YOBAZLARIMIZ-2

Atatürk’ün ufukları kucaklayacak kadar doğru dil anlayışı, “Türkçeleşen Türkçedir.” şeklinde özetlenebilir. Bu dil anlayışını Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, 1918-19 yıllarında Selanik’de çıkardıkları Genç Kalemler dergisinde ileri sürmüşlerdi. Atatürk, 1933-35 yılları arasında, bu inanış içinde oldu. Arapçadan Farsçadan dilimize geçen şiirimizde, hikâyemizde, atasözlerimizde yer alan ve herkes tarafından bilinen, sevilen kullanılan kelimelerle konuştu ve yazdı.

Atatürk, 1935 yılında yeni bir dil anlayışını benimsedi. Bu dil anlayışını kendisine Avusturyalı bir dil heveskârı Kıverniç isimli bir kimse benimsetti. Atatürk, coşkun duygularla dolu bir Türk milliyetçisiydi. Kıverniç, bunu bildiği için kafasında yeni bir dil anlayışı geliştirdi. Bu anlayışın adı, “Güneş Dil Teorisine Göre Türkçe” şeklinde özetlenebilir. Kıverniç, bu görüşünü, Türkiye’ye gelerek Atatürk’e anlattı. Bu Güneş Dil anlayışının hiçbir ciddi tarafı yoktu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bana anlattığına göre akıl dışı, mantık dışı bir görüştü ve bizi, bütün dünya önünde çıkmazlara sokmuştu. Ama Atatürk bu yeni görüşü çok benimsemişti.

Kıverniç, bizzat Atatürk’ün huzurunda ona anlattı ki “İlk insan, güneşi gördüğü zaman Türkçedeki ilk sesli harfi telaffuz ederek “A!” dedi. Gece gökyüzünde binlerce yıldız gördüğünde hayretini “Aaa” diyerek ifade etti. Uzaklık duygusunu “uuu” diye; merakını, “E? E? E?” diyerek ortaya koydu. Çeşitli tabiat hadiseleri karşısında Türkçedeki diğer sesli harfleri çıkardı. İlk insanın bulup söylediği ilk hece “Ağ” hecesidir. Sonra bu ilk heceye başka heceler bularak ekledi. “Ağ+an+ağ” dedi. Sonra bu heceler içinden bazılarını atarak “Angara! Angara! Angara!” diyerek bağırdı.

Kıverniç’e göre İlk insan Türktü ve bütün dünya dilleri, Türkçeden doğmuşlardı. Atatürk bu görüşü çok benimsedi. Onu, Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi’ne, resmen ders olarak koydurdu ve etrafındakilere emir verdi. İlk insanın Türk, ilk lisanın Türkçe olduğuna dâir eserler yazılmasını emretti.

Atatürk’ün gözüne girmek isteyen herkes, hiçbir ciddi dayanağı olmayan iddialarla yazdılar; konuştular. Meselâ; bizim soyumuz Bering Boğazı’nı geçip Amerika’ya gittiğinde Niyagara şelâlelerinin altında “Ne yayagara! Ne yaygara!”  diyerek şikâyette bulunmuş. Ne yaygara zamanla Niyagara olmuş. Amazon’un ilk ismini biz koymuşuz. “Amma da uzun!” demişiz. Amma da uzun, zamanla Amazon olmuş.

Batı dünyası, bizim “barabar” kelimemizden paraleli; “belleten” kelimemizden bülteni; “avrat” kelimemizden afroditi çıkarmış.

Bu ve benzeri uydurmalar, Hasan Reşit Tankut tarafından Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi’nde 1935-1940 yılları arasında ders olarak okutuldu Bu görüş Batılı ilim adamları tarafından yerden yere vurulunca İnönü’nün emriyle 1940 yılında ders olarak okutulmaktan vazgeçildi.

Şimdi önce Atatürk’e, sonra İnönü’ye Atatürk düşmanı mı diyelim?

Neredesin ey akıl? Neredesin ey ilim, ey insaf?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1249/yobazlarimiz-2.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Ahmet
15.06.2017 19:43
Ah sevgili hocam. Ellerinizden öperim. Ama bu Atatürk sevgisi ve korkusundan azade doğruları, sadece doğruları ne zaman anlatabileceğiz? Her görüşümüzü meşrulaştırmak için "Atatürk de böyle düşünüyordu" demek mecburiyetinde miyiz? "Atatürk, coşkun duygularla dolu bir Türk milliyetçisiydi." öyle mi? Hangi milliyetçilik bu? İslam'la irtibatı olmayan hiçbir görüşün nazarımızda zerre kıymeti yoktur. Böyle diyemiyorsanız kalemi bırakmak da bir yoldur.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar