YOBAZLARIMIZ-1

Yobaz, bizim, ruhları kanserli adamlarımızdır. Yobaz; katı, kaba, câhil, inatçı adamdır. Akciğer veya beyin kanseri ne ise, bir inancın bir fikrin bir hareketin yobazı da odur. Yobaz; okumaz, düşünmez, bilmez. Yobaz, bilmediğinin de farkında değildir. Yobaz, konuşmaz; bağırır. Uyuşmaz, kavga eder. Anlamaya çalışmaz; reddeder. Yobazın, kitapla arası yoktur. O bakımdan söze, “Diyorlar k..” veya “Duyduğuma göre...”  diyerek başlar. Târihin hemen her devrinde çeşitli inançların, düşüncelerin, fikirlerin, kuruluşların yobazları, ayak bileklerimizde, daima ağır bir pranga oldular. Yüreklerimizde korku, dillerimizde sükût…

Dinimizin de yobazları vardır, dilimizin de siyasetimizin de inkılaplarımızın da! Bu yobaz gürûhu içerisinde veya karşısında en rahat olduğumuz, din yobazlarımızdır. Yâni din yobazlarımızı şiddetle tenkit etmek, yerden yere vurmak, ceza evlerine tıkmak, darağaçlarına çekmek kolaydır. Hatta alkışlancak hareketlerdir.

Ama dilimizin, inkılapçılık ve Atatürkçülük fikrinin yobazlarını tenkit etmek, hem çok zor hem de çok tehlikeli bir iştir. Meselâ; bütün müsbet ilimlerin ve demokratik nizamın temelinde tenkit hürriyeti vardır. Tenkitsiz ilim, tenkitsiz demokrasi olmaz. Ama Türkiye’de Atatürk ve Atatürkçü düşünce, kayıtsız şartsız, tenkit hakkının dışında tutulmaktadır. Dünyanın hiçbir medenî ülkesinde tenkide kapalı bir demokrasi ve kişi yoktur. Atatürkçülük ve Atatürk bizde tamamen tenkit yolunun dışında boy veriyor. O bakımdan bizde, Atatürk’ü veya Atatürkçü düşünceyi, yüzde yüz ilmî ölçüler içinde tenkit etmenin ismi, “Atatürk düşmanlığı”dır.

Meselâ; ben bir televizyon programında dedim ki, “Atatürk’ün üç ayrı Türkçe anlayışı vardır. Bunlardan ikisi, ummanları dolduracak kadar yanlıştır. Biri de ufukları kucaklayacak kadar doğrudur. Bize düşen vazife, Atatürk’ün doğru olan dil anlayışını benimsemektir.”

Bu açıklamamdan sonra adeta küçük bir kıyamet koptu. Konuyu kat’iyyen okumayan bilmeyen araştırmayan yobaz kafalar, beni, Atatürk düşmanlığıyla suçladılar. Onlarla karşı karşıya konuşmalarımız da oldu. Gördüm ki dil konusunu kat’iyyen okumamışlar; araştırmamışlar. Dolayısıyla bilmiyorlar. Yobazca iddiaları şu: “Atatürk, yanlış yapar mı?”

Atatürk de bir insandır. Atatürk’ün insan olması münâsebetiyle yanlış yapmasından daha tabii ne olabilir?

Bakın şimdi!

Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu 1931 yılında kurdu. 1931-33 yılları arasında, dilimize Arapça ve Farsça’dan giren bütün kelimelerin çıkarılıp atılmasını istedi. “Şey” kelimesini bile yasakladı. Kimse, ona anlatmak cesaretinde bulunmadı ki dünyada öz dil diye bir dil yoktur. Biz, büyük imparatorluklar kuran bir milletiz. Beraber yaşadığımız milletlerin dillerinden bir takım kelimelerin bizim dilimize girmesinden; bizim dilimizdeki bâzı kelimelerin de o milletlerin diline geçmesinden daha tabii bir şey olamaz. Biz 950 yılında Müslüman olduğumuz için Allah, cennet, cehennem, melek, şeytan, hak, hukuk, sevap, günah… gibi kelimelerin bizim dilimize geçmesinden daha tabii ne olabilir. Bizim dilimiz, bir kabile dili değildir. Olamaz da!

Atatürk, Öztürkçecilik konusunda ısrarlı oldu ama iki yıl içinde kimse kimseyi anlayamaz hâle geldi. Öztürkçe’de; C, F, Ğ, H, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle kelime başlamıyor. Biz Türk milleti olarak, yazı dilimizde ve günlük hayatımızda tam 100.000 kelime kullanıyoruz. 1074 yılında düzenlenen Dîvân-ı Lügâti’t-Türk’de, sâdece 8.000 kelime var. Türkçe sözlüklerimizde ise 100.000 kelime bulunuyor. Hiçkimse, Atatürk’e, tuttuğu yolun yanlış olduğunu söylemek cesaretini gösteremedi. Atatürk, 29 harfli alfabemizin, 29-13:16 harfli bir alfabe hâline getirilmesinde ve100.000 Türkçe kelime yerine 8-10 bin kelimelik bir Öztürkçe ile konuşulmasında, yazılmasında hiçbir fayda görmedi ve 8-10 bin kelimelik bir dil ile ilim yapılamayacağını, ciddî edebî eserler yazılamayacağını gördü.

Dilde tasfiye hareketinden kesinlikle vazgeçti! Vazgeçti!

(Devam edecek)

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1233/yobazlarimiz-1.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar