BAZI ÖĞRETMENLERİMİZE GÖRE BENİM RUH HASTALIĞIM

Hiç unutmadığım, unutamadığım hatıralarımdan biridir; İstanbul'da bir öğretmenler gününde, Fırat Kültür Merkezi'ne, konuşmacı olarak davetliydim. Kürsüye çıktığımda gördüm ki salon, duvar diplerine kadar doludur. O öğretmenler gününde Türkçe üzerinde durdum. Orada anlattım ki, bizim anadilimiz Türkçedir, Biz evlerimizde Türkçe konuşuruz. Yedi yaşımızda okumaya başlarız. Sekiz yıl da ilk eğitimde ders görürüz, etti on beş yıl. Dört yıl da liselerimizde Türkçe okur yazarız, etti on dokuz yıl. On dokuz yıl, Türkçe okuyup yazan, düşünüp konuşan çocuklarımız, üniversite eğitimine başladıkları zaman görürüz ki, sevgili çocuklarımız on dokuz yıl Türkçe okuyup yazdıkları halde hocalarının ders kitaplarını okuyup anlayamıyorlar.

Bazı fakültelerimizde çocuklarımıza yeniden Türkçe dersleri veririz. Biliyor musunuz bu, dünyanın en ayıp, en korkunç, en dehşetli durumlarından biridir. Çünkü on dokuz yıl Türkçe konuşan, Türkçe eğitim gören çocuklarımız, üniversite sıralarına geldikleri oturdukları zaman, hocalarının ders kitaplarını, rahatlıkla okuyup anlayabilmelidirler. Görüyoruz ki çocuklarımız bu konuda çok büyük bir sıkıntı içindedir. Kendilerine yeni baştan Türkçe dersi veriyoruz. Demek ki ortada müthiş bir netice var. Bence Türkiye’mizin ona davalarının başında Türkçe eğitimi geliyor. Dikkatinizi çekmek istiyorum, geçen yıl İngiltere’deydim. Orada bir gemi kaptanıyla sohbetimiz oldu. Ona sordum, dedim ki:   Shakespeare, dört yüz yıl önce yaşayan ediplerinizden biri. Bugünkü nesilleriniz Shakespeare’i okuyup anlıyorlar mı?

Kaptanın bana verdiği cevap, kelimesi kelimesine şöyledir: “İngiltere’de Shakespeare’i okuyup anlamayan hiç kimseye aydın nazarıyla bakılmaz”

Şimdi sevgili öğretmenler üzerinde büyük bir dikkatle durulacak çok önemli bir konu var. İngiliz eğitim sistemi, dört yüz yıl önce ölen bir edibini, rahatlıkla okuyup anlayabilecek nesiller yetiştiriyor. Bizde ise kırk yıl önce ölen bir hikâyecimizin, bir roman yazarlarımızın eserleri, yeni baştan sadeleştiriliyor. Çünkü çocuklarımız kırk yıl önceki Türkçeyi anlamakta zorluk çekiyorlar. Bu neden böyle? Bu hal bizi m eğitim sistemimizdeki bir bozukluğu, ortaya çıkarıyor. Aklınızda kalmasını çok istiyorum. İngiltere’de sekiz yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitapları 71 bin kelime ile yazılıyor. Bu rakam Japonya’da 40 bin, İtalya’da 32 bin, Türkiye’mizde ise 6 bin civarındadır. Bizim çocuklarımız da bu 6 bin kelimenin yüzde onuyla düşünüp konuşmaktadır. Dünyanın her yerinde insanlar kelimelerle düşünmekte, kelimelerle konuşmakta, yazmaktadır.  600 Kelimelik bir dil kurallar çerçevesi içerisine sıkışıp kalan çocuklarımız, elbette Batının çok gerilerinde kalırlar ve elbette kırk yıl önce ölen bir hikâye yazarımızı okuyup anlayamazlar.

Ayan Beyan görülüyor ki biz bu eğitim sistemimizle, BİLMEKTEN KORKAN nesiller yetiştiriyoruz.  Bu düşmanlarımızın üzerimizde uygulayacağı bir eğitim sistemidir ve sonu büyük sıkıntılarla kapalıdır. Kitabımız Kuran’da bir ayet-i kelime var. Cenabı Hak buyuruyor ki; “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu”?

Mehmet Akif Ersoy bu ayeti ele alarak altına şunları yazmış:

Olmaz ya! Tabi! Biri insan, biri hayvan

Öyleyse cehalet denilen yüz karasından

Kurtulmaya azim etmeli baştan başa millet!..

Mehmet Akif, bilmeyenleri dilimizin zenginliğinden uzak yaşayanları, hayvanlara benzetiyor.

