BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
Selim Gürbüzer

BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA

                                                          

            Bereketzade İsmail Hakkı Bey şöyle der: “zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ.”            İşte Nasreddin Hocanın siluetini ortaya koyan tasvir bu cümlede gizli. Gerçekten de zahiren baktığımızda bizi güldüren şahsiyet batını  (içte) olanak baktığımızda da bizi düşündüren deha şahsiyet olarak karşımıza çıkmakta. Derken güldürürken düşündürmek bize has bir kültür kodu olarak kayıtlara geçer de.

            Ancak şu da var ki kültür kodlarımız ve kültür dehalarımız bizim sınırlarımızın dışında ki coğrafyalarda daha çok yankı bulmakta.  Nitekim UNESCO’nun 1991 yılını Yunus Emre, 1996 yılını Nasreddin Hoca,  2007 yılını da Mevlana yılı ilan etmesi bunun bariz göstergeleridir. Bu demektir ki,  kültür mimarlarımız dünya çapında evrensel nitelik kazanabiliyor.  Tabii ki kültür mimarlarımızın evrensel nitelik kazanmasında gocunmayız,  ama kimi ülkelerin evrensellik kılıfı altında kendi zimmetlerine geçirme eğilimine girdikleri de bir vaka.  Nasıl mı?  Mesela Yunanlılar hala bugün olmuş Nasreddin Hocayı kendi kültür dairesi içerisinde gösterme çabasından vazgeçmiş değillerdir.

          Peki, bu arada biz ne yapıyoruz? Maalesef biz ise tüm bu olup bitenlere seyirci kalmakla işi geçiştiriyoruz. Oysa biz vurdumduymaz oldukça Yunanlılar Karagöz oyunlarımıza da çengel atıp sanki kendi halk sanat ürünüymüş gibi sergileme işgüzarlığında bulunabiliyor. Madem öyle artık bu vurdumduymazlığa son vermek lazım gelir. Ama nasıl? Yapılacak olan iş gayet basit, bikere başta Kültür Bakanlığı olmak üzere diğer yakından uzaktan kültür alanıyla alakalı tüm sivil ve kamu kuruluşlarını harekete geçirmekle elbet.  Daha da yetmedi yediden yetmişe hemen herkesi bu hususta duyarlı hale getirecek ortamı hazırlamalı ki; kültürel dehalarımız evrensellik yaftası altında tek tek elimizden çıkıp başka ülkelerin tekeline geçmesin. Bakın bir Yunanlı Tarih Profesörü ne diyor: “Yunanlılar Ezop ve Diyojen’den sonra yeniçağlarda böyle bir tip üretemeyeceklerini bildiklerinden Hoca’ya sahip çıkıyor.”  İşte bu ifade meramımızı anlatacak türden ifadedir. Aynı zamanda bu ifade bir gerçeği itirafıdır. Tüm cümle âlem şunu iyi bilsin ki Nasreddin Hoca bu coğrafyanın bağrından çıkmış ve Latif Hikemiyât-ı lisanıyla milli kültürümüzün dışa açılan gülen yüzüdür. Siz siz olun bu dışa açılan gülen yüz dehamıza farklı misyonlar biçerek sahiplenmeye kalkışmayın. Zira sahiplenmeye kalkıştığınızda abesle iştigal durum olacaktır. Her ne kadar Latif Hikemiyât-ı lisanıyla ağzından dökülen her bir nükte ve her bir fıkranın muhatabı tüm insanlığı kapsasa da olsa da, bu demek değildir ki kimi ülkelere sahiplenmek hakkı versin. O gerçek çehresiyle yerellikten evrenselliğe uzanan çizgide yediden yetmişe hemen herkesin istifade edeceği zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ Hocamızdır

          Evet, istifade etmek başka bir şey sahiplenmek başka bir şeydir. Dolayısıyla bizim açımızdan Nasreddin Hocayı tüm dünyaya açılan penceremiz olarak addederken,  bilhassa batı açısından da sahiplenmemek kaydıyla solmuş soğuk yüzlerini güldürecek zahiri hande- feza olarak addederiz. Hakeza Yunus Emre ve Mevlana’mızı da tüm insanlığın sevgi susuzluğunu giderecek sevgi iksiri olarak addederiz. Kelimenin tam anlamıyla hangi ülke olursa olsun sonuna kadar kültür dehalarımızdan istifade edebildikleri kadar istifade etmelerine ‘evet’ derken, sahiplenmeye kalkışıldığında ise buna asla rızamız olamaz, bu yüzden ‘hayır’ deriz. Zira sahiplik hakkı bizimdir.  Hatta bu öyle bir sahiplenmedir ki; Anadolu’nun birçok yerinde  ‘Bizim Yunus’ diye sahiplenişinde olduğu gibi bir sahiplenmedir bu. Zaten sahip çıktıkça da tüm kültür dehalarımız kıyamete dek gönüllerde taht kurmaya devam edecektir, bu böyle biline.

            Aslında Hocanın etki gücü kendisinde değil, asıl etki gücü güldürürken düşündürmesidir.  İşte nüktelerinde ki etki gücü UNESCO’yu da o kadar derinden etkilemiş olduğu net açık ki, 1996 yılı Nasreddin Hoca yılı olarak ilan edilir de. Ne diyelim küresel ölçekte etkin olmak böyle bir şeydir. Elbette ki böylesi küresel boyutta bir etkilenmeyle kültürel dehalarımızın tanıtılmasından gocunmayız.  Bilakis UNESCO aracılığıyla yapılan tüm tanıtım faaliyetlerinin tüm insanlığın istifade edeceği bir fırsat ortam olarak görür, seviniriz de. Biz sadece gocunsak gocunsak, kültürel dehalarımıza farklı anlamlar yüklenerek yalan yanlış tanıtımlarla değişik mecralara çekilmesinden gocunuruz,  bunun dışında değişik etkinliklerle yâd edilmesinden asla gocunmayız. Hem niye gocunalım ki,  bikere bu tür tanıtım faaliyetleriyle tüm insanlık kültürel dehamızdan haberdar olduğu gibi uzun zamandır gülmeye hasret kalmış tüm insanlığın bu sayede solmuş yüzü gülümsemiş oluyor da.

          Hadi solmuş yüzleri anladıkta, peki kendi iç çekişmemize ne demeli? Durduk yere tartışmanın fitlini ateşleyip Hocanın Akşehirli mi, yoksa Sivrihisarlı mı tartışmaları üzerinde zaman harcamaya ne gerek var ki. Aslında görünürde yaşadığımız bu sahipleniş yarışı kesretten vahdetin ta kendisi bir yarıştan başka bir şey değildir.   Yani çokluk içinde birlik sahipleniştir bu. Dolayısıyla asıl üzerinde kafa yorup zaman harcamamız gereken husus Hocanın Romanya’dan Çin’e uzanan hat üzerinde pek çok ülkede sanki kendi kahramanlarıymış gibi sahiplenmeye kalkışmalarına önlem almak olmalıdır.  Hele birde buna Yunanistan’ın işgüzarlığını da hesaba kattığımızda,  gerçekten meseleye ciddi bir şekilde el atılması gerektiği bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmakta. Düşünsenize böylesi bir dehamız Azerbaycan’da Molla Nasreddin, Kazakistan’da Koja Nasreddin, Özbekistan’da Nasreddin Efendi olarak bilinip yâd edilmesine rağmen,  kimi ülkeler Hocamızdan istifade etmek yerine sahip çıkma cüreti gösterilebiliyor. Her neyse onlar Hocamızı bizden koparmaya çalışa dursun,  asıl bize düşen vazife bu tür girişimlere pabuç bırakmamaktır.  Hiç kuşkusuz bu vazifeyle de yetinmek olmaz, üniversitelerimizde Nasreddin Hocaya adına kürsüler kurup akademik olarak da yâd etmek gerekir. Unutmayalım ki; şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerimizle Nasreddin Hoca’mızın ancak; Sivrihisar Hortu köyü doğumlu, Babasının Abdullah, annesinin Sıdıka Hatun olduğunu,  yine babasının Hortu köyü imamı olduğu ve bu duyarlılıkla oğluna medrese eğitimi gördürdüğü, babasının ölümünün ardından  Hocanın köye dönüp imam olduğunu, kadılık yaptığını ve 1208-1284 yılları arasında yaşayıp Akşehir’de vefat ettiğini bilmekle sınırlıdır. Oysa bu sınırlı bilgilerin ötesinde daha akademik ve daha da geniş çerçevede bilgilere ihtiyaç var. Şayet Hocamızı sırf fıkra mantığıyla tanıtmaya çalışırsak, biliniz ki Hocamız kabrinde rahat uyuyamaz halde incitmiş oluruz. O halde böylesi kültür dehamızı sırf fıkra mantığı çerçevesinde anlatmakla değil o’na derinlik kazandıracak bilgilerle de yâd etmek gerekir.  Bunu yapmaya mecburuz da.  

