ZAFERİMİZLE ÖVÜNEBİLİRİZ!
Doç. Dr. Erol Yılmaz

ZAFERİMİZLE ÖVÜNEBİLİRİZ!

Bir grubu, bir topluluğu, nihayet bir milleti önce ruhen ve ardından fiilen yok etmenin yolu tarihini, dilini, çok yönlü birikimini ve bilhassa kültürel kodlarını bozmak, değiştirmek, başkalaştırmaktan geçer.

Sağlam yapılı devletlere karşı silahlı yok etme girişimlerinin geride kaldığı günümüzde, güçlü milletler, kültürel varlığına kastedilerek yok edilmeye çalışılmakta; fiziksel olarak var kalsalar da ucubeye döndürülmek istenmektedir. Tarihleri sömürgecilikle dolu batılı emperyalist devletlerin bugün yaptığı tam da budur. Yani yaşamın çeşitli boyutlarında (müzik, eğlence, giyim, yeme-içme vs.) kendilerine ait ne varsa türlü yollarla ihraç ederek, ithal eden milletleri ve devletleri “görünmez” bir şekilde esaretlerine almak.

…..

Bu girizgâhın yapılma nedeni, “anlamak isteyenler tarafından” yazının bütünlüğü içinde anlaşılabilecek olsa da, ana konuya geçmeden önce buna dair birkaç kelâm edelim.

Türkiye adlı aziz coğrafyada yaşayanların tamama yakını tanımlanacak olsa, her şeyden önce iki temel unsur öne çıkar. Türklük ve Müslümanlık… Özellikle İslam ile şereflenmişlik noktasında sarsılmaz bir birlik söz konusudur. Kıymetini bilenlerin şükrederek, göğüsleri kabararak dile getirdiği, sahiplendiği bir birlik.

Kendisini bu aziz millete ait hissedenler, yüzlerce yıldır her iki özelliği şerefle taşımış ve gereklerini yapagelmiştir. Ta ki son yüzyıl içerisinde etkisi her gün biraz daha artan kafa ve gönül karıştırıcılar sebebiyle özden uzaklaşılmaya başlandığı demlere kadar.

Yakın dönemlerde öyle bir noktaya gelindi ki, şeref duyduğumuz bu iki unsurun bizlere kazandırdığı birçok özellik farkında olarak veya olmayarak terk edilmeye başlandı. Vefa, misafirperverlik, millet bilinci, ümmet bilinci/ İslam kardeşliği ve yardımseverlik gibi.

Bunu son beş altı yıldır Suriyeli muhacir kardeşlerimize devletimiz tarafından kucak açılması sürecinde en acı biçimde gördük ve görüyoruz ne yazık ki… Üzülerek, incinerek, şaşkınlık içinde…

Biz ki, o kutlu Rehberimizin izinde olmakla övünen, o övülmüş Peygamberin (s.a.s.) ahlâkıyla ahlâklanmanın kıymetini anlata anlata bitiremeyen bir millettik (‘milletiz’ demeyi ne çok isterdim). Getirdiği kutlu öğretiyi baş tacı eden, o minvalde yaptığı öğütleri “başım gözüm üstüne” diyerek hüsnükabulle karşılayan ve hayatına yansıtmaya çalışan…

Ne oldu ve nasıl bir hâle geldiysek, maddi dünya ve onun envaı türlü çeldirici maddesi bize neler ettiyse, yardımseverlik algımız her nereye evrildiyse; bir zulmün kanlı girdabında boğulurken son çare olarak ve can havliyle kapımıza gelen mazlum muhacir kardeşlerimize söylemediğimiz söz, yapmadığımız kötü davranış kalmadı. İki lokma ekmeğin, üç parça eski elbisenin hesabını yapar olduk. “Muhacir” bile diyemeyerek, uluslararası ilişkilerin jargonuyla “mülteci” demeyi tercih ettik onlara, hiç de resmi olmayan ortamlarda. Adeta gönlümüzde yer vermediğimizin, dilimizde kaldıklarının işareti olarak.

