İSLAM VE İLİM

“Bilimi yok edenler,

gerçekte dinin altını oyuyorlar.”

Hazin

Ortaokulda okurken Türkçe kitabımızda “görmek ve bakmak” diye bir okuma parçası vardı. İnsanların çoğu kez baktıklarını fakat göremediklerini anlatıyordu. Bizler, bugün bir devlet olarak Hindistan’dan söz ederiz, ancak bu devleti oluşturan şeyin Mahatma Gandi’nin bir İngiliz kondüktörden yediği bir tokat olduğunu bilemeyiz. O tokat olmazsa Gandi bir pasif direniş başlatmayacak, pasif direniş olmazsa Hindistan olmayacaktı. Keza dünyanın yedi harikasından biri olarak Mısır piramitlerinden söz ederiz, ama onu dünya harikası kılan şeyin bir santimetrelik temel olduğunu göremeyiz. Tıpkı bunlar gibi, tarihte muhteşem bir İslam medeniyetinden söz ederiz, ama bu medeniyetin temelinde Kur’an’ın ve Resulullah’ın ilme yaklaşımının yattığını çoğu zaman ıskalarız.

Hz. Peygamber’den önce bilgi ve kültür, sözlü anlatımla aktarılırdı. İlim, O’nun sayesinde yazıyla buluşmuştur. Böylece ilim Resulullah’ın bizzat “ilmi yazıyla kaydediniz” emriyle kitabî bilgiler elde edilmeye başlandı. Kur’an’ın kaleme ve yazdıklarına yeminle başlayan bir Sûreyi öne çıkarması ve Resulullah’ın ilme vurgusu, Müslümanların nezdinde ilmi itibarlı hale getirmiştir. Bunun için Ma'n b. Zaide eş-Şeybânî, "Eğer el yazamıyorsa, o el değil ayaktır" diyerek yazmanın önemine vurgu yapmıştır. Mekhûl b. Zeyd de: "Yazmayan elin diyeti yoktur" sözüyle yazı bilmeyenin kıymetinin olmadığını söylüyordu.

Bilgi, önceleri papirüs ve buna rekabet eden parşömen vasıtasıyla yazıya geçirilmiş ve yayılmıştı. Ancak bu iki malzemenin elde edilişlerindeki zorluk ve masraflı oluşu, bilginin arzu edilen hızda yayılmasını engellemiştir. Müslümanların önce Semerkant’ta ve daha sonra Bağdat’ta kâğıt üretimini gerçekleştirmeleri sonucunda, yazıları uzun süre silinmeden muhafaza eden yazı malzemesine böylece kavuşulmuş oldu. Hem üretimi kolay hem de ucuza mal edilen kâğıt, kitapların yazılmasını ve çoğalmasını sağlamıştı. Bu da bilginin süratle yayılması demekti. Müslümanların bilginin dönüşümüne yaptığı bu katkının bir benzerini 1448 yılında bir kâğıdın iki yüzüne baskı yapan matbaanın bulunmasıyla eş değer kabul etmek lazımdır. Matbaa sayesinde Avrupa şehirlerinde büyük kütüphanelerin oluştuğu gibi bilginlerin evlerinde de kitapların ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Hak dinin Peygamber’i, “hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” diye işaret buyurmuştu. Bu düstur üzerine, her yerde hikmetin peşinde koşturan Müslümanlar, ilmin önündeki dinî, ırkî, coğrafî bütün engelleri yıkmışlardı. İlk olarak hikmeti daha çok Hint tercümeleri ve Yunan filozoflarından elde etmeye çalışmışlardı. Batı felsefesinin rengini taşıyan ilk ışık, Halife Mansur’un açtığı ve Halife Me’mun’un genişlettiği pencereden sızar İslam dünyasına. Tercümelerin getirdiği bu yeni renk ve düşünceyi, zirveye taşıyan kurum: Beytü’l-Hikme. Tercüme edilen eserlerin terazinin bir kefesine, öbür kefeye de yapılan tercümenin karşılığı olarak onu dengeleyecek kadar altının konulması, ilmin yani düşüncenin kıymet ve transfer bedelidir. Tercüme edilen kitaplar yalnızca felsefî eserler değildi, tıp, astronomi, matematik gibi alanlarla birlikte çocuk eğitimi ile ilgili olanları da mevcuttu.

İlim yelpazesinin geniş tutulması, Müslümanların düşünce ufkunun da genişliğine işaretti. Belki İslam düşünürleri, coğrafya ile ilgili ilk bilgilerini Ptoleme’nin Geography (Coğrafya) adlı kitabından almışlardı. Ancak çok geçmeden İslam Devletinin merkezinde Halife Me’mun, kıblenin tespiti için çalışmalar yaptırmıştı. Bu çalışmaların yanında, bir grup bilim adamları, çeşitli aletler yardımıyla hem güneşin konumunu hem de öğlen çizgisinin tam yönünü belirlemek amacıyla Suriye ve Irak ovalarında günümüzdeki modern ölçümlere yakın değerleri belirlemişlerdi. Bu, Carlo A. Nallino’nun ifadesiyle, ilk ciddi yeryüzü ölçümüdür.

