KALKAN TEOG’UN AKLA GETİRDİKLERİ
Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen

KALKAN TEOG’UN AKLA GETİRDİKLERİ

 

 

Beynimizde ilahi olarak kodlanmış, otomatik hareketlerin dışında kalan, eğitilmeye muhtaç öyle bir alan mevcut ki bu alana zihin diyoruz.

Zihin o kadar büyük bir boşluk ki, metodik bir şekilde doldurmak kaydıyla, ömür boyu bilgi yüklesek yine doldurmamız mümkün olmayacaktır.

İnsanı ömür boyu idare edecek, günümüz insanına hatta gelecek çağların insanlarına bile faydalı olacak bilgilerin üretilebilmesi ve yeni sentezlerin ortaya çıkabilmesi için…

Zihnin usta eller tarafından, metodik bir şekilde eğitilmesi ve zihin boşluğunun faydalı bilgilerle doldurulması; bu büyük açlığın zamanında ve yeterince doyurulması gerekmektedir.

Zihin zamanında gerekli bilgilerle doldurulmayacak olursa; çevrenin etkisiyle dolacak ve genellikle abuk sabuk şeyler zihni işgal edecektir.

Böyle bir zihin ya hiç üretici olamayacak veya yeterli üretimde bulunamayacaktır.

Nasıl ki bir tarlayı ayrık otları doldurduğunda o tarladan ürün alınamazsa; faydasız bilgilerin doldurduğu zihinden de faydalı üretim beklemek hayal olacaktır.

Zihni eğitimde birkaç temel unsur karşımıza çıkmaktadır:

- Eğitimin süresi

- Eğitimin yeri

- Eğitimin gerçekliği

- Eğitimin yeterliliği

Anadolu insanı "ağaç yaşken eğilir" sözüyle eğitimin çocukluk ve gençlik döneminde olması gerektiğini…

Kâinatın Efendisi "beşikten mezara kadar ilim talep ediniz" diyerek, eğitimin süresini belirlemiştir.

Bilindiği gibi gerek günün zaruretlerinden, gerekse bir amaca yönelik olarak eğitim çok küçük yaşlarda başlatılmakta; kreş, anaokulu, hazırlık sınıfı ve aile ortamı olarak ifade edebileceğimiz farklı mekânlarda 2-6 yaş arasındaki çocuklara verilmektedir.

Çocuğun gerçek velisi olan anne-babanın aile ortamında çocuğunu yetiştirmesine müdahale edilmeyeceğine göre; aile ortamı dışında çocuk eğitiminin yapıldığı mekânlardaki eğiticilerin, hangi testlerden geçerek oralarda görev aldıklarının cevabını bulmak mümkün değildir.

Öyle ki çocuk gibi muazzam bir varlık, hiç bir deneyimi olmayan acemi ve diplomalı ellere teslim edilebilmektedir.

Bu da eğitimin tekdüze ve esas olarak devlet tarafından yürütülmesinden ve yönlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. İletişimin son derece geliştiği bilgi çağında, eğitimi dar kalıplar içine hapsetmek, aklın alacağı bir şey değildir.

Çok farklı insanlara tek düze verilen eğitimle, potansiyeller çarçur edilerek bir milletin geleceği köreltilmektedir.

Bu bakımdan küçük yaşlardan başlayarak eğitimin mutlaka çeşitlendirilmesi gerekir.

Bu yapılmazsa, dünya çapında ilim, fikir, sanat ve siyaset adamı yetiştiremeyeceğimiz için; insanlığa katkısı olacak hiç bir buluşun, düşüncenin, sanat eserinin ve siyasi görüşün de sahibi olmamız mümkün değildir.

Dolayısıyla bu aziz milletin evlatları her konuda dışa bağımlı ve dış etkilerin yönlendirmesinde, taklit etme konumunun dışında şahsiyetli hiçbir davranışın sahibi olmaksızın ömür tüketmeye ve önde giden ülkelerin izini sürmeye mecbur olacaktır.

Türk toplumunu, gelişmiş ülkeler toplumlarının seviyesine çıkarmak, hatta onların önüne geçirmek istiyorsak, her şeyden önce eğitimi tekdüzelikten ve ortanın altındaki bir standartlık seviyesinden kurtarmak zorundayız.

Bu amaçla eğitim, başlangıç, süre, muhteva ve mekân bakımından mutlaka çeşitlendirilmelidir.

İstekler, kabiliyetler, kapasiteler ve ruhi olarak birbirlerinden farklı bireyleri aynı seviyede, aynı sürede, aynı mekânda eğitime tabi tutmak; yarış atları ile sütçü beygirlerini birlikte eğiterek aynı şeritte yarıştırmaya ve aynı anda ipi göğüslemelerini sağlamaya çalışmak kadar abes bir davranıştır. Cins yarış atlarının sütçü beygirlerine ayak uydurabilmek için çektikleri sıkıntıyı düşünün bir kere...

Bir de sürekli düşünen, arayış içinde olan, iyilik ve güzelliklere bir an önce kavuşmak arzusuyla tutuşan çocukları hayalinizde canlandırın...

Önleri kesilen, arzuları ve istekleri sürekli dizginlenen; kendilerinden daha düşük kapasiteli çocuklara uyabilmek için hızı kesilen çocukların sıkıntısını, ızdırabını, iç bunalımını tahayyül edebiliyor musunuz?

Veya kendinden daha hızlı düşünen, hızlı kavrayan çocuklara yetişmek için zorlanan ve terleyen çocukların durumunu ve onların iç bunalımını ölçebiliyor musunuz?

Nereden bakılırsa bakılsın; nasıl ve hangi ölçülerle değerlendirilirse değerlendirilsin:

Eğitim sistemimiz, insanımızı bunaltan, özel gayretler dışında hedefe götürmeyen, başı sonu belirsiz yumak görünümündedir.

Söyler misiniz, yapılan uzun süreli bir eğitim sonunda alınan belge/ belgeler, insanımızın kendi ayakları üzerinde durmasına gerçekten yetiyor mu?

Bu belgeyle, gerçekten kendisine ihtiyaç duyulan bir yerde iş bulup, ülkeye faydalı olabiliyor mu?

Birikimi ve becerisi bu belgeyle kanıtlanmış olan insanımızın varlığı kazanç, yokluğu kayıp olarak dikkate alınabiliyor mu?

Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.

Sonuç olarak şunu açıkça görebiliyoruz:

Genelde, uzun ve yorucu bir eğitim sonucu elde edilen bilgiler ve belgelerle, torpil olmadan büyük patron devlette iş bulmamız mümkün değildir.

Çünkü bulunan işte, devletin bize veya başkasına ihtiyacı yoktur.

Genelde, bizim varlığımız kazanç, yokluğumuz kayıp değildir. Esas olarak verdiğimiz veya ürettiğimiz hizmet, hiç bir şekilde aldığımızın karşılığı olmamaktadır.

Çünkü büyük patron devlette çalışan insanımızın büyük çoğunluğu, aldığının üstünde bir artı değeri, hizmet olarak, devlete iade edememektedir.

Bu bakımdan eğitim sistemimizi, süre, muhteva, metot ve mekân yönünden gözden geçirmemiz; ülkemizi ileri götürecek şekilde, insanımızı bilgi ve becerilerle donatmamız gerekir.

Bu yapılmazsa, çok sayıda yetişen sıradan insanlarla, ülkeler arası bir başarının altında kendi insanımızın imzasını görmemiz mümkün olmayacaktır.

Bunun doğal sonucu olarak, ithal ürünlerle yaşamaya devam edecek; uluslararası platformda kısık sesli, milli kimliğinden uzak, bir başka asrı beklemekten başka yapacak işimiz kalmayacaktır. 

 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500