SAMAN TORBASINDAKİ KİTAPLAR

Şehidimizin adı Mehmet Yiğit.


Lise yıllarında Mehmet’in babası birden kan kusmaya başladı. Konu komşu toplanıp tek atlı arabanın üstüne yatırdılar. Doktorlar “alın evine götürün, tıbbın yapacağı bir şey yok, kanser bütün vücudu sarmış” dediler.
Eve geldiler.

Babası, Mehmet’i yanına çağırdı: ”Yavrum!” dedi, “ben yolcuyum, hanenin reisi sensin artık. Anan, iki bacın ve kır at sana emanettir.”

Mehmet Yiğit o hafta okulunu bırakıp tek atlı arabaya bindi,  biniş o biniş... Pazar yerinde sıraya girer, alış verişe gelen vatandaşları evlerine taşırdı. Sabahla öğle arasında arasında pek müşteri çıkmazdı. İşte o boşlukta Eczacı Necati  ağabeyinden aldığı kitapları okurdu.  Bir kitabı iki üç günde mutlaka bitirirdi.


Kitapları yıpranmasınlar diye atın torbasındaki samanların arasına özenle yerleştirirdi.

Üç yılı işte böyle geçti. Geçen üç yılda Mehmet Yiğit yüzlerce kitap okumuştu.

Dördüncü yıl aklına bir fikir geldi: Pazarcıları, ayakkabı boyacılarını, lise öğrencilerini  arabasına oturtup onlara saman torbasında getirdiği kitapları okumaya başladı. Sanki ülkü ocağında seminer veriyordu. Mehmet Yiğit’in bu kitap okuma ve sohbet anlarında ayak üstü dinleyicileri de katarsak sayı bazen ona, on beşe  kadar çıkardı.


Bir gün yanına Adana'nın meşhur ülkücüsü Yunus Uzun geldi. Mehmet Yiğit’in başı o kadar kalabalıktı ki Yunus’un gelişini fark etmedi bile. Çevresindekilere Necdet Sevinç’in bir yazısını okuyordu. Yazı bittikten sonra:


- Merhaba seyyar ocak! dedi Yunus Uzun.


İşte o günden sonra  adı, soyadı unutuldu ve herkes ona “Seyyar Ocak” demeye başladı.

Mehmet’in tek atlı arabasının üstü gerçekten de bir ülkü ocağı gibiydi. Meydan parkındaki ayakkabı boyacılarının kasalarında artık bozkurtlu kartpostallar yapıştırılmıştı. Öyle ki pazar yerindeki satıcıların bağrışları bile değişmişti:


- Gel vatandaş geeelll... İthal doktrin değil, Dokuz Işık domatesi bunlar!.. Yerli malı yerliii...

Mehmet  bulvardan geçerken işportacılar  yüksek sesle laf atarlardı:

- Seyyar Ocaaak!.. Senin ülküne gurban can gardaşım!..

***


1977’den itibaren Adana’da silahlar kan kusturmaya başlamıştı. Seyyar Ocak Mehmet Yiğit’in şöhreti bütün mahalleyi sarmıştı. Üniversiteli gençler bile onun araba üstü seminerlerinin müdavimi olmuşlardı.


O gün, güneşin yüksek binaların ardında saklandığı bir gündü. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Müşterinin de en yoğun saati idi. Mehmet pazar yeri ile yakın çevre arasında mekik dokuyordu. At arabalarının sırası ortadan kalkmıştı müşteriler sıradaydı artık.


Pazar yerine geldi gelecekti, birden peş peşe silah sesleri kulaklarında patladı, burnunu  bir barut kokusu yaladı, sırtında kıymık batmasında bir acı duydu, başının içinde bir alev topu patladı, yana doğru düştü ve doğrulamadı...

Gözleri artık dünyaya bomboş bakıyordu...

Kır at bir dellendi, kır at bir kişnedi, kır at boş dizginleri de fırsat bilip bir şaha kalktı, sonra bulvara doğru çevirdi yönünü, trafiği allak bulak ederek dört nala koşuyordu...

Pazarcılar da arabanın peşine takıldılar:

- Eyvaaahh!.. Seyyar Ocak vuruldu!..


Meydan parkındaki ayakkabı boyacıları arabanın üstündeki yaralıyı görünce yerlerinden kurşun gibi fırladılar.

- Seyyar abi vuruldu!..


Kır at işportacıların önünden geçerken hepsi birden kır at kadar dellendiler:

- Seyyar Ocak vuruldu!..

Arabanın peşine işportacılar da takılmıştı.

Hepsi birden adeta yaralı bir kurt gibi uluyorlardı:

- Yarın Adana yanacak!.. Cadde cadde, sokak sokak yanacak!..

Kır at şimdi nereye gidiyordu?.. Kır at düz giderken birden sağdaki sokağa sapmıştı. Mahallenin ülkü ocağı gibi kullanılan Ergenekon Çayevi’nin önüne gelip durdu. Bir kişnedi o an, kişneme değil, ağıt gibi koygun ve derinden gelen acılı bir sesti.

İçerdeki kalabalık dışarıya akıştı:

-Eyvah Seyyar Ocak vurulmuş!..

Hemen bir taksi durdurdular. Seyyar Ocak ölgün gözlerle kır ata ve arabaya baktı... Hey gidi günler hey!.. At arabasının üstünde kitaplar okuduğu, seminerler verdiği, sohbetler koyulaştırıp ülkü filizlerini yeşerttiği günler hey!..
Kır at, taksiye bindirilirken kanlar içinde gördü sahibini. Gözleri karardı, bacakları titredi, artık yaşamanın bir anlamı kalmamıştı; birden caddeye doğru gitti, bir damperli kamyonun önüne çıktı bilerek. Kır at arkasında sürüklediği arabanın tahta ve demir yığınları arasında huzur içinde parçalanmıştı.

***

Bu hikayeyi niye yazdım.

Okumayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkan, sormayan, sorgulamayan bir nesille karşı karşıyayız. Şehirlerarası otobüslerde, trenlerde, dolmuşlarda kitap okuyanı göremiyoruz.

Klimalı arabalarınızın torpido gözünde kitap yok ama Seyyar Ocak Mehmet'in tek atlı arabasının saman torbasında kitap vardı.

Havuzlu villaların şezlongunda kitap yok  ama Seyyar Ocak Mehmet'in atının saman torbasında kitap vardı.
Sözde Ülkü Ocağı'nın dolaplarında kitap yok ama Seyyar Ocak Mehmet'in atının saman torbasında kitap vardı.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1400/saman-torbasindaki-kitaplar.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar