl yaşayacağımızı beraberinde getirecektir. Gerçektende farklı toplumlarla bir arada oluş kendi öz kültür kodlarımıza daha da zenginlik kattığı görülür. Derken bu zengin kültür havzasından istifade ederek bugünlere geliverdik. Yani bu demektir ki şu an kucağımızda bulduğumuz tüm bu kazanımları kendimiz üretmiş değiliz bilakis hazır konduğumuz kazanımlardır. Hele bunlar arasında dünyada eşi ve benzeri olmayan paha biçilmez bir değer kazanımımız var ki,  malum o kazanımımız Yüce Dinimiz İslam’dan başkası değil elbet. Hiç kuşkusuz bunu sırasıyla aile, çevre ve içerisinde yaşadığımız toplumun derin sinesi takip eder, tabii kıymet bilene. Bakın Avrupa’da Müslüman olmuş pek çok insan bu tür hazıra konmuşluklardan yoksun halde İslam halkasına dâhil olup hidayete ermişlerdir. Nasıl mı? İşte Roger Garaudy bunun tipik misalini teşkil eder.  Malum kendisi İslam’ı doğup büyüdüğü Katolik Fransa’da hazır halde bulmamış bir aydındır.

        Şu da var ki, önümüzde hazır bulduğumuz bu paha biçilmez kıymet değer kültür hazinelerimizi asla başkalarına karşı üstünlük kurmak için kullanılsın diye bize miras bırakılmış değil elbet. Bilakis insanlığa soluk aldırmak için armağan edilmiş kültür hazinelerimizdir.  İlla bir üstünlükten söz edeceksek  “İnanıyorsanız üstünsünüz”  düsturu bize yeter artar da. Yani inandığımız değerlerin gereğini yapmak esastır.  Ki,  bu tür üstünlük anlayışı dinimizce takva olarak karşılık bulduğundan buna hiç kimsenin itiraz etmesine mahal kalmaz da. İtiraz olacaksa da her daim hazıra konup da üzerine hiçbir şey katamayışımıza ve üretemeyişimize olmalıdır.  Öyle ya,  yeri geldiğinde yeri göğü inletircesine Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, İmamı Gazali gibi dehalarımızla övünerek mangalda kül bırakmazken, birileri de çıkıp peki siz ne yaptınız dediğinde hemen sus pus kalıp geçiştirebiliyoruz. Gerçek şu ki bu topraklarda XIX. yüzyıldan itibaren şu an bizim diyebileceğimiz deha çapında doğru dürüst bir aydın çıkaramazken, hala üstünlüğümüzü X. yüzyıldan yükselişe kadar ki dönemin ihtişamına kaptıraraktan kendimizi bulmaya çalışmak züğürt tesellisinden başka bir işe yaramayacaktır.  Nasıl işe yarasın ki, bikere elin adamı epey bir zamandır bilim ve teknolojik bakımdan hükümran olurken biz de habire hazırlopçuluğumuzla övünerek bugünlere geldik.  

          Her neyse yeterince mazinin o muhteşem hatırasıyla oyalanacağımız kadar oyalandık,  artık şimdi geleceğe kanatlanmak zamanıdır. Madem eski kuşak olarak biz kanatlanamadık, bari hiç olmazsa hiçbir komplekse kapılmadan yeni neslin kanatlanması için şu çağrıyı yaparak katkı sunalım:  “Sakın ola ki yerel ve evrensel değerleri birbirine iki zıt rakip değerler olarak görmeyin. Zira bugüne dek uzaya gidemeyişimize ne ninenizin eşarbı, ne dedemizin asası, ne de sakalı mani oldu. Tam aksine “kökü mazide ati” olamayışımız engel oldu. O halde siz siz olun bizim düştüğümüz hataya bari siz düşmeyin.” 

            Evet, şöyle geriye dönüp 'biz nerede hata yaptık'   dediğimizde noktada mesela çocukluk dönemlerimizde herhangi bir kahvehanede sohbete koyulup yer çekim kanunu mevzubahis olduğunda cümbür cemaat hemen herkes oturduğu yerden kös kös ahkâm kesip  “Yer çekimi kanunu Allah’ın bir lütfudur” demekle geçiştiriverirdik. Oysa bu tür ifadelerle sadece akaidimizi konuşturmuş oluyorduk. Yani analitik ve bilimsel yanımızı konuşturmuş olmuyorduk.. Elbette ki akaid yanımızın güçlü olması kayda değer ulvi bir hasletimizdir, ama kâinatta var olan kanunları açığa çıkaracak analitik düşünceden yoksunsak el âleme karşı kral çıplak olacağımız muhakkak.  Hem zahir hem batın yönümüzü birlikte konuşturur olmalıydı ki Nizam-ı âlem sevdamızın bir hayal değil evrensel hakikatin ta kendisi bir değer olduğu görülebilsin ya da karşılık bulabilsin.

           Bilmem hiç düşündük mü,  Allah (c.c)  acaba her şeyi  niye bir kanuna bağlamış diye.. Besbelli ki Yüce Allah her şeyi bir sebebe bağlamış ki, kulu o kanunu bulup geleceğe eşrefi mahlûkat olarak kanatlanabilsin. Hele bu kul şayet Müslüman’sa, o zaman değme keyfine, hiç kuşkusuz o buluş madde âleminde mana hüviyet kazanır da.  İşte batının handikabı bu noktada ortaya çıkıyor. Nasıl mı? Malum Batı teknolojide ilerlemeleriyle maddeye mana kazandırmış olmuyor, bilakis ilerlediği teknolojide donuklaşıp makinenin kölesi oluyor. Bizim handikabımız ise teknolojik bakımdan batının gerisinde kalmamızdır.. İşte bu noktada teknolojik anlamda Batıya açık olacağız, ama kendi yerel değerlerimizden kopmamak şartıyla elbet.  Ne hazindir ki bir takım batı hayranı göstermiyor. Sanki yerel değerlerimize kapalı kalmak marifetmişçesine batıya körü körüne teslimiyetçiliği çağdaşlık olarak yutturmaktalar. Oysa yerel değerlere kapalı kalmamak kaydıyla Proust’u, Balzac’ı Tolstoy’u, Dostyoyevski’yi, Albert Camus’u, Sartre’yi okuyor olsaydılar dünyaya bakış açıları tek pencereden olmayacaktı.    Hem yerel klasikleri, hem an batı klasikleri okunmalıydı ki;  kökü mazide ati en bir bakış açısı gerçekleşebilsin. Aksi halde havanda su dövmüş oluruz.

             Evet, Batı maddi keşiflerin zirvesine ulaştı ulaşmasına ama halen bugün olmuş iç âlemden bihaberdirler. Bu hususta Doğu’nun kapısını çalmak zorundalar. Bu yüzden Cemil Meriç ‘Bir Dünyanın Eşiğinde’ adlı eserinde; ruhu dindirecek tılsımı Ganj mitolojisiyle sembolize etmiştir. Yani Hindin Ganj’ına sadece bir nehir olarak bakmamış,  birde buna anlam yükleyip Doğunun çehresi olarak sunmuştur.  Öyle ki, Cemil Meriç Hind’i tanımlarken çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü yapısını ortak bir havuzda buluşturan etken unsurun sevgi iksiri olduğunu tespit etmiştir. İster istemez bizde bu tespitten Osmanlı’nın ‘Kesretten vahdete’, yani ‘çokluk içinde birlik deryasını’  hatırlarız. Hatta bu hatırlamanın üstüne Söğütte iki yüz çadırlık yerel otağımızdan çıkıp üç kıtaya uzanan evrensel harekâtımızı, yani Nizam-ı âlem ülkümüzü de hatırlarız.

            Tabii sadece hatırlamak yetmez,  nasıl ki Batının ruhunun susuzluğunu gidermesi açısından Ganj’a, yani şiire, müziğe ve sevgiye ihtiyacı varsa bizimde her halükarda köklerimize kayıtsız kalmamak kaydıyla bilime, teknolojiye ihtiyacımız vardır. Zira Nizam-ı âlem sevdamız için buna mecburuz da.            

            Bu arada unutmayalım ki, yerellikten evrenselliğe giden yolda batı dünyasının bulduğu keşiflere hazır konarak ya da kopya ederekten de sıçranılamaz,  daha çok kendi üreteceğimiz proje ve buluşlarımızla sıçrayabiliriz. Üretmeliyiz ki, âleme sil baştan yeniden nizam getirebilelim. .

         Şu da bir gerçek, yerel değerlerden yoksun evrensel değerlerde karar kılmak dipsiz bir kuyuda dolaşmak gibidir. Bir kere beşer olmamız hasebiyle her an istikametten şaşabiliriz, dolayısıyla gücümüz ölçüsünce aklımızı vahye teslim ederekten maddi üretimle haşir neşir olmalı ki;  maddenin kölesi olmayalım. İşte bu yüzden Said Nursi Hz.leri bir gerçeğe şöyle işaret etmiştir: “Mahalli iman kalptir. Akıl onun kapıcısı hükmündedir.” Zaten inanmamak Donkişot’ça veya ahmakça bir tavırdır. Bakın, Hz. Mevlana kâmil iman haleti ruhiye içerisinde ölümü Şeb-i Arus olarak görmüştür. İşte bu sayede aklın ölüme düğün gecesi diyecek kadar gücü olmadığını idrak etmiş olduk. Madem öyle bir yandan yerel değerlerle ruhumuzun açlığını gidermeye bakmalı, öte yandan evrensel değerlerle bilim teknoloji eksikliğimizi giderecek hamlelere girişmeli.

             Tabi, yerel değerlerimizin gücü bunlarla sınırlı değil elbet,  aynı zamanda kimlik bunalımını da giderici tek ilaç. Yeter ki yerel bilinci toplumun tüm kesimlerine nüfuz ettirmeye çalışalım bak o zaman modern dünyada kimliğimizi yitirmeden yaşamamız çok daha kolay olacaktır.  Zaten özümüzde milli romantizm, aşk, sevgi, kültür hamuru oldukça bizi öz kimliğimizden koparmak öyle kolay olmayacaktır. Sonuçta kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkaracak vesileler zuhur ettiğinde bir şekilde özümüzü hatırlayıp köklerimize dönüş yapabiliyoruz. Yine de işi şansa bırakmamalı. İşi şansa bırakırsak,   bilhassa genç kuşaklar günümüzün cilalı boyalı modernlik maskesi altında önlerine konulan her çarpık değer karşısında şaşkın ördek misali donuklaşabiliyor. Derken genç kuşaklar kökleriyle olan bağlarını koparıp hızla yabancılaşabiliyor. İşte buna meydan vermemek için hem yerel hem evrensel değerlerle tam donanımlı nesil yetiştirmek gerekir.  Malum,  yerel değerler toplumun sübjektif yönünü, evrensel değerler de toplumun objektif yönünü yansıtır. İşte iç ve dış olarak bu iki değeri barışık kıldığımızda yeniden dirilişe neslin doğuşu bir hayal değil hakikat olacağı muhakkak. Evet, yaşadığımız pek çok bunalımların kaynağında hem yerel hem de evrensel değerlerden yoksun kalışımızın etkisi söz konusudur.  

           İnsanlık önce kendi ruhunun sesine kulak verecek, daha sonrada dış dünyaya yönelmeli ki necat bulabilsin. İç âleminin susuzluğunu gideremeyen dış âlemle irtibat kuramaz, kursa da eninde sonunda lokal sınırlarına çekilecektir.

            Şayet ‘kökü mazide ati olmak’ diye bir derdimiz varsa,  çare olarak bunu   dünyanın hem ahrete bakan yüzünde hem de kendine bakan  yüzünde aramalı.. Yani hiç ölmeyecekmiş gibi dış dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış diyebileceğimiz düsturunca bu âlemde yer almalıyız. Hiç kuşkusuz bu dünyada konumumuzu belirlerken de hem yerel hem de evrensel değerleri dengede tutarak yol kat etmeli. Aksi halde yaşadığımız dünyaya çare olalım derken zindana çevirme konumuna düşeriz.  Şayet aklı hür, vicdanı hür olarak bu dünyadan öteki dünyaya göç etmek diye bir derdimiz varsa bunun için ne sadece tek başına yerellik yeterlidir, ne de tek başına evrensellik. Mutlaka her iki değeri de dengede tutacak bir hayat modeli istikametimiz için kâfi olacaktır. İşte böylesi istikamet tayin edici bir denge modeliyle tıpkı Osmanlı’nın Söğütte iki yüz çadırlık beylikten dirilişe geçtiği gibi bizde Türkiye’mizi bu anlayış doğrultusunda çağlar üzerinden sıçratıp âleme yeniden  ‘Nizam’ olabiliriz pekâlâ. Yeter ki bakış açımızı tek eksene endekslemeyelim gerisi gelir elbet. Bakın, Şeyh Edebali ne de güzel ifade etmiş  “Ey Oğul! İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın.”  İşte işin sırrı bu öğütte gizli elbet.  Çağları aşan bu güzel öğüde kulak vermeli ki diriliş muştumuz bir hayal değil hakikat perdesi olarak karşılık bulsun.   

            Malumunuz bu hakikat perdesini açtığımızda, yani Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatına baktığımızda hayatında tüm yönleriyle yerel ve evrensel çizgileri görmek mümkün. Yukarıda da belirtmiştik ya, Müslümanlar ilk başta sayıca az ve yereldiler. Ama daha sonrasında sayıca çoğaldıklarında Mekke’nin fethiyle birlikte hem yerel hem evrensel oldular. Nitekim bu durum çağları kuşatacak bir Veda hutbesi beyannamesiyle taçlandırılır bile. İşte o gün bugündür şunu anladık ki hiçbir medeniyet oluşumu yerel olmadan evrensel doruğa ulaşamıyor.  O halde geliniz İslamın doğuşuyla birlikte yerellikten evrenselliğin doruğuna sıçradığımız gibi bu günde aynı ruhla evrenselliğin zirvesine çıkmak için var olalım.  Hakeza bir zamanlar Türk’ün alp’i İslam’la buluştuğunda göçer konumdan yerleşikliğe geçebilmiş,  Selçukluda Anadolu’yu yurt edinip vatanlaşabilmiş,  Osmanlıda ise evrensel çapta cihana hükmedecek devlet olabilmiştir, pekâlâ bizde Nizam-ı âleme yeniden koşabiliriz. Zaten Prof. Dr. Osman Turan’ın; ‘Türk Cihan hâkimiyeti mefkûremiz İslamiyet’le Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşmüştür’ sözlerinde de görüldüğü üzere Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûremiz İslam’la buluştuğunda Îlây-ı Kelîmetullah için Nizamı âlem davasına dönüşen bir ülkü hüviyetine dönüşebiliyor. O halde bize de yeniden bu hüviyete bürünmek düşer.

                Vesselam.

       

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500