Meşhur Fransız yazarlarından H. Balzac; “Millet, edebiyatı olan bir topluluktur” diyor çünkü edebiyatın ana malzemesi dildir. Dil, olmazsa millet olmaz. Dil olmazsa din de olmaz. Bizden önce Anadolu topraklarında yaşayan Etiler, Asurlular, Hititler, Akatlar gibi milletler buharlaşıp havaya uçmadılar.  Dillerini kaybettikleri için başka milletlerle aynı dili konuşup onlarla bir oldular.   O bakımdan sizler okullarımızda çocuklarımıza önce Türkçemizi zenginlikleriyle öğreteceksiniz. Biz büyük imparatorluklar kuran bir milletiz. Bizim dilimiz aynı zamanda bir büyük imparatorluk dilidir. İmparatorluk dili konuşan nesiller yetiştirdiniz mi, çocuklarımıza üniversitelerimizde yeniden Türkçe dersini vermek zarureti de olmayacaktır. Nesiller birbirini okuyarak, anlayarak yetiştireceklerdir, dedim ve 2 saat kadar süren sohbetimizin bir başka örnek vererek bitirdim.

Dedim ki, ben de Sivas lisesinde bir sene felsefe, sosyoloji, mantık derslerine girdim.  Sizler, milletin bakanlığımızın hazırladığı müfredat programı içinde çocuklarımıza solucanın sindirim sistemini, terliksi hayvanın hareket tarzını öğretiyorsunuz. Bunlar çok mühim konulardır. Solucanların sindirim sistemlerini, terliksi hayvanların hareket tarzlarını bilmeyen çocuklarımız ileride vatanımıza milletimize faydalı olamazlar. Öğretin ama sevgili öğretmenler doğu ve batı dünyasına mensup irili ufaklı milletler 1000 yıldan beri bizi bu topraklar üzerinde yaşatmak istemiyorlar. Üzerimizde türlü düşmanlıkları da var. Yani büyük devletlerin Türkiye üzerindeki emellerinden de çocuklarınıza bahsedin. Yüksek tahsile giren çocuklarımız bu günümüzü ve yarınımızı ilgilendiren çok önemli konulardan da haberdar olsunlar, dedim. Sahneden inerken 15-20 öğretmen,  karşıma dikildiler. Bana dediler ki, “Sizi dikkatle dinledik, gördük ki siz tam bir hasta ruhla konuşuyorsunuz. Yapmayın efendim, bu hasta ruhunuzu sizi dinleyenlere de bulaştırmayın”

 - Benim ne gibi hasta bir ruhla konuştuğumu açıklar mısınız? Sizi bu düşünceye götüren görüşlerim nelerdir?

- Efendim, siz diyorsunuz ki; doğu ve batı dünyası, biz Anadolu Toprakları üzerinde yaşatmak istemiyor. Bizi bu topraklardan sürüp çıkartmak istiyorlar.

- Evet aynen böyle düşünüyorlar ve böyle söylüyorum.

-  Efendim, işte bu tam bir hasta ruhun ifadesidir. Doğu ve batı dünyası bizi neden bu topraklarda sürüp çıkarmak istesin? Adamların kendilerine has sorunları var.  Bizim de bize has sorunlarımız olmakta. Lütfen böyle konuşmayın, bu hasta ruhunuzu sizi dinleyenlere de bulaştırmayın.

Şimdi sizden bir husus öğrenmek istiyorum lütfen söyler misiniz bana, Osmanlı İmparatorluğu en çok kaç km üzerinde hükümdar oldu? Görüyorum ki bu soruma hiçbirine cevap veremiyorsunuz. Ben söyleyeyim sizlere… Osmanlı imparatorluğu 1595 yılında üçüncü Murat zamanlarında 23.338.600 km² üzerinde bir devletti. Şimdi kaç km üzerindeyiz?

-780.000 km.

- Doğru bildiğiniz. Peki ne oldu da Türkiye 23.000.000 km² den 780.000 km²'ye düştü? Soyumuz bugünkü topraklardan, 30 misli geniş toprakları çuvallara doldurup denizlere mi döktü? Ne oldu? Cevap veremiyorsunuz, çünkü bilmiyorsunuz. Çünkü okuyup öğrenmemişsiniz. Bakın elimde “TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA PLANLARI” isimli bir kitap var. 192 sayfalık bu kitap Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmış. Fiyatı 5 TL, lütfen alın ve okuyun. Göreceksiniz ki Djuvara  isimli Romen devlet adamı diplomat, ciddi bir araştırma yapmış. Görmüş ki doğu ve batı devletleri, 1071 Malazgirt savaşından sonra kendi aralarında Osmanlı İmparatorluğunu bölmek, parçalamak için tam 100 plan hazırlamışlar. Bizi önce Viyana önlerinden Balkanlara, oradan da Anadolu’ya sürmüşler. Şimdi de Anadolu üzerinde bölme parçalama planları var.  Djuvara, bu çalışmasını Fransa'da bugün Sorbon Üniversitesi’nde tarih kürsüsünde açıklamış. Sorbon Üniversitesi, Djuvara’ya Tarih Doktoru ünvanını vermiş. Eser önce Paris'te, sonra bizde basılmış. Bu eseri dikkate alarak açıklamalarda bulundum. Siz nasıl öğretmensiniz? Okumadan, bilmeden, gençlerimizi nasıl yetiştireceksiniz? Asıl ruh hastası sizsiniz! Bu cehaletinizden de gafletinizden de sizin adınıza ben utanç duyuyorum. Yazıklar olsun size!

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1553/bazi-ogretmenlerimize-gore-benim-ruh-hastaligim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar