SON AĞAÇ KURUDUĞUNDA
Doç. Dr. Erol Yılmaz

SON AĞAÇ KURUDUĞUNDA

 

Hatırlanacağı üzere, Şehirler Sultanı İstanbul, kısa bir süre önce çok ağır bir sele teslim oldu.

Yarım saat içinde oldu bitti her şey. Karanlıklara gömüldü canımın içi İstanbul. İkindi üzeri geceyi yaşadı.  Sonrasındaki ebemkuşağı bile güldüremedi yüzünü.

Tablo çok vahimdi zira… Esnasında ve sonrasında…

Karayla birleşen deniz… Yıkılan asırlık ağaçlar…

Perişan vaziyette kaçışan insanlar; kaçmayıp, ekmek teknesine sıkı sıkıya sarılan garibanlar; can derdine düşen hayvanlar…

Korkudan pörtlemiş gözler, acayip cümleler eşliğinde dökülen hayret ifadeleri… Mahalle aralarına kısılıp kalmış minicik parklar için yaşaran gözler, titreyen sesler… Bir kelimeyle, âfet denilse yeridir. Eskilerin, “Allah afatından korusun” duasındaki türden…

…..

Metrekareye ne kadar yağmur düştü? Son bilmem kaç yılın en büyük yağışıydı? Bu ayrıntılar, uzmanların ve habercilerin alanına giriyor. Bu yazının değil.

Haberlere yansıyan bilgilere bakılırsa, 1,2 milyar liraymış yaklaşık yarım saatlik âfetin faturası. Çok ağır bir fatura… Fakat aralarında profesörlerin de bulunduğu yetkililerin, olayın oluş sebeplerine dair söyledikleri daha ağır ve sonraki zamanlar için de uyarıcı nitelikte. Siz “uyarıcı” kelimesini “tokat gibi” şeklinde de okuyabilirsiniz elbette.

Dediklerine göre, bu âfetin temel sebeplerinden biri, İstanbul’daki betonlaşma ve nefes almayan asfalt yollar. Asfalt yolların eğimi/ eğimsizliği, yani kalitesi; tahliye kanallarının azlığı, kaldırımların inşa biçimi vs. vs. vs.

Aynı yetkililer, tersinden bakışla, yeşil ve toprak alanların bu tür yoğun yağışlardaki önleyici rolünü anlata anlata bitiremediler. Şeddeli biçimde, vurgulayarak demek istediler ki, eğer şehrin her tarafı beton binalarla ve asfaltla tıka basa doldurulmamış olsaydı, bu kadar büyük bir âfet olmayabilir, bu kadar büyük kayıplar yaşanmayabilirdi.

İki boyutuyla değerlendirmek mümkün yaşanan âfeti… Tabiat, modernlik, şehirleşme bağlamında… Bir de, bilgi odaklı…

Bilgi odaklı değerlendirmeyi başka bir yazıya bırakarak, öncelikle, tabiat ve ona ne yaptığımız üzerinde duralım. İnsan, canlı, bitki, hayvan, Yaratan, yaratılan kavramları birlikte düşünüldüğünde biraz olsun yavaşlayabilen, canı yanan, içi sızlayan “gerçek insan”lara yönelik olarak elbette.

…..

İstanbul o âfeti yaşadıktan birkaç gün sonra, @SerdarSENGiR imzalı bir tweet düştü sosyal medya mahallesine. Ekinde bir fotoğraf olduğu halde…

Birkaç bodur yeşil bitkinin bulunduğu çıplak bozkırda -yani yazının yüzünde- orta büyüklükte bir ağaç ve kısıtlı gölgesine başlarını sokmuş çok sayıda koyun. Bir de fotoğrafı tanımlayan şu cümle; “Kalan son ağacın kıymetini bilmek için davar olmaya lüzum yok!...

Cümle ağır mı? Evet, hem de çok ağır. Özü itibariyle, doğru mu? Sonuna kadar... Zira biz insanız. Diğer canlılardan; kuştan, çiçekten, böcekten ve dahi o fotoğraftaki “davar” üst kimlikli koyunlardan üstünüz. Bu yönümüzle de, eşref-i mahlûkatız. Yaratılmışların en şereflisi...  Bir daha söyleyelim; aklımızla ayrılmış ve üstün kılınmışız diğer canlılara.

Çok bilinen bir Kızılderili atasözünü hatırlayarak devam edelim söze… Hatta bu sözle de yetinmeyip, yazımızın ruhuna uygun olacağı için, sanal ortamda, “Kızılderili Şef Seattle imzalı ve 1853 tarihli şiir” şeklinde sunulan metni de paylaşalım.

“Beyaz adam annesi toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur.
Bu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler ve bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz.
Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu.

Yani bugün, başta İstanbul olmak üzere, gözümüzün bebeğinden kıymetli Türkiye’mizin büyük şehirlerinde yapılmakta olan katliam... Evet, bir kelimeyle katliam… İnsanın henüz ölmeden, özenle inşa ederek, gönüllü biçimde içine girdiği modern mezarlıklar. Modernliğin taştan mamûl ruhsuz bekçileri…  

Üç karış boş alan bulduğumuzda yeşillendirmek yerine, vuruyoruz kepçeyi zalimce; yeni bir beton mızrak dikmek için, toprak ananın münbit bağrına. Yapana kızılıyor ve öyle ki, “müteahhit” kelimesi adeta küfür gibi kullanılıyor. Peki, o yapıları koşa koşa bayıla bayıla alanlar... O binalardaki daireleri satın almak suretiyle bu pazarı ayakta tutanların hiç mi vebâli yok bu tabiat katliamında? Yaşayan şehirleri ruhsuz kentlere dönüştürme “suç”una ortak olanların…

…..      

Kendimizi kandırmayalım! El ele yok ediyoruz yaşanılası alanları. Topraktan yukarı yükseldikçe, insanlık noktasında alçalıyoruz. Büyük bir hızla…

Bu kafayla, bu algıyla, bu şuursuzlukla yeni bir medeniyet kurmak iddiası ham hayâldir. Koca Mimar Sinan’ın torunları bizler olamayız. Merhum üstad mimar Turgut Cansever’i seven ve kıymetli bulanlar da...

Birilerimiz betonlaştırıyor, kimimiz de zevkten dört köşe olarak alıyoruz, hızla piyasaya sürülen apartman kod adlı modern mezarlıkları.

Sonra sel alıyor İstanbul’u, İzmir’i, Ankara’yı... Ve bizler, hangisi bizim oy vermediğimiz parti tarafından yönetiliyorsa, çakı çakıveriyoruz; klasik medyanın ve sosyal medyanın kulvarlarında. Zevkten trans boyuta geçmiş halde…

Hepsi bu!

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Ali KAVAK     0000-00-00 Son ağaç kuruduğunda "son umut" yok olacak... Allah kaleminizi daha da güçlendirsin inşallah. Yüreğinize sağlık...
Selahattin     2017-08-17 O çakı çakı verenler bir de utanmadan zararlarının devlet tarafından karşılanmasını talep ediyor, hayır cevabını alınca bir kez daha çakıveriyorlar. Sen ev -araç sigortanı ucuza getirmek için risk ve bağlı olarak poliçe miktarını artıran kalemleri sildirerek uyanıklık et sonra devlet karşılasın de. Ne yaman bir çelişki içinde yaşıyoruz. Tarifi bile mümkün değil.