AHİ EVRAN VE AHİLİK

Eklenme Tarihi: 03.09.2017 16:27:02 - Güncellenme Tarihi: 29.01.2020 02:24:12

          Hiç kuşkusuz Allah Resulünün nübüvvet yönünü görüp de ticari yönünü görmemek olmaz. Malum, ticari yönü Hatice annemizin Peygamberimiz (s.a.v)?i genç yaşta ticari kervanın başına getirmesiyle başlar. Hele Allah Resulünün yolculuk boyunca gösterdiği o üstün performans bir rapor halinde kendisine sunulduğunda aralarında ki ticari bağ bir anda evliliğe dönüşecektir. Öyle ki ticarette yaşanan bereket evliliğe de yansıyıp İslam?ın doğuşunu ve yayılışını beraberinde getirir. Madem öyle, ticari kervanda neymiş,  kervan yolu da neymiş, han-kervansaray da neymiş deyip geçmeyelim. Şu bir gerçek; ?yol?, ?kervan?, ?han?  üçlüsü İslam medeniyeti oluşumuna kapı aralayıp  ?Üç Tuğ?  meşalesi olarak göz dolduracaktır. Ve bu ?Üç Tuğ?lar Türk fütuhatında tetikleyici rolde oynar. Şayet tarihten bugüne hala İpek Yolundan söz ediyorsak biliniz ki bunda büyük ölçüde ?Üç Tuğ? meşalemizle taçlanmış ?yol?, ?kervan?, ?han?  üçlüsüne borçluyuz. Nasıl mı? İşte Çin?den Türkiye?ye, Türkiye?den Berlin?e uzanacak hızlı tren projesi için 150 milyar doların göze alınmasıyla birlikte yeniden Tarihi İpek Yolunun gündeme oturması bunun en tipik göstergesidir.  İyi ki de Tarihi İpek Yolu dünden bugüne varda, bu sayede tarihi süreç içerisinde, önce göçebe dinamizmiyle Orta Asya bozkır ve steplerinden göç etmek suretiyle Anadolu?ya yerleşip vatan edinebildik, sonrasın da ise malum batıya yönelip üç kıtada Nizam-ı âlem için at koşturur hale geldik. Derken başlangıçtaki dinamik göçümüzle yerleşik vatan olurken,  nihayetimizde de âleme nizam verecek cihanşümul devlet oluverdik

            Peki, sadece İpek Yolu üzerinde at sırtında medeniyetten medeniyete ufuk turu eyleyen biz miydik,  hiç kuşkusuz diğer göçmen kabilelerinde gözü kulağı hep bu tarihi güzergâh üzerinde olmuştur. Böyle olması da gayet tabii bir durum.. Çünkü bu hat üzerinde kesişen tüm yollar ilk fırsatta büyük gelir kaynağı elde edebilecek potansiyele sahip kavşak noktalardır. Aynı zamanda yolların kesiştiği noktalarda kervan sahipleri konakladıkça buralarda hem hasbıhalleşme fırsatı yakalamaktalar hem de ticari tecrübelerine tecrübe katıp ilerisinde ahiliğin doğuşuna da vesile olurlar.

           Batıda ahilik yerine lonca sistemi vardır. Yani bizde ki gibi batıda toplumsal dayanışma örgütlenmesine dayalı bir model olmadığı içindir, ticari hayatları etik ve dini değerlerden uzak lonca örgütlenmesi üzerine şekillenmiştir. İster istemez bu durumda batıda vicdan cüzdan olmuştur hep.  Malumunuz batıda adalet ve hukuk gibi iki etik değerde öyledir, adeta yerlerde sürünmeye mahkûm edilmiş değerlerdir. Daha çok uygulamada görülen hak kuvvetlinin ilkesi baş tacı değerdir. Bizde ise ?hak haklınındır? anlayışı başat değerdir. Zira bizim adaletimizde ?Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste? hassasiyetinin yanı sıra  ?Tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten? anlayış esastır. İşte Ahi teşkilatı da bu vicdani hassasiyetin kurumsal göstergesi olarak aça aş, açığa bez vermek için vardır. Nitekim bu bilinç doğrultusunda Ahi teşkilatları ocağını tüttürmesini bilmiştir.  Gerçektende tarihi süreç içerisinde Ahilik iş, ekmek ve sosyal adaletin tesisi için var olmuştur. Zaten Ahi teşkilatı nedir diye sual edildiğinde, cevaben tek kelimeyle bu topraklarda manevi değerlerle yüklü iktisadi kurumsallaşmanın adıdır demek kâfidir.   

