POZİTİVİZM Mİ?

Doğu ile batı arasında filozofları, bilim insanlarını, sanatkarları, düşünürleri karşılaştırmak ve buradan bir bilinç oluşturmak, genelde tutulan yollardan birisidir. Bunun için makul gerekçe ileri sürmeye bile gerek duyulmaz. Çünkü bu karşılaştırma, peşinen doğu ile batının birbirlerine karşıt, birbirleriyle bağdaşmaz, ayrı hakikatlere sahip olduklarının da kabul edildiğini ima eder. Elbette her düşünür, filozof, sanatkar içinde yaşadığı tarihsel ve kültürel ortamdan etkilenir, karşılaştığı sorunlar toplumlarının yaşadığı sorunlardır. Onlar, bu sorunlardan hareketle çözüm yolları bulmaya ve bu çözüm yollarını da önce toplumlarına, sonra da bütün insanlığa teklif etmeye çalışırlar.

A.Comte, 19. Yüzyılın Avrupa toplumlarının yaşadığı buhranı derinden hissetmiş ve bu buhranın önce sebeplerini, sonra da çözüm yollarını göstermeyi denemiş bir sosyologtur. Pozitivizm, Üç Hal Yasası ve İnsanlık dini ile adını fazlasıyla duyuran Comte, Mustafa Reşit Paşa’ya da, İnsanlık dinini yaymak konusunda mektup yazıp destek istemiştir.

Pozitivizminde esas olan, olayları olaylarla açıklamaktır. Bir sosyal olayın nedeni yine başka bir sosyal olaydır. Ancak Üç Hal Yasası ile ifade edildiği biçimiyle; insanlık zihninin geçirmiş olduğu evrimin son aşamasında bile hala Teolojik ve Metafizik Döneme ait inanç, düşünce ve olayları açıklama biçimleri varlığını devam ettirmektedir. 19. Yüzyıl Avrupa toplumlarında yaşanan buhranın sebebi farklı ve birbiriyle çatışan inanç ve fikirlerin bir arada bulunması ve ortak bir ideal ve fikir birliğinden yoksun oluştur.  Bu kırıntıların yok edilmesi ve ortak bir fikir ve ideal birliğinin oluşturulması, felsefenin metafizikten tamamen arındırılması ve hatta bilimselleştirilmesinden geçer. Gerçi öncesinde de metafiziğe karşı Hume gibi filozoflarda karşı çıkışların olduğunu biliyoruz. Bir felsefeci olarak, pozitivizmin bu tavrının felsefeye ne kadar zarar verdiğini de ifade etmek gerekir.

Pozitivizm, doğa bilimleri söz konusu olduğunda elbette oldukça işe yaramıştır. Aslında bu düşüncenin kökleri, Bacon’dan itibaren gelen ve Kant’ın metafiziği bilgi olarak imkansız gören epistemolojisinde daha sağlam bir şekilde görülür. A. Comte’un pozitivizmindeki asıl kabul edilemez olan yön, pozitivizmi toplum, tarih, kültür, ahlak, din gibi alanlara uygulamaya kalkması, sosyolojiyi sosyal fizik olarak görmesi, pozitivist aşamanın son ve ideal olarak kabul edilmesi, metafiziği yasaklamak suretiyle insanın düşüncesine sınır çekmesi,  olgudan başka gerçeklik kabul etmemesi suretiyle gerçeklik alanını sınırlamasıdır.

Nasıl ki doğanın yasaları varsa toplumun da yasaları vardır. Düzeni sağlayan yasaları sosyal statik, gelişme ve ilerlemeyi sağlayan yasaları da sosyal dinamik araştırır. Doğanın yasalarını bildiğimiz takdirde nasıl ki, doğada olup bitenleri önceden tahmin ediyor ve doğaya egemen olabiliyorsak, toplumu idare eden yasaları da bildiğimiz takdirde topluma da istediğimiz düzeni verebiliriz. Bu düşünce, toplumsal gerçeklik ile doğal gerçeklik arasında fark kabul etmeyen ve toplumsal gerçekliği de doğal gerçeklik gibi görme yanılgısı nedeniyle toplumları belli kalıplara sokma teşebbüsüne neden olmuştur.

Doğal gerçeklik alanı ile tarihsel/kültürel gerçeklik alanı arasındaki fark, onları bilme açısından da farklı epistemolojileri gerektirir. Pozitivistlerin atladığı en önemli hususlardan birisi de budur. Nitekim anlamaya dayalı yorumlama (hermeneutik), pozitivizmin bu tavrına karşı tarihselci Dilthey’ın savunduğu bir yol olmuştur.

Pozitivizm, geleneksel pozitivizmin sosyal pozitivizm olarak ifade edilen yönünden yani A. Comte’dan ibaret değildir. Geleneksel pozitivizm ile aynı köklere sahip olan Yeni Pozitivizm de, özellikle 20. Yüzyılda Viyana Çevresi Filozofları olarak felsefeyi sadece dil ve mantık çözümlemelerinden ibaret görenler de felsefeyi bilimsel felsefe olarak kurmak gibi bir duruma düşmüşlerdir. Bana göre bu durum, felsefenin hayatla olan ilişkisini de kesmekte ve asıl olarak düşünülmesi gereken hayatın anlamı, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi hayatımızı doğrudan ilgilendiren sorunları felsefenin dışında tutmaktır. Doğrulabilir olanı anlamlı saymak gibi dili yanlış anlama tavrı, dil ile dünya arasında hiç de olgusal olmayan ve apriori olarak kabul edilmiş bir düşünceyi savunmak, felsefi bir tavır da değildir.

Bütün bunlara rağmen, doğa bilimleri ile ilgilenen bir bilim insanını da, “neden pozitivistsin?” diye sorguya çekmek, pek de kabul edilemez.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1161/pozitivizm-mi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar