BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
Selim Gürbüzer

BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ

           Tarihler 19 Ekim 2003 yılını gösterdiğinde yetmiş sekiz yaşında çileli ömrünü vuslata ererek tamamlar. Geriye dönüp şöyle çileli hayat sürecine baktığımızda;

            Bikere daha çok küçük yaşta ticaretle uğraşan babasını kaybederek ilk çileli hayata adım atmış olur. Şüphesiz ki babasının yokluğunda tek teselli kaynağı biricik annesidir artık. Hani ‘Ana gibi yâr Bağdat gibi diyar olmaz’  diye bir atasözümüz var ya, aynen öyle de Bilge Kralın bundan böyle hem annesi hem de eğitimcisi yârdir.  Yani ilk dini eğitimini anne dizi dibinde büyüyerek alır. Hatta anne şefkatinin tesiriyle 1943 yılında liseyi, 1956 yılında da Hukuk fakültesini bitirir.  Fakat mezun olduğunda avukatlıkla uğraşmak yerine, bir inşaat firmasında hukuk danışmanı olarak görev yapacaktır. Gençliğinin büyük kısmını ise buram buram idealist kokan hayat üzere geçirir hep. Ne diyelim idealist olmak bu ya, hemen genç yaşta Mladi Müslimani (Genç Müslümanlar) teşkilatına üye olmayı ihmal etmez de.  Yetmedi bu uğurda  ‘Leyla, Sabina ve Bakir’ adında can üç evladının baş harflerini simgeleyen LSB kod adıyla makaleler de yazar. Kalemine kuvvet, öyle etkili yazar ki tüm idealistlerin kader çizgisinde vuku bulan haller kendisinde zahir olur da. Nasıl zahir olmasın ki, kalemini kurşunlatacak cinsten yazdığı makaleleriyle kendisine bedel ödettirilecektir.  Bu gayet tabii durum elbet, zira büyük idealler çile gerektirir.  Nitekim 1946 yılında komünist fikriyatın iktidara gelmesiyle birlikte temsil ettiği fikri akımın mercek altına alınmasıyla start alır da. Malum, iki bini aşkın dava arkadaşıyla birlikte tutuklanıp Bosna-Sırbistan ormanlarında çalıştırılarak bedel ödettirilir. Hiç kuşkusuz böylesine bedel ödemeye can kurban,  bikere her şeyden önce peygamberler çile çekmişler,  dolayısıyla idealist insanların da Yusufiye hayatı içerisinde kendilerini bulmalarına şaşmamak gerekir. 

               Yusufiye hayat etkisini gösterir de. Tutukluluk sonrası yine boş durmayacaktır,  hemen kalemine sarılıp sponsor bulduğunda ilk iş “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı kitabını yayınlamak olur. Sen misin fikrini izhar edip kitap yazan, yeniden tutuklanmasını beraberinde getirecektir. Ancak bu sefer ki tutukluluğu dünya gündemine oturacak nitelikte ses getirecektir. Hani şu meşhur 1983 yılı davası var ya, işte dünya ölçeğinde âdete bomba tesir yapan davadan söz ediyoruz.  Hatırlanacağı üzere o meşhur davada Aliya İzzet Begoviç ve yirmi aydın arkadaşı gazete manşetlerine konu olup tarihe not düşmüşlerdi.  Tutuklanmalarına gerekçe teşkil eden isnat edilen suçlama ise kendileri dışındakilere karşı güya eylem hazırlığı içerisinde bulunacak iddiasıdır. İşte işi kılıfına uydurup cihat kategorisine katacaklar ya, bu tür mesnetsiz iddialar eşliğinde çıkarıldıkları mahkemede on iki seneliğine mahkûm edilirler de. Tâ ki komünizm tüm dünyada günden güne etkisini yitirmeye yüz tutar, işte Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç dünyada esen bu değişim rüzgârından istifadeyle Foça cezaevinde ki mahkûmiyeti altı yıl sürmüş olur. Ama yine de o’nun için her şey bitmiş sayılmazdı, bu kez İkinci Dünya Savaşının en son kalıntısı diyebileceğimiz Tito engeline takılacaktır. Tito’nun gizli hafiyeleri iş başındadır artık, Mladi Müslüman teşkilatının genç üyelerini çoktan mercek altına alırlar bile. Öyle ki inananlar hafiyelerin takiplerini an be an enselerinde hissedeceklerdir. Düşünsenize Boşnak’ların en masum arzu hali diyebileceğimiz Kâbe’yi ziyaret etmelerine bile izin verilmez.

           Hele şükür ki,  bütün bu sıkı takip ve yasakçı uygulamalar karşısında Bilge Kral’da ne bir yılgınlık belirtisi,  ne de fikri yazı yazmaktan vazgeçme emaresi görülür. Bilakis yazdıkça kaleminden dökülen her mürekkep damlasında mana bulan “Her şey Allah’ın takdirindedir”  o veciz sözü davasına olan sadakatini daha da kavileştirir bile. Nasıl kavileşmesin ki, mahpus düştüğü dava arkadaşlarıyla birlikte Demokratik Eylem Partisini (SDA) kurup partinin lideri olur da.  Dedik ya,  Bilge Kral ve dava arkadaşları için hapis yatmak Medrese-i Yusufiye eğitim almak demektir. Nitekim ilk parlamento konuşmasına besmeleyle, yani “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek başlaması bunun teyididir. Bu öyle bir başlayıştır ki,   tıpkı Bilal-i Habeş’in ilk ezan duyurusu gibi bir başlayıştır bu. Hele birde kendimizi dinleyicilerin yerine koyduğumuzda üzerimizde tarif edilmez değişik bir haz ve değişik bir duygu seli oluşturacağı muhakkak. İşte bu duygu seli eşliğinde Bilge Kralın ağzından çıkan ilk sözün besmele olması Müslümanların gönlünde heyecan uyandırmaya yeterken,  düşmanlarını da çıldırtacak cinsten gülle olur. Nitekim Sırp lideri Miloseviç sanki rüyasında kâbus görmüşçesine hemen savaş çığırtkanlığında bulunacaktır.  Bilge Kral ise her zamanki gibi uzlaşıdan yana tavır sergileyecektir. Nitekim Yugoslavya Cumhuriyetinin liderler toplantısında sürdürdüğü bu tavrıyla en barışçıl lider olarak dikkat çeker de.  Ama gel gör ki Bilge Kralın tüm bu iyi niyet girişimlerine rağmen,  Miloseviç kınında rahat durmayacaktır. Kınında raht durmadı da ne oldu sonuçta Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya’dan kopup bağımsızlıklarına kavuştu ya.  İcabında bu kopuş Bosna Hersek’in de ilerisinde bağımsızlığını tetikleyecek işaret fişek olur.  

          Evet,  1990 yılına gelindiğinde Bilge Kral için hedefine daha da bir yaklaşması açısından hayatında bir bambaşka dönüm noktasıdır. Çünkü bu yılda halkın teveccühüyle Bosna Hersek Cumhuriyetinin seçilmiş başkanıdır O. Hiç kuşkusuz Başkan oldum diye kendini rehavete kaptırmayacaktır,  tam aksine su uyur düşman uyumaz misali kendisine ve halkına aman verilmeyeceğinin bilinciyle hareket edecektir hep. Bu bilinçle hareket etmeye mecbur da.  Çok iyi biliyordu ki halkı savunmasızdır,  bu nedenle gizliden gizliye askeri ve milis gruplar oluşturarak tedbiri elden bırakmayacaktır. Zira Cumhurbaşkanı seçildi seçilmesine baskılar ve gözdağılar hız kesmeyecektir. Hatta bunu mümkün mertebe halkına yansıtmamaya çabalıyordu ama baskılar hız kesmeyince ister istemez 1991 yılında SDA’nın kongresinde sarf ettiği sözlerde kendini ele verecektir.  Gerçektende Aliya İzzet Begoviç’in kongrede sarf ettiği sözler öyle yenilir yutulur cinsten sözler değildi, bilakis  “Yemin ederim ki köle olmayacağız” sözleri fırtınadan önce sessizliğin habercisi sözlerdi.  Besbelli ki Bilge Kral bir şeyleri sezmiş gözüküyor ki,  kongrede öyle kolay kolay tehditlere boyun eğmeyeceğinin mesajını vermek zorunda hissedecektir kendini. İşte bu cesur tavırdır ki, halk oylamasıyla etkisini gösterip Bosna-Hersek’in bağımsızlığını beraberinde getirecektir.  

         Hiç kuşkusuz Bosna Halkı için bağımsızlık mühim bir hadisedir, Sırplar içinse bir noktada felaket olarak karşılık bulup Bosna-Hersek halkının aldığı bu karara tepki koymakta gecikmeyeceklerdir.  Vahşiliklerini tüm dünyanın gözü önünde Bosna halkının üzerine çoluk çocuk, yaşlı genç demeden bomba yağdırarak göstereceklerdir. Sırplar öyle vahşilikte sınır tanımayacaklardır ki,  yoğun bombardıman altında sığınacak yer bulamayan masum sivil halk esir kamplarına götürülerek kendilerini bekleyen acı kaderleriyle baş başa bırakılacaklardır.  O felaketi yaşayanlar bilir, yaşamayanlar pek bilmez elbet.  Bizatihi o acı dramı iliklerinde yaşayan Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç halkının geleceğini de düşünerekten bu insanlık dışı vahşi kuşatma karşısında hem soğukkanlılığını ve metanetini elden bırakmayaraktan hem de diplomatik kanalları sonuna kadar işleterekten müzakere girişimlerini ihmal etmeyecektir.  Bunu yapmaya mecburda. Üstelik ortada kör düğümü çözecek bir umut ışığı da gözükmüyordu. Düşünsenize Bosna halkı tüm dünyanın göz önünde ateş çemberinin ortasında yapayalnız durumdadır. Dile kolay dört yıl boyunca yoğun bombardıman altında aç, susuz, elektriksiz perişan vaziyette müthiş direniş sergileyerek ayakta kalma mücadelesi vermekteler.  Kelimenin tam anlamıyla ayakta var olma ve yok olma direniş mücadelesidir bu.

             Evet, Bosna-Hersek halkı tarihe büyük bir direniş destanı olarak not düşerken,  tüm dünya bu kıyım karşısında adeta sırra kadem basıp balkondan seyretmiştir. Dahası Türkiye’nin duyarlılığı hariç zulme dur diyebilecek ne doğru dürüst gözle görülür bir şey ne de elle tutulur müdahale ortaya çıkar. Ortada Bosna halkı için sadece tek tutunacak dal Allah’ın ipine sarılınız hükmüdür. İşte bu hükmü ilahi kendileri için tutunma  inanç abidesi ölçü olurda.  Zaten değil midir ki bu ölçüyü şiar edindiler Avrupa’nın tam göbeğinde Sırplara karşı verdikleri o müthiş direnişleriyle iman gücünün ne olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldular da.  Hani her çilenin ardından pembe şafaklar doğar ya, aynen öyle de dünyanın umursamazlığı da bir yere kadardır, dört yıllık süren acı dramın ardından diplomatik girişimler nihayet meyvelerini verecek günlerin eşiğine gelirler. Derken Bosna dramı Dayton’da masaya yatırılır da. Her ne kadar yürütülen müzakerelerde olumsuz yanlar göze çarpsa da yinede sonuçları itibariyle Bosna Halkının acılarını dindirmek bakımdan buna da şükür diyebileceğimiz türden müzakere diyebiliriz. İşte bu açıdan bakıldığında Dayton, Bosna halkı için büyük teselli kaynağı kazanç sayılır. Öyle ki Dayton’da varılan anlaşmayla Bosna-Hersek sınırları korunduğu gibi halkın dört yıl boyunca çektiği o acı dramdan sonra rahat nefes alması sağlanır.  Hatta bu derin nefes alış Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç’in 7 Eylül 1993 yılında tekrar Başkanlığa seçilmesini de beraberinde getirir.  Böylece Bosna halkı için çifte bayram vuku bulmuş olur.  Tabii bu arada Bilge Kral açısından da hem yeniden seçilmiş olmak, hem de Hac farizasını ifa etmek için gittiği kutsal topraklara ayak basmak şeklinde çifte bayram yaşayacaktır. Nasıl bayram yaşamasın ki,  neredeyse hayatının tamamını inandığı dava uğruna geçirmişti. İşte böylesi ömür boyu sırtlandığı dava yorgunluğu kutsal topraklarda alınır da.  Tabii bitmedi dahası var, kutsal topraklardan dönüşünde o’nu bu kez bambaşka bir bayram karşılayacaktır. Tahmin etmişsinizdir, bu bayram Allah’a kavuşmak olarak karşılık bulan vuslat bayramından başkası  değildir elbet

            Şimdi kendisi için vuslat vakti zamanıdır, yani Şeb-i Arus eyleceği gün yaklaşmıştır artık. Şeb-i Arus’a doğru koyulduğu her halinden belliydi zaten. Hasta yatağındadır ama aslında Allah’a kavuşmak sevdasında. Bosna Halkı da o an Kosevo Hastanesinde gelecek ayrılık haberle meşguldür.  Hatta olur ya,  şayet Koca Reise Hak vaki olursa nereye defnedilecek hususu da zihinlerine takılır.  Derken halkın gönlüne ‘Begova Camii’nin Haremi’ düşerAma içerden gelen haber düşündüklerinin aksine, yani  “Beni şehitlerin yanına defnedin” vasiyetidir.

           Öyle ya,  O Koca Bilge Kral vasiyet ederde Bosna Halkı vasiyetin gereğini yerine getirmez mi,  hem de nesilden nesile o’nu hakkıyla yâd ederek yerine getireceklerdir.          

            İlginçtir Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç Başkan olarak seçildiğinde devlet adamı sıfatıyla ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı, ne tevafuktur ki; bu kez Şeb-i Arus hazırlığı içerisinde hastanede kabul ettiği en son devlet adamı ise kendi karakteriyle uyumlu Tayyip Erdoğan olur.  

           Evet, bu ziyaret Türkiye’ye ait bir şeref olması bir yana, aynı zamanda manidar bir ziyaret.  Madem öyle bu manidar ziyareti taçlandırmak gerekti, taçlandırılır da. Nasıl mı? İşte Türkiye’den getirilip Fatih Sultan Mehmed’in kabri şerifinden alınan bir miktar toprağın Bilge Kral’ın kabri şerifine serpilmesiyle elbet. Böylece Evlad-ı Fatihan’ın Yiğit Evladı Bilge Kral,  Peygamber övgüsüne mazhar olmuş Fatih Sultan Mehmed’in o gül kokulu toprağına sarılmış halde gönül tahtında sevenlerini selamlar da.  

       Velhasıl; o artık canından çok sevdiği şehit düşen dava arkadaşlarının defin olduğu Kovaçi Mezarlığında medfundur.   

         Ruhu şad olsun.      

          Vesselam.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500