TÜRK FUTBOLU KAYBETTİ
Doç. Dr. Erol Yılmaz

TÜRK FUTBOLU KAYBETTİ

Dün akşam, Süper Lig’de oynayan “büyük” takımlardan birinin sahasında, iki “büyük” takımın maçı vardı. “Derbi” namlı maçlardan biri.

Bir vakitler, bilhassa ülkemizde oynanan futbola, ilgili faktörlere, oluşumlara ve genelde sektöre bakarak, o meşhur “futbol sadece futbol değildir” sözüne atfen, “futbol aslında futbol değildir” diye yazmıştım. Dünkü maça baktığımda, doğru yerde durduğumu -üzülerek- bir kez daha gördüm.

Zira hatırladığım yakın tarih içerisinde, futbol adlı sektörde (‘oyun’da veya ‘spor türü’nde demediğime dikkat isterim) söz sahibi olan ülkelerin liglerinde böylesine “kızarmış”, “kızarabilecek” kadar futbolun dışına çıkmış bir maç izlediğimi hatırlamıyorum. Spor literatürüne düşmüş bir yazı okuduğumu da…

Fakat bizim için dün gece ne yazık ki, ilk bile değildi. Neler gördük, neler izledik bu duruma ilişkin olarak. Kırmızı kartların havalarda uçuştuğu, sonrasında hakemlerin düdüklerini astığı…   

…..

Önemli bir ara not…

Hiçbir şekilde ve asla gerekmediğini düşünsem de, yazının özüne odaklanmak yerine, yazarının tuttuğu takımı merak edenler için belirteyim ki, “galip gelen” takımın taraftarıdır, “kırmızı akşam”a dair okumakta olduğunuz şu satırların fakir yazarı. Umarım, daha sakin okunmasına fayda sağlar bu önbilgi, işbu kırgın yazıyı.

…..

Peşinen söyleyeyim… Futbol tarihimize “kırmızı damgalı” olarak geçecek olan maçta usûl esasın önüne geçtiği için, futbol tekniği açısından bir değerlendirme yapmaya niyetli değilim. Zira bu anlamda ne söylense boş, ne söylense sahaya yansıyan görüntüleri açıklamaz, açıklayamaz.

Dün akşam futbolun saha içi yönetimi yani oyunun genel idaresi adına üzüldüm, utandım. Neden mi? Sadece birkaç örnek yeter derdimi anlatmaya, anlamak isteyenin de anlamasına…

Dünkü maçta Negredo’nun attığı golün ofsayt ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bilindik ifadeyle söylenecek olursa, “buz gibi gol”dü.

Ceza sahası içinde, topuğuna basmak şeklinde Tosun Paşa’ya yapılan hareket, yüzde yüz sarı kart ve penaltıyla cezalandırılmalıydı. “Maçın idarecisi”, diğer takıma verdiği iki penaltıdaki kesin isabeti, bu pozisyonda da kararlılıkla gösterebilmeliydi.

Orta sahadaki bir mücadelede oyunculardan birinin diğerine attığı dirsek en azından sarı kartı hak ediyordu.

İkinci sarı karttan mamûl kırmızı kartla oyundan atılan “Q7” namlı (takımına hiçbir zaman yakıştırmadığım) oyuncu ilk sarı kartta “kırmızı” ile cezalandırılıp kenara gönderilmeliydi. Diğer bir ifadeyle, maçı “idare eden” kişi, yüzde yüz doğru bir kararla, Köybaşı’na ilk hamlede kırmızı kart gösterdiği gibi, Q7’ye de ilk anda kırmızı ışığı yakıp hızla soyunma odasına gönderebilmeliydi. Kim bilir belki oyun, sonrasında daha sakin devam edebilirdi.

Ve daha neler, neler…

Kenar yönetimi

Ülke futbolunun bugünü ve geleceği adına umudumu diri tutmama sebep olan karakterin küfürler içinde çözülüşünü gördüğüm için kahroldum. Büyük bir saygı duyduğum için daha fazla açıklamaya girmeksizin, üzüntümü ifade adına şu kadarını söylememe izin veriniz; “O beyefendi hocaya, o öfke ve o sözler hiç yakışmadı”.

Kulüp yönetimleri…

Maç haftası, maç önü ve maç sonu yapılan açıklamaları dinleyince ve okuyunca kim ne hissediyor bilemiyorum fakat ben üzüntüden ve öfkeden kızardığımı hissettim, hissediyorum.

Anlaşılan bu dilden ve gerilimden besleniyor bu familya.

Kimlerin ne söylediği bence önemli değil? Futbol oyununa verilen toplam zarara bakıyorum âcizane. Kendi ligimizden öteye geçememe hastalığımızın oluşumuna sebep olan cârî yönetim anlayışlarına ve kimi yönetim kadrolarına… Kendi takımlarının yönetimlerini aklamaktan ve rakip takım yönetimlerini yermekten haz alanların yolu açık olsun!

Taraftar mı?

Sosyal medya kaynıyor. Moda deyimle, “yıkılıyor”. Hakaretler, yakası açılmamış galiz ifadeler, hatta küfürler havada uçuşuyor. Tanıdık tanımadık demeksizin, eş-dost, arkadaşlar, dahası akrabalar kardeşler arasında.

Ve fakat yine, bir kez daha söylüyorum ki, futbol denkleminin yaşananlar bağlamındaki en masum bileşeni onlar.

İstisnalar dışında, belki elindeki son parayı, okul harçlığını, pazar parasını vererek bilet alıp takımının maçını izlemekten başka muradı olmayan zavallı, talihsiz insanlar. Bu güzel niyetlerine rağmen; hakem, kulüp yönetimi, teknik direktör ve futbolcu dörtlüsünün işbirliğinde “kızartılan” bir akşamdan ellerinde (galip takımın taraftarı bile olsa) hüzün, öfke ve nefret duygularından başkaca bir şey kalmayanlar.

Dün gecenin bence belki tek güzel yanı, rakip takımın seyircilerini o stadyumda görmüş olmaktı. Devamlı olmasını diliyor ve bunun için dua ediyor olsam da, dün yaşananlara baktığımda “çok zor” demekten kendimi alamıyorum. Maalesef ve maateessüf…

Ülkemiz, insanımız ve futbolumuz noktasında yüzümüzü kızartan “kırmızı akşam”, doksan dakika futbol topunun peşinde koşan (ve maç boyu oyuncu sayıları azalan) iki takımdan birinin 2-1 üstünlüğü ile sona erdi.

Türk futbolunun lokomotifi olan iki güzide takımın oyuncuları, bir oyunu daha “11 – 11” bitirmeyi beceremedi. Bunda kimin ne kadar rolü olursa olsun, kötü niyetliler iyi niyetlilere bir kez daha galebe çaldı.

Varsın, galip takımın oyuncuları ve taraftarları bu sonuca bakarak “tabelaya bakalım, göbek atalım” diyedursun, dün akşam yine ve bir kez daha Türk futbolu kaybetti. 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500