İlme yaptığı tercümelerle büyük bir katkı sağlayan Huneyn b. İshak, Arapçaya Galen’in felsefî eserleriyle birlikte tıp alanında yazdıklarını; Hippocrates ve Dioscorides’in tıp alanındaki çalışmalarını da tercüme etmişti. Huneyn b. İshak, bu şekilde toplam 129 çalışmayı tercüme ederek, Yunancayla yazılmış eserlerin Arap diliyle muhafazasını sağlamıştı. İslam dünyasında gittikçe gelişen tıp ve farmakoloji (ilaçbilim) ilmine en büyük katkıyı yapanlardan birisi Ebu Bekir er-Razî’dir. Yaşadığı dönemin en büyük hekimi olan Razî, çok hacimli Kitabu’l-Havî (Latincesi: Liber Contitens) adlı eserinin yanında yazdığı başka kitaplarla tıp ve ilaç alanında yeni çığırlar açmıştır. Pek çok eseri Latince ve İbraniceye çevrilen Razî, Avrupa’da 17. yüzyıla kadar tartışmasız tıp otoritesi olarak kabul edilmiştir. Galen’in tıbbını da eleştiren Razî, bu eleştirilerini Kitabu’ş-Şukuk adlı eserinde toplamıştır. Razî, ayrıca Kitabu’l-Tıbbi’l-Mansurî adlı eserinde ışık düşümünde gözbebeğinin daraldığını söyleyen ilk kişidir. Razî’nin tıp ilmine olan katkılarından dolayı ve tıp ilminin İslâm dünyasındaki bir diğer önderi olan İbn Sina ile birlikte büyük boy tabloları, günümüzde Paris Üniversitesi Tıp Fakültesinin büyük salonunu süslemektedir.

Endülüslü çok yönlü âlim Abbas b. Fırnas, asıl mesleği mühendislik olmakla birlikte astronomi, matematik ve felsefenin yanında kimya ilmine de ilgi duyardı. İlk kez taşlardan cam üretimini gerçekleştiren bir atölye kurmayı başarmıştı. Abbas b. Fırnas, asıl şöhretini geliştirdiği aletlerle ilk kez uçmayı denemesiyle kazanmıştı. 210/825 yılında yaptığı ilk denemede, günümüzdeki paraşütleri hatırlatırcasına demirden yaptığı kanatların üzerini tüylerle kaplayıp uzun bir mesafeyi uçmayı başarmıştı. O, bu açıdan haklı bir üne sahiptir. Yetmişli yaşlarında iken 261/875 yılında ikinci kez benzer bir denemeye daha kalkışan Abbas b. Fırnas, bu kez küçük sıyrıklarla yere inmeyi başarmıştı.

İslam düşünürlerinin parlak fikirleri ve buluşları, onları ve ikamet ettikleri merkezleri birer cazibe merkezi haline getirmişti. Avrupa’dan yola çıkan pek çok ilim aşığı, soluğu ilmin güneşinin parladığı yer olan Endülüs’te almışlardı. Burada ilim tahsil eden pek çok Avrupalı düşünür, İslâm Medeniyetinin derin tesirlerini taşıdıkları için içinde yaşadıkları toplumlar tarafından dışlanmışlardı. Roger Bacon, tabiat felsefesine yani tabiî ilimlere erişmek için Arapça öğrenmenin şart olduğunu ifade ettiğinde, Oxfordluların hiddetini çekmiş ve sokaklarda yapılan gösterilerde "Bacon Müslüman oldu" diye isyan etmişlerdi. Albertus Magnus ise, İslâm ilmine verdiği önemden dolayı çoğu zaman kürsüye İslâmî giysilerle çıkıp ders vermişti.

Müslümanların ilme katkıları sayılamayacak kadar çoktur. Sadece kendi dünyalarını değil diğer iklimlere de ışık saçan İslam âlimleri, bir müddet sonra adeta akıl tutulmasına yakalanmışlardır. Öyle ki Avusturyalılarla aramızda geçen bir savaşta, Petervadin’de şehit düşen Sadrazam Damat Ali Paşa’nın yalnız kataloğu 4 cilt tutan, kitaplarının müsaderesi için çıkan irade üzerine, bunların arasında bulunan felsefe, tarih ve astronomi kitaplarının kütüphanelere vakfı caiz olamayacağına dair Şeyhülislam Ebu İshak İsmail Efendi’nin fetva verdiğini görüyoruz. Bazı ilimlere kapılarını kapatan ilim adamları, aslında kendi yüzlerine hakikatin kapısını kapatmışlardı. İlmi dinî ve dünyevî diye ayıran zihniyet, dinî olana sarılmış dünyevî olanı dışlamıştı. Aslında dışarda kalan kendileriydi.

Bazı İslam âlimleri, mirasını çöpe atan hoyrat birer mirasyedi gibiydiler. Terekesini dağıttığı varisin mezarına ağıt yaktıkça geçmişe sığınıyordu. İlim adına eller, bom boştu artık. Yad ellerden dilenmeye çıkan birer pusulasız yolcu gibiydik. İlimden uzaklaşmanın bedelini, ağır bir şekilde ödedi İslam dünyası ve ödemeye de devam etmektedir. Bu sebeple günümüzde her mirasını paylaşanın, hançerlediği talihsiz bir cenaze gibi İslam coğrafyası.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1151/islam-ve-ilim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar