BİLGİSİZLİĞİN FATURASI AĞIRDIR!
Doç. Dr. Erol Yılmaz

BİLGİSİZLİĞİN FATURASI AĞIRDIR!

 

Şehirler Sultanı İstanbul’un kısa bir süre önce sele teslim olduğu malûmunuzdur. Her şeyin yaklaşık yarım saat içinde olup bitişini içimiz ezilerek izlemiştik. Kimilerimiz gözyaşlarını tutamamıştı.

O çok kısa süreli âfetin yaklaşık 1,2 milyar lira gibi çok ağır bir faturası olduğu yazıldı, söylendi resmi ağızlarca.

Tabiat, modernlik, şehirleşme, çevre merkezli boyutunu “Son Ağaç Kuruduğunda” başlıklı bir önceki yazımızda değerlendirmiştik. “Kalan son ağacın kıymetini bilmek için davar olmaya lüzum yok! Anlayana...” cümlesinde özetlenecek şekilde.

…..

Gelelim, yaşanılan âfet ve benzeri olayların (deprem vs.) “bilgi” ile ilgili boyutuna.

Bilgi toplumu olma yolunda ilerliyor; açılış konuşmalarında, “bilgi önemlidir” merkezli iri cümleler kuruyor ve dahi televizyon programlarında ve/ya gazete köşelerinde, “aman bilgi çağını da ıskalamayalım” diyoruz ya! O bakımdan…

İstanbul’daki sel âfetinin yaşandığı gün ve sonrasındaki sıcak demlerde, haberlere yansıyan ifadelerden ve uzman görüşlerinden anlıyoruz ki, yağmur gelmeden önce uzmanlar uyarmış. Hatta saat aralıklarını bile belirterek…

Mecburen dışarıda olan emekçileri kenarda tutarak söyleyelim ki, “biz buyuz”!

Tedbir almaz, uzman görüşünün yani ‘bilgi’nin kıymetini bilmez, ardından dövünür dururuz. “Vah tüh” diyerek ağlamak ve dövünmek milli özelliklerimizden biri olmuş adeta. Benzeri birçok olayda ve büyük depremlerde en acı biçimlerde tecrübe ettik. Ve işte, İstanbul’da bir kez daha gördük.

Kendimizi bilmem nerelerde görsek ve büyümekten filan söz etsek de buyuz, bu kadarız. İşimizi “bilgi odaklı” değil, hurafelerle, kulaktan kulağa geçen ve aslı astarı olmayan sözlerle halletmeyi tercih ediyor; Bağdat’ı hâlâ sora sora bulmaya çalışıyoruz. Elimizden düşürmediğimiz farklı ölçülerdeki “bilgi sunar” cihazlara, on binlerce kitap, yüz binlerce makaleye rağmen.

Bir de, “Türk’e bir şey olmaz” noktasından bir adım öteye geçmiyor, geçemiyoruz. Sanki Türk demek akılsız demekmiş gibi. Kendine hakaret ettiğini bile fark etmeyerek. Oysa bu tür ağır olaylar herkese zarar verir. Bilgili ve tedbirli davrananlar müstesna.

Dere yatağına apartman kod adlı beton mızrakları çakarsan, yani tabiatın hakkını elinden alırsan, su baskınlarına maruz kalır, her sene selle uğraşırsın. Bu kadar net!

Şehri, sağlam kayalıklı tepelerde değil de, verimli sulak arazide kurarsan, kırk beş saniyelik depremde yerle bir olur koca şehir ve betona gömülür onca insan. Bu kadar açık! Bakınız; 17 Ağustos 1999 Adapazarı Depremi.

“Binanın altındaki daireleri işyerine çevireyim, araba galerisi yapayım, arabalar da içinde rahat dönsün” diye kolonlarla oynarsan, depremde tuz buz olursun. Bakınız, yaşanan son depremler.

Varsın, Francis Bacon yıllar önce “bilgi, güçtür” demiş olsun ve gelişmiş dünya bugün bunun zenginliğini ve gücünü yaşıyor, sefasını sürüyor olsun. Biz kendi bildiğimiz yoldan şaşmamayı, işimizi “Türk usulü” yapmayı sürdürüyoruz. Üstelik belki, “sözü söyleyen adam Müslüman da değilmiş; gâvurun sözüne uyacak değiliz ya” şeklinde böbürlenerek!

…..

Son günlerde artan yoğunlukta olmak üzere, İstanbul’u çok büyük oranda etkileyecek bir Marmara depreminden söz ediliyor. Kaldı ki, bu söz ediş yeni de değil. 1999 yılında art arda yaşanan Adapazarı, Gölcük, Yalova ve Düzce depremlerinden hemen sonra gazeteler, radyolar, televizyonlar durup dinlenmeksizin, çok güçlü bir Marmara depreminden söz etmeye başlamıştı.  

Deprem ve medya merkezli bu sahne son günlerde çokça çıkmaya başladı karşımıza. Birçok bilim insanı çırpınıyor adeta, yaşanabilecek muhtemel felaket ve acılara dikkat çekme konusunda.  

17 Ağustos 1999 Adapazarı Depremi’nin yaşandığı dönemde Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitü Müdürü olarak görev yapan ve kamuoyunda “Deprem Dede” olarak bilinen merhum Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara bilgi ve bilinç eksikliğine dikkat çekmek için insanüstü bir gayret göstermiş; "deprem değil, binalar öldürür" sözüyle, toplumda (sivil ve siyasal) deprem bilincinin oluşması yolunda büyük emek vermişti. Elbette, başka birçok bilim insanıyla birlikte…

O bilim insanları, bugün de bu konuda büyük bir mücadele veriyor. Ancak sanki bunca uzman bir kurgu romandan pasajlar okuyormuş gibi sessizce dinliyor; hatta canımız sıkılınca, “duyan da yarın deprem olacak zanneder” şeklinde ekranlardan azarlıyoruz.

Geçen hafta birkaç günlüğüne İstanbul’daydım. Başta tarihi yarımada olmak üzere, birkaç farklı semtin çeşitli bölgelerinde bulundum. Üzülerek ifade etmeliyim ki, “görebildiğim kadarıyla”, en küçük bir çalışma yok. Eğer planlar, projeler, saha çalışmaları vs. var da ben gör/e/mediysem, bundan ancak ve sadece memnun olurum. Fakat şunu önemle eklemeliyim ki, eğer bilim insanlarının/ uzmanların feryadıyla doğru orantılı bir çalışma yapılıyor olsaydı, herhalde gözlerden kaçmazdı.

…..

Özetle…

2017 yılında dahi, genel itibariyle, işlerimizi bilgi odaklı çözmediğimiz, bilgi insanı ve bilgi toplumu olamadığımız için İstanbul’daki sel âfetini de, benzeri âfetleri de en acı biçimiyle yaşadık. Görünen o ki, beklenen depremi de öyle yaşayacağız...

“Türk’e bir şey olmaz” diye kendimizi avutsak da, olan aslında hep Türk’e ve hadi biraz daha genişleterek söyleyelim, bilgi, kitap ve kütüphanelerle başı hoş, arası iyi olmayan gönül coğrafyamızın büyük bir bölümüne oluyor. İstanbul’da yaşanan sel âfeti, sadece bunun son örneklerinden biri... 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500