          XIII. yüzyıl Anadolu tarihine baktığımızda umutla umutsuzluğun iç içe olduğu bir devir olarak göze çarpar. Bilhassa bu yüzyılda Moğollarla Bizanslılar arasında geçen kıyasıya mücadele damga vuracaktır. İşte Anadolu etrafında cereyan eden bu kıyasıya mücadele içerisinde Anadolu insanı kimi zaman umut tazelerken, kimi zamanda umutsuzluğa düşecek hal vaziyet içerisine girer. Hele ki yaklaşan Moğol tehlikesi Anadolu coğrafyasında yaşayan topluluklar üzerinde adeta gel git (med-cezir)  manzarası hal vaziyet yaşatır.  Hiç kuşkusuz böylesi diken üstü bir hal vaziyet çerisinde yaşamayı hiç kimse arzu etmez elbet. Madem öyle,  diken üstü bu hal vaziyetten çıkmaya vesile olacak bir ruh hamlesi devreye girmeliydi, girer de. İşte o ruh hamlesini tahmin etmişsinizdir. Evet,  o beklenen hamle Horasan Erenlerinin bağrından çıkıp Anadolu?yu mesken tutmuş Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran gibi gönül Sultanlarının elinde açacak olan bir demet gül hamledir. Nitekim her bir Gönül Sultanının Anadolu kiliminin ucundan tutmasıyla birlikte Anadolu?da umutlar yeniden yeşerip tazelenir de. Derken Orta Asya kaynaklı Aki?lik Gönül Sultanlarının elinde bir dönüşüm yaşayarak Ahilik sahne alır da.  Sadece Akilik mi dönüşüm yaşar,  elbetti ki buna musiki ve sanat dünyası da dâhildir.  Böylece Anadolu?da her şey mamur hale gelir de.

       Ahiliğin ilk maya tutması Abbasi Halifesi Nasır lidinillah?ın (1180?1225) kurduğu fütüvvet teşkilat yapısıyla gerçekleşir. Hiç kuşkusuz böyle bir teşkilattan ilham alan ahiliğin yapacağı her tür ticari faaliyet  ve ahlaki örgütlenmede zorluk çekmeyeceği malum. Nasıl zorluk çeksin ki,  her şeyden önce Ahilik bir meslek örgütü olmanın ötesinde bir eğitim yuvası, bir o kadar da fütüvvet hareketi ve sivil organizasyon ocağıdır. İşte Halife Nasır Li-dinillah önderliğinde müesseseleşen söz konusu fütüvvet organizasyon ocakları gün be gün İslam dünyasında hızla yayılır da. Şu bir gerçek;  İslam toplumunda bilhassa sofilikle özdeşleşmiş yiğitlik ve cömertlik manasına ?fetâ? ya da ?fityan? diye isimlendirilen ilk nüve oluşum Irak, İran ve Horasan bölgesinden dallanıp budaklanmasıyla fütüvvet harekâtına dönüşecektir. Her ne kadar Abbasi Halifelerinden en Nasır En-Nasır Li-dinillâh Ebû?l-Abbas öncesinde bu oluşuma tepki gösterse de, sonrasında Şahabeddin Es Sühreverdi Maktûl gibi meşhur mutasavvıfların manevi tasarrufatlarının etkisiyle bu uğurda kendisini hizmete adayacaktır. Nasıl adamasın ki, bikere isimi üzerinde Şahabeddin Es Sühreverdi Maktûl,  yani bilinen künyesiyle ?Ebu?l-Fütûh Sahabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdi Maktûl? adında herkesin hürmet gösterdiği büyük bir zat karşısında tepkisizdir artık. İşte o aynı zamanda ortaçağ yıllarına denk gelen bir dönemde İslam tasavvufunun Sühreverdilik ekolünü Türkî illere yayan zattır.  Hatta bu ekolden gelen çağdaşı Şihabeddin Ömer Sühreverdî, bu maksat ve gaye için Abbasi Halifesi En-Nasır Lidinillâh?ın liderliğinde kurulan Fütüvvet ocağının yeşermesine yönelik Selçuklu Hakanı I. İzzeddin Keykavus?a elçi olarak tayin edilir de.

        Adından da anlaşıldığı üzere fütüvvet kavramı VIII. yüzyıldan itibaren bir tasavvufi ekol olarak Anadolu coğrafyasıyla olan ilk teması I. Gıyaseddin Keyhüsrev liderliğinde Selçuklu dönemine denk düşecektir. Nitekim bu ilk teması İslam Halifesinin bilgisi doğrultusunda gerçekleşip bu uğurda Anadolu Selçuklu Hükümdarı bir yandan Hocası Mecidüddin İshak?ı Bağdat?a elçi olarak görevlendirirken, diğer yandan da Endülüs mutasavvıflarından Muhyiddin-i Arabî ve Evhaduddin-i Kirmani gibi evliyaları Anadolu?yu irşad için seferber eyler.  Mesela İbnü?l Arabî Malatya ve Konya?da sadece talebe yetiştirmekle yetinmez dönemin emir, ümera ve hakanlarına vaaz-ı nasihatte bulunarak da faaliyet yürütür.  Malum, kendisi vahdeti vücud üzere bir yol izler.  Her ne kadar Füsu?l Hikem ve Fütûhat-ı Mekkiye eserinde yer alan akıl ötesi bir takım mevzubahis hususlar kimilerince yanlış bir yorumlamayla tekfirlik ithamına maruz kalacak bir boyut kazansa da, o tüm bunlara aldırmaksızın yolunu yol bilip Sadreddin-i Konevi gibi büyük bir halifeyi yetiştirip Anadolu?ya kazandıracaktır. Sadece kazandırılan Sadreddin-i Konevi mi,  malum ismi Ahilikle özdeşleşen Ahi Evranı?da Anadolu?nun ihyası için kazandırır. İşte Anadolu?nun aydınlatacak Ahi Evliyamız, şu meşhur meşayihı kiramdan Kirmani?nin damadı olma şerefine nail olur da.  Ama o damatlık yönüyle değil, daha çok Ahilikle özdeşleşen yönüyle dikkat çekecektir.  İyi ki de O,   ahiliğin fütüvvet ve tasavvufi meşrebiyle Ahi Evran olarak dikkat çekmiş,  bu sayede Ahilik kervanına katılan her bir esnaf gündüz ticari hayat,  gece de derviş hayatı yaşayarak ahi ocağının yüzyıllar boyu tütmesini sağlayacaklardır. Hatta Ahi ocağı nesiller boyu ?el kâr da gönül yâr da? veciz sözün mana ve ruhuna uygun esnaf ve sanatkârlar birliği hüviyetiyle adından epey bir zaman söz ettirir de.  

          Evet, Ah-i Evran İran?ın Batı Azerbaycan kasabasında 1171 (H.567)  yılında dünyaya teşrif ederek doğa gelir. Hiç kuşkusuz o?nun yetişmesinde Fahreddin Razi ve Hace Ahmed Yesevi?nin yolundan gelen talebelerin katkısı çok büyük olduğu gibi bizatihi kendisinin Şahabeddin es-Sühreverdi?nin sohbetlerinde bulunmanın da payı çok büyüktür. Hele Hac yolculuğunda Evhadüddîn Hamid Kirmâni (Kezmani) adında bir büyüt zatla yolu buluştuğunda bir anda kendisini o?nun terbiyesi dairesi altında bulur. Derken günlerden bir gün Konya?da Sadreddin-i Konevi?nin babası Mecdüddin İshak?ın davetine icabet etmek üzere Muhyiddin Arabî ve Şeyh Evhadüddîn?le beraber Anadolu?ya teşrif ettiklerinde yukarıda da belirttiğimiz üzere Şeyh Kezmani?nin kızı Fatıma Bacıyla evlenme şerefine de nail olur. İşte bu şerefe nail oluşun akabinde Anadolu yollarına irşat faaliyeti için birlikte revan olmayı da beraberinde getirir. Öyle ki şeyh-damat ikilisi irşat faaliyetlerini daha çok esnaf üzerinde yoğunlaştıracaklardır. Bilhassa dünya ve ahret işlerinde esnafın nasıl bir yol izlemeleri hususunda aydınlık güneşi olacaklardır. Böylece esnafın beynine ve ruhuna ?Hizmet nimettir? düsturunu işleyerekten gönüllerinde taht kuracaklardır. Ancak öyle bir zaman gelir ki bir noktadan sonra ölüm,  gönüllerde taht kuran bu ikiliyi birbirinden ayıracaktır.  Kaderi ilahi bu ya,  şeyhi vefat etti diye hizmetten geri kalmak olmazdı, nitekim dur durak bilmeksizin irşat faaliyetine hız kazandırdığı gibi yaklaşan Moğol kasırgasına karşı halkı uyanık tutacak bilgilendirmelerde bulunmayı da ihmal etmeyecektir. İyi ki de çok öncesinden durum vaziyeti haberdar edecek bilgilendirmelerde bulunmuş, bu sayede şehir ve kasabalarda gönüllü milis kuvvetleri oluşacaktır.  Bu demektir ki ahi ocakları sayesinde bir yandan aça aş, açığa bez verme faaliyetleri yürütülürken diğer yandan da yaklaşan Moğol tehlikesine karşı kahramanca mücadele edebilecek gönüllü halk milisleri oluşturulabiliyormuş pekâlâ. Zaten bu hususta başka ne diyebiliriz ki, işte gazi dervişlik böyle bir şeydir,  bu yolda yeri geldiğinde derviş, yeri geldiğinde milis kuvvet olunabiliyormuş meğer.  Hiç kuşkusuz Anadolu?da böylesi derviş gazi ruhunun fitilini yakacak olan ahilikte meşhur ustalardan debbağ (derici) ve Ahi Evran olarak bilinen Nasîrüddîn Mahmut el Hoyi?den başkası değil elbet.  İster adına debbağ, ister Ahi Evran,  ister Nasîrüddîn Mahmut el Hoyi densin fark etmez, sonuçta kıyamete dek o bizim Ahi Pirimiz olarak yâd edilecektir.  Hatta o; bir deryayı umman olmanın ötesinde esnaf sanatkârlarının cömertlikte, ahlakta, yardım severlikte, misafirperverlikte yarışır konuma getirmiş 32 meslek örgütünün de öncü piridir.

         Şu bir gerçek bir insanın meslek sahibi olması yetmez,  ahilik değerleri donanıma haiz olması da gerekir,  aksi halde icra ettiği mesleğinde bir şeylerin eksik olacağı muhakkak. İlla ki, ahilik değerlerinden üzerine bir şeyler sinmesi lazım ki mesleğinin hakkını vermiş olsun. İcabında bu da yetmez, Fütüvvet ruhundan da üzerine bir şeyler sinmeli ki ticari hayatta hem kurda kuşa yem olmasın hem de haramilerin talanına uğramasın. Her ne kadar günümüzde ahilik değerlerinden uzak bir ticari hayat söz konusu olsa da Ahiliğin adını anmak bile özümüze dönmemize yetecektir. Zira dünya döner devran döner,  sonunda her şey aslına döneceği muhakkak. Madem öyle, daha ne duruyoruz,  gelin bizde şu fani dünyada rızık peşinden koşarak ömür törpülerken tıpkı Ahilikte olduğu gibi hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete yolculuğuna da koyulalım. Koyulalım ki el kârda, gönül yârda ve geceleyin aşkla şevkle teheccüd kılmaya hazır gazi derviş olabilelim.  Daha da yetmedi iç ve dış istilacılara karşı her an kadife eldiven içerisinde demir yumruk milis güç olabilelim. Nasıl olsa köklerimizde Ahi Evran?ın üflediği nefes var. O nefes dün olduğu gibi bugünde ışık olmaya yeter artar da. Buna inancımız tamda. Ancak şu da var ki bir yerde hayır hasenat varsa biliniz ki şerde var olacaktır. Nasıl mı?

            İşte böylesi hayır hasenat organizasyonu yürüten Şeyhin etki gücünden ve gittikçe çoğalan nüfuzundan korkan yöneticilerin boş durmayacakları muhakkak,  o?nu bir şekilde sudan bahanelerle sürgün edip 5 yıl göz hapsinde tutacaklardır. Mahkûm ettiler de ne oldu, hiç kuşkusuz bu durum en çok Moğolların işine yarayıp Kayseri?yi kuşatma altına alırlar. Niye kuşatmasınlar ki, nede olsa milis kuvvetlerin lideri mahkûm halde. Böylece fırsattan istifade kuşatma altındaki halkın bir kısmı şehit, bir kısmı da esir düşecektir. Üstelik esir düşenler arasında Ahi Evran?ın hanımı Fatıma Bacı?da vardır. Yine de her şeye rağmen tüm bu elim vaziyet içerisinde Ahi milisler Moğollara karşı gerilla türü bir savaş taktiği ile karşı koyup pes etmeyeceklerdir

          Ah-i Evran beş yıllık mahkûmiyetinin ardından Denizli?ye hicret eder etmesine ama Sadreddin Konevi?nin isteği üzerine buradan Konya?ya gelip irşat faaliyetine koyulacaktır.  Tabii öyle bir zaman gelir ki Konya?da artık o?na dar gelecektir. Çünkü Şemsi Tebriz?in şehit edildiği haberi yürekleri dağlayacaktır.  İşte bu elim olayın ardından Kırşehir?e (Gülşehri) hicret eder. Ve burada ilgi odağı olur da. Öyle ki yerli halk Evran isimli büyükçe bir yılanın kendisine itaat ettiğini gördüğünde ister istemez dergâhında halka olacaktır. Derken bu olayla birlikte üzerine halk tarafından kendisine yılanın kardeşi anlamına gelen Evran ismiyle hürmet görürken, kimi ulema tarafından da ilmi hizmetlerinden dolayı Nâsıruddîn lakabıyla hürmet görür.  Hiç kuşkusuz bu iki yakıştırmadan Ahi Şeyhi, yani Ahi Evran daha çok gönüllerde yankı bulacaktır.  Allah dostlarının sevenleri gönüllerince doyasıya yakıştırmalarla seve dursun bu arada sevmeyenler de çirkeflikleriyle boş durmayacaktır. Nitekim Moğollar, Ahi Evran?ın katline yönelik Kırşehir Emir?ine baskı yapmayı ihmal etmeyeceklerdir. Derken Ahi Evran?ın Moğollara karşı Kırşehir'de yürüttüğü o müthiş direniş (Miladi 1262 -H.660) sehadetiyle son bulur.

         Evet, O artık şehit katında Hakka yürüdü.   Her ne kadar sevenlerinden ayrılsa da ardından bıraktığı ahilik ruhu gönüllerde yaşıyor ya, bu yetmez mi? Nasıl yetmesin ki, bikere o?nun nefesiyle tüten bu ocak Osmanlının yükselişine kadar devam edip misyonundan hiç bir şey kaybetmeyecektir. Nasıl ki aki?lik bir Asyatik kültür kodu olarak unutulmadıysa, aynen öyle de ahilikte bir Anadolu kültür kodu olarak unutulmaması gayet tabiidir. Zaten ahiliğin günümüzde hala etkisini hissettirmesi bu gerçeği teyit ediyor. Zira ahilik tarihi süreç içerisinde insanları birbirine kardeş kıldığı gibi toplumsal aydınlanma görevi de ifa etmiştir. Hele ki Ahi ocağının ruh meşalesi Selçuklu sonrası Osmanlı?ya devr olunduğunda bu ruh üç kıtaya sarıp sarmalayacak bir boyut kazanır da. Nasıl mı? Malum XIII. yüzyılda Ahi Evran?ın rahle-i tedrisatından geçmiş Ahiyan-ı Rum mensubu ve Ahi Evran?ın Hanımı Fatıma Bacı ve Hayma analarımızın dizinin dibinde hemhal olmuş Bacıyan-ı Rum mensubları Kayı boyundan gelen Ertuğrul Gazi?nin Söğüt civarında açtığı sancağının altına girmekle bunun muştusunu çoktan vermiş olurlar. Yani bu muştu ilerisinde Osman Gazi?nin Ahi Piri Şeyh Edebali?nin kızıyla evlenmesini müjdeleyecektir. Ve bu evliliğin sıradan bir evlilik olmadığı,  bilakis nikâh bağın ötesinde 200 çadırlık beyliğin ahilikle sessiz kaynayışını beraberinde getiren bir evlilik olduğu anlaşılacaktır. Böylece her bir Ahi ocağı mensubu Ahi Piri Şeyh Edebali ve Osman Gazi arasında kurulan bu akrabalık bağı vasıtasıyla Osmanlıyla olan münasebetlerini daha da güçlendirmiş olur. İcabında ahiler bunla da kalmaz doğu tarafından hicret edip gelen Türkmenleri de Ahilik hamuruyla yoğurup Osmanlının gücüne güç katacaklardır. Derken Fatma Bacı?nın Bacıyan-ı Rum?u,   Ahi Evran?ın Ahiyan-ı ve Gaziyan-ı Rum?u Osmanlıyı üç kıtada hükümran kılacak diriliş muştumuz olur.

           Madem öyle,  Ahiliği hafife alıp ahilik de nedir deyip geçmeyelim,  hem nasıl hafife alabiliriz ki, bikere Ahi teşkilatına girebilmek için ilimle sanatla iştigal olmak gerektiği gibi birdizi kaide ve kurallara uyma şartları söz konusudur. Üstelik bu ocakta alçak gönüllü olmak, fakirleri sevmek, beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemek gibi bir dizi usuller ocağın amentüsü olur da. Asla her gelenin elini kolunu sallayaraktan destursuz bir şekilde kapısından girilen sıradan bir ocak değildir. Tam aksine ilhamını aki?likten almış usul, erdem ve erkân üzerine kurulu bir ocaktır. Nitekim Divâni Lügati?t-Türk'e baktığımızda ?Aki? ibaresinin cömert veya eli açık manasına bir ibare olduğunu görürüz. Dolayısıyla akiliğin tarihi süreç içerisinde ahiliğe dönüşmesine şaşmamak gerekir. Kaldı ki ortada değişen sadece  ?k? harfidir,  yerine  ?h? harfi gelerek daha da zengin bir yapı hüviyeti kazanmıştır. Sonuçta ister adına Akı diyelim, ister Ahi, fark etmez bizim açımızdan Ahi?likte üç açıklık mühim hadisedir. Yani eli açık olma, sofranın açık olması,  kapının açık (misafirperver)  olması çok mühim adaptır.  Yine önemine binaen Ahi?likte üç kapalılıkta dikkat çeken önem arz eder. Yani,  gözü harama kapalı tutma, dili içi boş ve malayani sözlere kapalı tutma, iffet ve namusumuzu korumada uçkuru kapalı tutmak çok mühim adaplardır.  Bir başka ifadeyle ahilikte Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli?nin beyan buyurduğu  ?eline, diline, beline sahip ol? düsturu esastır. Mesela dile sahip olma düsturundan maksat;  fikir isyan etse de sükût lehçesinde karar kılmaktır. Öyle ya, sükût gibi altın hazine varken gümüş mesabesinde söze ne gerek var ki.  

          Peki, Osmanlı kuruluş safhasında onca göç hareketlerinden ve keşmekeş halinden etkilenmeden bir anda ahilikle nasıl yolu kesişir? Hiç kuşkusuz kuruluş safhasında, onca keşmekeş içerisinde işi kotarmada  'Umran'dan Uygarlığa' dönüştürecek bir ele ihtiyaç duyulur ki,  işte böyle bir durumda başta Ahiler olmak üzere meşayih-i kiram, ulema, umerâ ve eli pusat tutan gazi alperenler Hızır gibi yetişeceklerdir. Tüm bu unsurlar el ele, gönül gönüle vererekten halkı kartal yuvasından (Selçuklu coğrafyasından) çıkarıp Söğüt civarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında ihtiyaç duyulan ?devlet-i ebed müddet? ülküsünün mayasını çalmak için cem olacaklardır. İyi ki de söğüt civarında bir araya gelmişler, Osmanlı otağında çalınan bu diriliş mayası sayesinde ilerisinde üç kıtada cihangir devlet olur da.

           Evet, Osmanlının kuruluşunda Bacıyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Gazi alperenler maya olmak için var oldular,  derken bu kuruluş mayası aşısıyla âleme nizam olduk.  Şayet Osman Gazi etrafında toplanan Türkmen Baba ve Evliyaları daha ilk günden itibaren birbirlerine sıkı kenetlenip cihanşümul devletin kuruluş mayasını çalmasalardı ne mümkün İklim-i Rum kilimi üç kıtada,  medeniyet hamlesi gerçekleştirecek güce erişirdik.

          Osmanlı kuruluş safhasında bilhassa Ahi Evran?ın torunlarına zerre miskal hürmette kusur göstermediği gibi sahip çıkmasını da bilecektir. Sahip çıktıkça da Devleti âliye sınırları genişler de. Düşünsenize bir gün Fatih Sultan Mehmed tebdili kıyafet eyleyip dükkân dükkân gezdiğinde esnaftan birinin ?Efendim, dükkânıma teşrif etmekle ilk siftahı yaptım, şimdi diğer alışverişi de yan komşumdan yapınız? bir ruh seciyesi ortaya koyacaktır. Tabii Fatih Sultan Mehmed bu erdemli ahi ruh seciyesi karşısında Allah?a hamdüsenada bulunup ?Evvel Allah?ın izniyle böylesi tebaam olduğu sürece devletimiz ilelebet payidar kalacak? demekten kendini alamayacaktır. Gerçekten de Osmanlı?nın kuruluşunda ahilik ruhu diriliş maya olduğu gibi yükselişinde de bir kısım padişahların Ahi Piri olmasını beraberinde getirecek derecede misyon üstlenen ocak olur da.  Bu demektir ki bir insan padişahta olsa icabında bu ocağın Piri olabiliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca Osmanlının cihanşümul devlet olması kaçınılmaz hal alır. Düşünsenize Ahiler Osmanlının kuruluşunda beraberinde getirip kol kanat gerdiği göçebe toplulukların yerleşik olmasına vesile olurken, yükselişinde ise bayındırlık, sağlık, imar, yardımlaşma, şehir hizmetleri, iş güvenliği gibi faaliyetleriyle de Osmanlının cihanşümul devlet olmasına vesile olacaklardır. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlıda tüm imar faaliyetleri Ahiler elinde hayat buldu dersek yeridir. Hiç kuşkusuz Devlet-i âliye daha çok gaza, bürokratik ve teknik işleri üstlenmiş, bunun dışındaki alanlarda Ahiler hep var olmuştur.  Derken bu iş bölümü sayesinde Osmanlı ve Anadolu arasında köprü bağı kurulmuş olurda.  Fakat ne zaman ki Osmanlı tam manasıyla güç kazanıp Anadolu?ya hâkim olur, işte o gün Osmanlının artık bu köprü ayağına ihtiyacı kalmaz. Bu aşamadan sonra artık Ahilerin siyasi faaliyetlerine son verilip yerine esnaf loncaları devreye girecektir. Ve bu kurulan loncalar ahiliğin bir değişik versiyonu olarak sahne alır.       