…..

“Bir kuş bir çalıya sığınmış” derdi büyükler; bilhassa, çaresiz bir şekilde bir yere gelmek ve kalmak durumunda olanlar için… Ve o kuşu incitmemek, gönlünü hoş tutmak, garibanlığını unutturmak için büyük bir ihtimam gösterirlerdi. 

Ne o, uluslararası camiada bile dillere destan olmuş misafirperverliğimiz geliyor aklımıza, ne de sadece insan olmaları hasebiyle, dünyanın dört bir köşesindeki mağdurlara el uzatmaktan geri durmadığımız için efsane olmuş yardımseverliğimiz.

Ne gariptir ki, muhacir kardeşlerimizin varlığına en çok itiraz edenler işsiz, yoksul vs. zor durumdaki dezavantajlı toplum kesimleri değil, daha çok hâli vakti yerinde olan “tuzu kurular” sınıfı oldu, oluyor. Kaldı ki, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” ilkesine bağlı olanlar için kardeşine el vermede maddi durum asla ve kat’a belirleyici değildir. Zira onlar çok iyi bilir ki, insanlık yapmak için imkân değil, imandır gerekli olan.

Bu noktada, Osmanlı gibi bir cihan devletinin devamı olmamızdan söz etmeyeceğim. “Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanunî gibi, II. Abdülhamid Han gibi şanlı bir ecdadın torunlarıyız” demeyeceğim. Göçmen kuşlar için bile vakıf kurmuş olduklarını işaretlemeyeceğim. “Osmanlı var kalsın, yıkılmasın, durdurulamasın; hilafet sancağı düşmesin” diye, yedi düvele karşı verdiğimiz savaşlarda İslam beldelerinden koşa koşa gelen kardeşlerimizden bahsetmeyeceğim. Gelemeyenlerin bilezik, alyans, zincir vs. ziynetini gönderdiğinden ise, hiç dem vurmayacağım.

Zira üzülerek görüyoruz ki, ‘ensar-muhacir ilişkisi’ni bilmeyen, kültürel kodlarını türlü dünyalıklar uğruna terk etmiş gâfillere bunların hiçbiri bir anlam ifade etmez. Etseydi eğer, Suriyeli muhacir kardeşlerimize devletin yaptığı yardımları dilimize dolayarak, sürekli başlarına kakmaktan hayâ ederdik.

…..

Nasıl da sığ baktık, bakabildik bu acıklı tabloya…

Sanki onlar gelince, açlık ve kıtlık başladı ülkemizde…

Sanki Suriyeli muhacir kardeşlerimiz geldiği andan itibaren işsizlik rakamları tavan yaptı. Ve onlarca yıldır mükemmel olan istihdam politikaları alt üst oldu.

Sanki sokaklarımız, caddelerimiz tertemizdi ve fakat onların gelmesiyle birlikte etraf çöp dağlarıyla doldu, ortalık kokudan geçilmez oldu.

Ve sanki onlar gelmeden önce asayiş berkemâl, sokaklarımız mükemmelen güvenli, suç oranları dip yapmış durumda, kısacası hiçbir suç işlenmez haldeydi de, onlar gelince can korkusuyla sokağa çıkamaz olduk.

…..

Bunları söyledik diye, “peki, niye başka İslam ülkeleri onları kabul etmedi”, “neden yeterince yardım yapmadılar” gibi sığ sözlerle olaya yüzeysel bakacaklar, lütfen yazıyı sessizce terk etsin ve zamanlarını daha “değerli” işlere ayırsın. Zira bu bakış seviyesine söz anlatabilmek, fakirin tahammül seviyesinin üstünde bir sabır gerektiriyor. “İnanmak istemiyorum” çizgisindeki gönle girmek imkânsızdır çünkü.

Fakat neyse…

Ne bunları tartışmaya gerek var artık, ne tartışarak o dillere destan huzurumuzu bozmaya ve ne de efsane olmuş iç barışımıza halel getirmeye!

Zira kısa süre önce onlardan üçünü gönderdik.

Evet gittiler…

Yıkılmış bir baba ve eşliğinde iki tabut halinde…

Sanılanın aksine öfkeyle değil, “bu olay tüm Türkiye’ye ve Türklere mal edilmesin” diyerek. “Türkiye çok büyük bir devlet; bizlere kucak açarak bunu göstermiştir” demeyi de ihmâl etmeyerek. Hem zavallı genç babanın ağzından, hem de katledilen genç hanımın yakınlarının ağzından. Defalarca… Tekrar ve tekrar…

…..

Gittiler, arkalarında büyük bir mahcubiyet bırakarak…

Bir hüzün dağı bırakarak gittiler… Hazin bir tabloyu tarihe işleyerek gittiler.

“Müslüman, elinden ve dilinden emin olunandır” sözünün aksine hareket edilmesinin utancını boynumuza asarak gittiler.

“Müslüman bir ülke olarak, Türkiye emin bir coğrafyadır” inancını yaralayan zalimliğin ve câniliğin vebâlini omzumuza yükleyerek gittiler.

Esed adlı zâlimin zulmünden, “emindir” diye güvenerek geldikleri Türkiye’den horlanmış, aşağılanmış, üzülmüş olarak aynı zâlimin beldesine geri döndüler.

“Suriyeliler Türkiye’yi Terk Etsin” korosunun üyelerine ağır bir insanlık dersi vererek, mahzun bir şekilde ve fakat lanet etmeden, beddualar yağdırmadan... İnsanca, Müslümanca gittiler... Tevazu ile gittiler, tevekkül ile gittiler…

…..

Şimdi sevinsin mezkûr koronun solistleri ve koristleri… Zafer şarkıları söylesinler, naralar atsınlar sabahlara kadar. Tencere-tava patırtıları arasında büyük başarılarını kutlasınlar.

Zira başardılar. Gerçekten başardılar…

Artık Türkiye’de en küçük bir suç işlenmez.

Ülkede hiç kimse işsiz kalmaz bundan sonra. İstihdam diye bir problemin adı bile anılmaz.

Caddeler pis, toplu taşıma araçları kirli olmaz.

Mahalleler, sokaklar, alışveriş merkezleri pırıl pırıl, tertemiz kalır.

…..

Sosyal medyada Suriyeli kardeşlerimizi, yani muhacirleri göndermeye yönelik etiket açanlar, ensar olmanın ruhundan bîhaber olanlar, kültürel kodları ağır taarruzlar altında parçalanmışlar…

Sokaktaki kediye köpeğe merhamet gösterip, sularını ve mamalarını eksik etmeyerek pek güzel ve önemli bir iş yapabildiği halde, Suriyeli muhacirlere iğrenerek bakanlar…

Ve karnında bebeği olduğu halde tecavüz işkencesine maruz kalan zavallı kadının öldürülme haberi, “çok güzel olduğu belirtilen” şeklinde vicdansız bir vurguyla yapılırken, hem bu vahşete hem de kullanılan haber diline en küçük bir tepki gösteremeyen kadın örgütleri…

Ve aslında biz… Hepimiz…

Bundan böyle, Çanakkale Destanı’nın yazıldığı toprakları ziyaret ettiğimizde, dünyanın dört bir yanından gelmiş Müslüman kardeşlerimizin kabirlerine ve bilhassa Suriye’nin Halep, Şam gibi şehirlerinden koşarak vatan savunmasına gelen kardeşlerimizin mezarlarına bakmadan geçelim. Zira bakacak yüzümüz kalmadı…

Zaferimizle övünebiliriz!

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500