           Şu da bir gerçek milli kültürümüzün sağlam temellere oturtulması kaydıyla ülkeler arası kültürel geçişlerden de korkmamalı. Yeter ki kültür emperyalizmi heveslileri haramilerce milli kültürümüzün temellerine kibrit suyu dökülmesine geçit verilmesin, bak o zaman sağdan soldan gelebilecek her türlü kültürel akış ve geçişler zarar vermeyip tam aksine ortaya kültürel zenginlik doğuracağı muhakkak. Şayet yok efendim bu geçişler toplumumuz üzerinde değer aşınması meydana getiriyor deniyorsa, bunun kabahatini geçişlerden ziyade iç ve dış kaynaklı kültür emperyalizmi heveslilerin tahribatlarda aramalı. Bakın, Yunanlılar dünyanın kültür hazinelerini topraklarına taşımışlar ama asla kültürel kimliklerinden taviz vermemişler, halen Yunan kimliği ile ayaktalar.  Bu demektir ki, Yunanlılar dışarıdan gelebilecek kültürlere kapalı kalmayaraktan da greko-latin kültürünü muhafaza edebiliyor. Öyle anlaşılıyor ki,  her ülke kendi kültürel dokusunu muhafaza etmek kaydıyla kültür alışverişinden etkilenmesi asla tehlike teşkil etmez. Asıl iç ve dıştan gelen kültür emperyalizmi heveslilerin yaptıkları kültürel tahribata karşı göz göre göre sessiz kalışımız tehlikedir.  Hele şöyle bir etrafımıza baktığımızda kültürel tahribatın nasıl zirve yaptığını pekâlâ görmek mümkün.  Pekte uzağa gitmeye gerek yoktur. İşte görüyorsunuz Nasreddin Hocayla ilgili ardı astarı olmayan ortalıkta bir sürü nükteler gırla gidiyor.  Maalesef kültürel varlıklarımız kültür emperyalizmi heveslilerin insafına terk edilerekten piyasa sektörü haline dönüşmüş durumda. Tabii şimdiye kadar kontrolsüz bir şekilde piyasada dolaşan bir sürü bilgilerin kaçı doğru, kaçı yanlış buna yönelik ciddi bir araştırma yapılıp ortaya doğru veriler konmadığı için bu durumlara düştük.  Dilin kemiği yok ya, her gelen bir şey söylemiş, söylediğini de üstelik Hocaya atfetmiş. Hadi diyelim ki söylentilerin tümünü doğru kabul edip külliyat haline getirdiğimizi varsaysak bile, böylesi bir Nasreddin Hoca tiplemesiyle hangi akademik formasyondan bahsedilebiliriz ki. Kaldı ki rivayet kaynaklı bilgilerin dünya ölçeğinde hiçbir geçerliliği de yoktur. O halde neydik edip tez elden akademik anlamda ortaya bir şeyler koymalı ki ortalıkta dolanan bilgi kirliliğinden kurtulmuş olalım.

               Evet, kültürel tahribata son vermek için bir an evvel akademisyenlerden oluşturulacak seçici bir heyet oluşturup Hocayı gerçek çehresiyle tanıtmak gerekir. Asla sözlü rivayetlerle bir yere varamayız. Hele ki aslı astarı olmayan sözlü rivayetler ortalıkta dolaştıkça bu durum Nasreddin Hocayı kitleler nezdinde bayağılaştırmaya yol açıp o’na karşı alay varı bakış ve cahil yaftası vurmayı beraberinde getirebiliyor. Dolayısıyla bu tür şeylerle Hocamızı bilerek veya bilmeyerek küçük düşürmeye hiç kimsenin lüksü ve hakkı yoktur, buna asla prim vermemeli. Bikere beyinlere şunu iyi işlemeli ki, Hocamız sıradan komedyen bir şahsiyet değil,   tam aksine medreseli zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ bir âlim dehamızdır. Nitekim Konya Akşehir’in kültürel varlıklar yönünden zengin bir yer olması o’nun medreseli âlim olduğunun en bariz göstergesidir.        

           Düşünsenize Hoca hakkında ortalıkta ulu orta birtakım yüzeysel değerlendirmeler yapıldığı içindir aramızdan bir bakıyorsun o’nun Arapların Cüha’sında olduğunu iddia edenler çıkabiliyor. Kimileri de bir bakıyorsun Latif dehamızın Timurlenk döneminde yaşaması hasebiyle fıkralarını ‘Timur’ adı altında sunabiliyor. Neyse ki 1980’lerde Afyon kitaplığında bir Mevlevi dervişinin Nasreddin Hoca adlı eseri piyasaya çıktıda bir nebze olsun Hocayla ilgili mesnetsiz bir takım söylentilerin önüne geçilebilmiştir. Tabii 80’lerle kalmamalı, Hocaya daha da yakışır akademik düzeyde çalışmaların yapıldığı yıllardan da söz etmeli.  Dikkat edin akademik yıllar diyoruz. Çünkü Nasreddin Hoca ile ilgili bu güne kadar yazılmış pek çok eser var, ama bu çalışmalar arasında tek akademik kayda değer nitelikte şimdilik Ümit Sinan Topçuoğlu’nun bir araştırma eseri göze çarpıyor. Topçuoğlu  ‘Nasreddin Hoca ve Latifeleri’ kitabını yayınlamakla bu hususta örnek oldu diyebiliriz de.  Malum aynı zamanda kendisi folklor araştırmacısı da. Her neyse akademik anlamda mutlaka bir yerden işe başlamak gerekir. Öyle ki Hoca’ya atfedilen nükteleri bir başlık altında, yine gerçeğe yakın nükteleri de ayrı bir başlık altında toplayarak işi koyulmalı. Sonrasında ise asıl kaynak teşkil edecek orijinal nükteleri de ayrı bir başlık ve külliyat altında toplayacak bir çalışma içerisine girmek gerekir. Yok, efendim bu zahmetli bir iştir dersek Hikmet-i Gülümse dehamızı gerçek kimliğinden uzaklaştırmış oluruz. Ki, kendisi medreseden yetişmiş bir âlimdir, dolayısıyla ilmi şahsiyetine gölge düşmemek için Nasreddin Hoca’ya yakışır bir portre ortaya koymak görevimiz olmalı.

           Ülkemizde ideolojik bakışın doruğa ulaştığı dönemlerde Hocaya sınıfsal yaftalamayla gömlek giydirilmeye çalışıldığını da göz önünde bulundurduğumuzda kültürel değerlerimize eskisinden daha da çok sahip çıkmamızı gerektiğini zorunlu kılıyor. Tabii bu sahip çıkış sadece Nasreddin Hocayla sınırlı kalmamalı,  İncili Çavuş ve diğerleri içinde geçerlidir.

             Ümit Sinan Topçuoğlu’nun çalışmalarından hareketle diyebiliriz ki; Hoca XIII. yüzyılda yaşamış bir medrese âlimidir. Hocanın bizatihi bir nüktesinde Kuduri kitabından bahsetmesi ve söz konusu kitabın Hanefi fıkıh kitabı olması hasebiyle o’nun ciddi âlim bir zat olduğunu ortaya koymaya yeter artar da.  Sadece o’nun diğer âlimlerden en belirgin farkı kendi nevi şahsına münhasır özgü nükteleriyle neşe saçan bilge zat olmasıdır. Hani birtakım insanlar için ‘ağzından bal akıyor’ derler ya, bu söz Hoca için söz konusu olduğunda daha da bir bambaşka anlam kazanıp sözün bittiği yerde hikmeti gülümseme başlar da.   Gerçektende ağzından bal akan bir âlimdir o.  Zaten nüktelerinin nesilden nesile devam etmesi bunu teyit ediyor.

               Malumunuz Hocayla alakalı rivayetlerin kökeni XVI. asra kadar dayanmakta.  Ancak XVI. asra dayanan bu ilk yazılı kaynaklara bakıldığında kayda değer türden sadece elli tane nükte göze çarpmakta. Dolayısıyla bu kayda değer nüktelerin haricinde söylenenlerin çoğu Hocaya atfen yakıştırma babından söylenen nükteler dersek yeridir. Yinede rivayetlerin çoğu yakıştırmada olsa bu durum Hoca adına üniversitelerde kürsü kurulmasına engel teşkil durum ortaya çıkarmamalıdır. Hele bir adına kürsüler kurulsun, bak o zaman yakıştırmanın yerini gerçek manda akademik metinlerin ağırlıklı kazanacağı ortamın doğacağı muhakkak. Böylece Hocanın şahsiyetine yakışır dev eserler birbiri ardına yayınlanıp hak ettiği şekilde kültür raflarımızda yer almış olacaktır.

             Her ne kadar Bereketzade İsmail Hakkı Bey kadar Nasreddin Hoca’nın şahsiyetini ortaya koyabilecek tasvir yeteneğimiz olmasa da o’nun güzel latifelerinden nice ibretlik dersler alabileceğimiz gün gibi aşikâr.

            Evet, Nasreddin Hoca zahiren sürekli halkın içinde gezip dolaşan avam insanmış gibi görünse de gerçekte yüreği hikmet dolu havas ehlinden bilge bir zattır. Bu bir anlamda halk içinde Hak olmak manasına, yani Şah-ı Nakşibend (k.s)’in deyişiyle: “zahirimiz halkla, batınımız Hak’la beraber olmanın ta kendisi bir davranış sergilemektir.  Hakeza bu manada Abdülhâlik-ı Gücdevânî (k.s)’nin bu meyanda zikrettiği ‘Halvet der encümen- kalabalıklar arasında da olsa gönlün Allah’la beraber olmak düsturu da öyledir. Üstelik Hoca tüm bu düsturları uygularken işin içine gülümsemeyi de ihmal etmeyerek halk içinde “zahiri hande feza (dışı insanı gülümsetir), batını hikmet nüma (içinde hikmet taşır)  Hak olmuştur. Besbelli ki o’nun Hikmet-i Gülümse deha olmasında Seyyid Mahmud Hayraniye bağlanmasının çok büyük etkisi söz konusu.  İşte bu etki sayesinde ömür boyu halktan uzaklaşmanın şöhrete yol açacağını ve şöhretinde afet doğuracağı bilinciyle hareket etmiştir hep. Bu demektir ki bu yolda dünyayı ihmal etmeksizin Allaha kul olabilmek esastır.  Nitekim  “Onlar ticaretle dahi meşgul olsalar Allah’ı zikretmek onları alıkoyamaz” ilahi beyanı bunun gerektirir zaten.

       Velhasıl; Nasreddin Hoca XIII. yüzyılda yaşamış görünürde bizden gibi görünüp gerçekte   “Zahiri hande-feza, batını hikmet-nüma” âlimdir.

      Vesselam. 

 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500