         Bu arada Ahiliğin esnaf loncasına dönüş sürecine kadar zaman aralığındaki işleyişine bir göz attığımızda;  Ahiliğin usta çırak ilişkisine dayalı bir sistem olduğu ve bu ocakta zanaat sahibi olmak için işin ehli bir ustanın tezgâhından geçmek gerektiğini müşahede ederiz.    Mesleğe atılacak olanlardan bilhassa 10 yaşından küçük olanlar çıraklık ve kalfalık sürecini ve mesleğin inceliklerini öğrenmediği müddetçe,  asla peştamal kuşanıp ustalık diplomasına hak kazanması mümkün değildir. Asla ustalık icazeti oldubittiye getirilerek verilmez,  bilakis esnaf birliklerin başında işin ehli şeyh, halife veya onun tayin ettiği yardımcısı, yani nakiblerin oluruyla verilmekte.  

         Bakın, İbn-i Batuta XIV. yüzyıl ortalarında tâ Afrika?dan gelip gittiği şehirlerde gördüğü Ahi zaviyelerinden öyle etkilenir ki, seyahatnamesinde ahiliği şöyle övmüştür: ?Ahi; kardeş, Ahilik'te kardeşlik demektir. Bunlar sanat sahibi kimseler olup dünyanın hiçbir yerinde benzerlerine rastlamak mümkün değildir.? İşte görüyorsunuz bu müthiş tespit meramımızı anlatmaya yeter artar bile.

          Evet, Ahilik dünyanın görüp göreceği en güçlü bir sivil toplum örgütüdür. Çünkü ahilik alışılmışın dışında bir ekol ortaya koyarak eşyayı sırf ticari meta olarak değil, eşyanın içine ruhta katanda bir teşkilattır. Bir başka ifadeyle yürek varsa köze ne gerek var denen ocağının adıdır ahilik. İşte böylesi yürek sahibi bir ahinin elbette ki kâr beklentisinden uzak anlayışla fakirleri gözetmesi, yerleşim alanlarının güvenliği için seferber olması gayet tabii durumdur.  Tabii bitmedi dahası var, şu bir gerçek bu ocakta yetişmiş her bir Ahi mensubu Rızayı Bari?yi kazanmayı gaye edinip vukuf-i zamani (zamana vakıf olmak) ve vakit nakittir bilincinden hareketle halka hizmeti için vardır. Aynı zamanda her bir Ahi mensubu dünya metasının geçici olduğunun farkında olarak Halka hizmetin Hakka hizmet bilinciyle ömürden geçen her günü hayırlara vesile olacak şekilde yaşamayı gaye edinendir.  Bu yüzden bu ocakta esas olan ömür sermayesini boşa tüketmeden yaşamaktır. Tabi ki bu demek değil ki dünyayı terki diyar etsin.  Tam aksine hiç ölmeyecekmiş dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak manasına yaşamadır.

          Şu da bir gerçek ahilikte kalite kontrolde çok önemlidir.  Tarihin sayfalarını şöyle göz gezdirdiğimizde dünyevi işlerde ticari mal ve kalite kontrolünden tutunda fiyat ayarlamasına kadar tüm mesleki faaliyetler ahilik teşkilatı aracılığıyla yapılmakta.  Şayet ticari mallar kaliteden yoksun ya da fahiş fiyatla piyasaya sürüyorsa ahilik kurallarını çiğneyenler hakkında derhal yaptırım uygulanıp halk dilinde  ?pabucu dama atılmak? şeklinde söylenen bir ifadeyle ahilik sicil kayıtlarına geçer de. Dolayısıyla ahilikte meslek erbabından en azından etik değerlere uyup sadakat göstermesi ön şarttır.

         Velhasıl; Ahilik dünden bugüne, geleceğe de ışık saçabilecek güçte ticari ve mesleki organizasyon ocağıdır.

          Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1483/ahi-evran-ve-ahilik

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM