ŞEHİR EFSANELERİ, DENİZ GEZMİŞ ve  ÜLKÜCÜLER
Alper Aksoy

ŞEHİR EFSANELERİ, DENİZ GEZMİŞ ve ÜLKÜCÜLER


Efsane, “yıllarca gerçekten olmuş gibi kuşaktan kuşağa aktarılan öykülerdir” diye tanımlanır. Efsaneye konu olan olayın gerçekliği aranmaz, dilden dile nakledildikçe  anlatıcının hayal gücüne göre zenginleşir.


İslamiyet öncesi Türk efsanelerinde kahramanlığı yücelten konular ön plandadır. Türklerin  İslamiyeti kabulü ile beraber cihadı yücelten öğeler ön plana geçer.

Türk dünyasında bir zamanlar Battal Gazi, Malkoçoğlu, Köroğlu, Dadaloğlu efsane kahramanları idi.

Dadaloğlu işin aslına bakarsak sıradan bir çapulcu ve isyancı idi. Osmanlı gelişmenin, medenileşmenin şehir kültüründen geçtiğini bildiği için Avşarları ovalara iskan etmek istiyordu. Osmanlının ileri görüşlülüğü Dadaloğlu cahiline on gömlek fazla geliyordu, “istemezük” nidalarıyla devlete isyan bayrağını açan cehaletin, bağnazlığın ozanı oldu.

20. yüzyıl ideolojiler çağıdır. Cemil Meriç’in veciz anlatımı ile “yeni çağın dini izmler, ideologlar da bu dinin peygamberleridir” 
Dünya milletlerindeki bu değişime parelel olarak yeni çağın efsaneleri de muhteva değiştirdiler. Dünya ölçeğinde Che Guvera, Türkiye ölçeğinde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan'lar “izmler çağı”nın efsane kahramanları oldular.

Cahil kalabalıkların at gözlüklerinde Dadaloğlu çapulcusu dün nasıl allanıp pullandıysa  yeni efsane kahramanlarımız da aynen öyle oldu.

Ama bu defa cahil kalabalıkların yerini televizyon yorumcuları, köşe yazarları, filim yönetmenleri, yayınevi editörleri, bakanlar, dekanlar, bürokratlar almıştı.
 
***

Şimdi gelelim Deniz Gezmiş’e.

Deniz Gezmiş sıradan bir banka soygunsuydu, üstelik salağın tekiydi. Denizin sevgililerinden birisi  Ankara’daki Amerikan üssünde sivil memurdu. Deniz sevgilisinin nerede çalıştığını da biliyordu ama yine ayıkmadı. Zaten uzun boylulara halk arasında “boyu uzun, aklı kısa” yakıştırması  yapılır. CIA o bayanı Deniz’e sevgili olarak görevlendirmişti. 

Sevgilisi (!) bir gün:

-”Gel Deniz”dedi, “seni bizim Amerikan üssüne sokayım, orada silah odasının anahtarını çaldım, beğendiğin silahı seç, al.”
Bizim Kemal Sunal “Salako”su:

-”Heeeyyyt beee!.. Harika fikir bu!..” diye sevinçten havaya zıpladı.

Sanki sebze haline meyve almaya girer gibi Amerikan üssüne girdi, üç beş silah alıp sevgilisi(!) ile beraber sinemadan çıkar gibi dışarı çıktı.

CIA, Deniz’i bu kadar basit bir yolla silahlandırmıştı. 

Deniz ODTÜ yurtlarında “ne kadar uyanık, ne kadar kurnaz, ne kadar becerikliyim ben” diye böbürleniyordu o akşam.

***
Deniz saf çocuktu, delikanlı çağının uçarılığı ile yukarıda özetlediğim CIA senaryosunu çözemezdi.

Ama bizim “ilerici, çağdaş” koromuz oluşturdukları şehir efsanelerinde bu olayı şöyle anlattılar:

“Deniz o kadar uyanık, zeki ve becerikli idi ki sevgilisinin yardımı ile Amerikan üssünün nizamiyesinden gölge gibi içeri süzüldü, Amerikan subaylarının silahlarını, şarjörlerini sevgilisinin çantasına koyup gölge gibi dışarı çıktı”.

Yok bre’.. Deniz için yukarıda kullandığım “salak” ifademi geri alıyorum asıl salaklar bu şehir efsanesini uyduran yazarlar, yorumcular, bakanlar, dekanlardır ve bu kadar angutça yazılan bu efsaneye inananlardır.

Yok Deniz sehpaya çıkmış da “Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının bağımsızlık savaşı” diye haykırmış da...

Yahu ne haykırması, ne slogan atması?.. Deniz urganı görünce gözleri büyümüş, feleği şaşmış, zavallının paçalarından sekiz okka dışkı akıyor... 

Bu vaziyetteki bir insana slogan yakıştırmak ne büyük vicdansızlık?

**
Ümraniye’de beş işçi sözde “işçi-köylü iktidarı” için savaşan devrimci militanlar tarafından “halk mahkemesi”nde yargılandılar, vahşice işkencelere uğradıktan sonra katledildiler. “Ümraniye İçinde Vurdular Bizi” romanımla bu olayı hafızalara nakşetmek istedim. 

Ümraniye olayı o yıllardaki devrimci hareketin hem ideolojik, hem insani ayıbı idi. Çünkü hallk mahkemelerinde yargılananlar  ne köy ağası idi ne de burjuva... Ama bu olayı bir romana konu etmeme rağmen “Ümraniye İçinde Vurdular Bizi” yazılış tarihinin üstünden 33 yıl geçmesine rağmen iki baskıda sadece altı bin satabildi. 

Çünkü ülkücü hareketin hafızasında Ümraniye şehitleri yoktu. Çünkü ülkücüler ülkücülükten uzaklaşmış tın tın partici olmuşlardı. 
Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada Oktay Vural “ Ne bu, üçbin şehit edebiyatı kardeşim? Bıktık ya, çıkın oradan artık!” diyebiliyor ve hiç tepki  almıyordu.

***
Cevdet Karakaş, ailesi Almanya’da olan bir işçi çocuğu idi. Yazın ailesi ile birlikte Elazığ’a gelmişti. Yüreğinde binlerce ülkücü şehidin acısı vardı. Bu acıyla o da silaha sarıldı ve bir avukatı vurdu. Kaçarken iki asker tarafından kıstırıldı. Askerlere ateş açsa kurtulacaktı ve ertesi gün de Almanya yolunu tutacaktı. “Ben Mehmetçiğime kurşun atamam” dedi ve teslim oldu. 

Duruşmalarında onu savunan avukatı bile olmadı. Cevdet’im idam sehpasına çıktığında son arzusu olarak Türk Bayrağını istedi. Üç kere öpüp alnına koydu:

- “Affet beni al bayrağım!” dedi ağlayarak. “Seni istediğin yerde dalgalandıramadım.”

Ve vakur bir edayla sehpaya yürüyüp kelime-i şehadet getirdi. 

Deniz gibi Cevdet’in paçalarından dışkı akmıyordu. Çünkü Allah’a doğru yürüdüğü inancındaydı.

Deniz Gezmiş şehir efsaneleri ile şişirildi. 
Cevdet Karakaş ise unutulma sürecinin son dönemecinde bizlere şöyle seslenmektedir:

“Sılada sılasız kaldım.
Suyum garip, aşım garip!
Ben kendime gurbet oldum, 
İçim garip, dışım garip!

Koştum hakikat ardına
Yandım ayrılık derdine
Git bak ölüler yurduna

Kabrim garip, taşım garip!”
 
 
 
 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500