DİKTATÖRLÜĞÜ DE BATIYA BORÇLUYUZ ÖZGÜRLÜĞÜ DE

Bir dönem İngiliz ordusunda istihbarat elemanı olarak çalışmış, uzun yıllar ABD Savunma Bakanlığı’na stratejik danışmanlık yapmış ve bir Ortadoğu uzmanı olan Bernard Lewis, “Ortadoğu’da Din ve Siyaset” adlı eserinde önemli bir tespitlerde bulunur ve şöyle der: “Gerçekten de, Arabistan dışında Müslümanlığa ilk geçenlerin birçoğu, belki de en büyük çoğunluğu, Hıristiyanlıktan dönenlerdi. Avrupa Hıristiyanlığı için İslam tehlikesi askerî olduğu kadar dinîydi. Avrupalı Hıristiyan bilginler Arapça öğreniyor, Kur’an’ı, diğer metinleri kendi dillerine çeviriyor, İslam öğretisini inceliyorlardı. Bunu da iki amaçla yapıyorlardı. Birincisi, acil ve doğrudan amaç, Hıristiyanları İslam’a geçmekten korumaktı. İkincisi, dolaylı amaç, Müslümanları Hıristiyanlığa geçirmekti. Arapça ve İslam üzerine yapılan bu çalışmalarda, daha sonra Oryantalizm olarak bilinen çalışmaların başlangıcını görebiliriz. Avrupalı Hıristiyanların bunlardan birincisinin artık gerekli olmadığını, ikincisinin de asla mümkün olamayacağını anlayıncaya kadar birkaç yüzyıl geçti.” (s. 19)

Lewis’in söylemediği bir şey daha var, o da Batılıların bunları yaparken ayrıca gayeleri İslam toplumunu dönüştürmek, şekillendirmek ve sömürmekti.

Batı dünyası, ortaya çıktığı günden beri mücadele etmek zorunda kaldığı İslam ile pek çok sahada karşılaşmıştır. Batı, sahip olduğu maddi ve teknolojik güç ile nihayet Müslüman Osmanlı Devleti’ni yok etmeyi başarmıştır.

Osmanlı Devleti’ni yıkma çabalarını sonuçlandırmak üzereyken Almanların yaptıklarını yine Bernard Lewis’ten yani birinci ağızdan dinleyelim: “Almanlar, etkinliklerini Suriye’den Irak’a doğru genişlettiler ve burada “meşhur” ya da daha doğru bir deyişle “mahut” Raşid Ali’nin liderliğinde Nazi yanlısı bir rejim kurdular. Bununla ilgili bir şeyler yapmamızın bir mecburiyet olduğunu düşünüyorduk. İlk önce Irak’la ilgilendik. Önce Suriye’ye, ardından da Hitler’in misafiri olarak Kudüs müftüsü olan arkadaşına katılacağı Berlin’e kaçacak Raşid Ali rejiminin düşürülmesi için küçük çaplı bir askeri harekât yeterli oldu. Daha sonra, bize meşruiyet zırhı sağlayan Özgür Fransızlar’ın yardımıyla Suriye ve Lübnan’ı işgal ederek, “Vichycileri” yenilgiye uğrattık ve orada yeni bir Özgür Fransızlar’ın rejimini kurduk. Britanya kuvvetlerinde gönüllü hizmet veren Moşe Dayan’ın gözlerinden birini kaybetmesi, bu harekât sırasında oldu. Vichy yandaşlarının terk etmesinden sonra, Suriye-Lübnan’da, Fransız otoritesi altında, fakat Londra’daki de Gaulle merkezi tarafından kontrol edilen yeni bir rejim kuruldu.” (s.66,67).

Kitabın bir başka yerinde Lewis, bizlere şu bilgileri aktarır: “1940’ta Fransa hükümeti, Nazi Almanya’sına teslim oldu. Kaplıca kenti Vichy’de yeni bir işbirlikçi hükümet oluşturuldu; General Charles de Gaulle Londra’ya geçip burada Özgür Fransa Kuvvetleri’ni kurdu. Bu konumda Fransız İmparatorluğu Almanya’nın ulaşabileceğinin ötesindeydi; Fransız kolonileri ile sömürgelerindeki valiler, Vichy ile kalmak ya da General de Gaulle’e katılmak arasında seçim yapmakta özgürdü. Çoğunluk, özellikle Arap Doğusunun merkezinde yer alan Fransız mandası altındaki Suriye-Lübnan’ın yöneticileri Vichy’i seçti. Bu, Suriye-Lübnan’ın Nazilere olabildiğince açılması demekti; bölgeye girip burayı Arap dünyasındaki propaganda ve etkinliklerin ana üssü yaptılar.

Sonradan Baas Partisi olacak oluşumun ideolojik temelleri, Nazilerin fikir ve yöntemlerinin Orta Doğu’daki duruma uyarlanması bu dönemde atılmıştır. Yeni doğan partinin ideolojisi, Pan-Arabizm, milliyetçilik ve bir tür sosyalizmi vurgulamaktaydı. Parti, Nisan 1947’ye kadar resmen kurulmadıysa da, döneme ait anı yazıları ve diğer kaynaklar, Nazilerin olduğu bu kısa dönemde ortaya çıktığını göstermektedir. Suriye’deki Almanlar ile proto-Baasçılar, Irak’ta da, kötü bir isim olarak tanınan Raşid Ali el Geylanî’nin önderliğinde bir Nazi yanlısı rejim kurdular.”(s. 221).

Böylece Ortadoğu’da diktatör devlerin temel ideolojisini Almanlar vasıtasıyla oluşturan Avrupalı, bunun panzehrini de yine kendisi üretecekti. Bu hususu da yine Lewis’ten dinleyelim:  “Avrupa diktatörlük ideolojisini yaymış olsa da, aynı zamanda buna karşılık gelen halkın diktatörlüğe başkaldırması ideolojisini de yaymıştır.” (s. 224).

Dolayısıyla Avrupalı, önce kendi arzusuna göre oluşturduğu bir diktatör iktidarı başa geçirir ve ardından bundan kurtulmanın yollarını da halka empoze etmeye çalışır. Böylece Batı çekildiği topraklarda, sonu zor gelecek bir fesadın tohumunu eker, vuran da vurulan da aynı bölgenin ve inancın insanları olur. Bu kısır döngü sürdükçe, Batılı hem silah satışını hem de sömürmeye devam eder.

Bugün bütün Ortadoğu’da yaşananları Bernard Lewis, ne güzel özetlemiş. İçimize kendi fesat tohumlarını ekenlerden kurtulmanın yolunu neredeyse herkes bilmektedir. Sömürgeci güçlerin piyonlarını iktidarlardan uzaklaştırmak, kendi ruh kaynaklarından beslenen yeni idareciler tayin etmektir. Türkiye’ye son dönemlerde Batı’nın topyekûn cephe almasının sebebi de budur.

Ne diyor Cenab-ı Hakk: “Allah, aklını çalıştırmayanların üzerine pisliği abandırır.” (Yunus, 10/100). Ortadoğu’daki Müslümanlar olarak ya aklımızı başımıza devşireceğiz, ya da burnumuz bu pislikten kurtulamayacaktır. Bu böyle biline!...

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1323/diktatorlugu-de-batiya-borcluyuz-ozgurlugu-de.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar