İLİM

“Okuyun, okuyun.

Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”

Ali Şeriati

İlim, bilmek kökünden gelir; “bir şeyin hakikatini idrak etmektir” der, Ragıb el-İsfehanî. Bir şeyin hakikatini öğrenmek içinde tecessüs gerekir; merak öğrenmeye giden ince yoldur. Haklı olarak Chardin: “Şüphe ilmin başlangıcıdır; hiçbir şeyden şüphe etmeyen bir insan hiçbir şeyi tetkik edemez; hiçbir şeyi tetkik etmeyen hiçbir şeyi keşfedemez, hiçbir şeyi keşfetmeyen ise kördür ve hep kör kalacaktır” der. Chardin’den çok önce Gazalî de Mizanu’l-Amel adlı eserinde “Bağımsız düşünceye ulaşmak için de şüphe vazgeçilmez bir yöntemdir. Çünkü şüphe etmeyen bakmaz, bakmayan göremez, görmeyen ise körlük ve sapkınlık içinde kalır” demişti. Elbette ince bir tefekkür ve güçlü bir muhakeme, bilginin üstüne bina edilmedikçe eşyanın hakikati bilinemez.

Ebu Derdâ, “Allah, sevdiklerini ilimle rızıklandırır; eşkıyaları bundan mahrum eder” diyor. Çünkü ilim, hem halis bir niyet hem de gerçeği arama ve hakikate ulaşma gayretinin neticesinde elde edilebilir. Bu da, pek çok fedakârlığı ve meşakkati gerektirir. Dûn (düşük zekâlı) insanlar bunu göze alamazlar. “Malının senin üzerinde hakkı olduğu gibi, ilmin de senin üzerinde hakkı vardır. İlmi ehli olmayana vermeye kalkarsan, seni cehaletle suçlarlar; ilmi ehli olana vermezsen, seni günahkârlıkla suçlarlar; ilmi sefihlere vermeye kalkarsan seni yalanlarlar; ilim ehlinin yanında yanlış şeyler konuşursan, seni ahmaklıkla suçlarlar” der Kesir b. Hadramî. Çünkü ilmin de kendine ait bir ziyneti ve kıymeti vardır.

Arayanın bulduğu, peşinden gidilmeyince elde edilemeyen bir nazenindir ilim. İlim kölelere taç giydirmiş, krallara de diz çöktürmüştür. Bu yüzden “kalem kılıçtan üstündür” denilmiştir. Emevî Halifesi Süleyman b. Abdülmelik, dönemin ünlü âlim Ata b. Ebi Rebbah’ın huzuruna gelir diz çöker ve haccın menasikini, edeplerini öğrenirdi. Sonra çocuklarına gider şöyle derdi: “İlme çalışınız. Ben, cehaletim yüzünden şu siyah kölenin önünde zelil düştüğümü hiç unutmayacağım.” İlimin sahip olduğu kıymetten dolayı, Halife siyah bir kölenin önünde el pençe divan durmuştur. Said b. Müseyyeb de, köle iken efendisi tarafından azat edildikten sonra kendisine iş aramıştı, bir iş bulamayınca kendisini ilme vermişti. Sonra şöyle demişti: “İlim sayesinde öyle bir mertebeye ulaştım ki, kapıma Halife geldi, kabul etmedim.” Âlim, Allah’ın sıfatlarındandır, elbette ilim edinen yücelecektir. Bazı hikmet sahipleri, “İlmin şerefi ve fazileti, ehli olmayanların bile kendilerine ilim ehli demelerinden hoşlanmalarından anlaşılır” demişlerdir.

Âlim, çok kimsenin sahip olamadığı feraseti elde edendir. Bu sebeple dünyaya faklı bakar, o eşyayı hikmet penceresinden seyreder. Newton’un başına elma düşmeden önce de ağaçlardan elmalar dökülüyordu; ama O, başına yediği elma sayesinde bütün gezegenleri güneşe çeken bir sistemin varlığını keşfediyordu. Arşimet hamamda yıkanırken, kornada tasın su üstünde yüzdüğünü görünce çığlıklar atmış, suyun kaldırma kuvvetini keşfetmişti. Arşimet’ten evvel de insanlar hamamda yıkanıyor ve tasları kornada suyun üstünde yüzüyordu. Ama suya, kornaya ve tasa bakışları farklıydı. Bilen ile bilmeyenin farkı bu. Biri ne güzel yıkandığını düşünürken, diğeri suyun kaldırma kuvvetini keşfediyordu. İşte bu yüzden tonlarca gemileri suda yüzdürmeyi başardı insanoğlu; bir bilen bakışın sayesinde. Bilmeyen ise hala suyla ve sabunla meşgul. Bu yüzden Kur’ân, “hiç bilen ile bilmeyen bir olur mu?” diye sorar. Bilmek, elbette ilimle gerçekleşir. Gönlü bir umman, ilmi bir derya olan Muhammed İbn Şirin, “ilim çoğunlukla ihata edilemez, öyleyse ondan güzel olanını alınız” der.

İlim, insanlığın yeryüzündeki güneşi; o da gökteki güneş gibi daima hem ısıtmış hem de önlerini aydınlatmıştır. Her karanlık bastığında ilmin ziyasına ihtiyaç duymuştur insanoğlu, onun şualarıyla yolunu aydınlatmak istemiştir. Hayat denilen meşakkatli yolculukta içinden çıkamadığı karanlık tünellerde, yolunu bulamadığı mahzenlerde insanoğlunun önünü aydınlatan bir kandildir ilim. Balzac, Napolyon’un heykelinin altına, “Onun kılıçla başladığını kalemle tamamlayacağım” diye yazmıştı. Kalemle, yani ilimle.

Kur’an’ın ilmi doğrudan veya dolaylı emir ve tavsiyeyi içeren neredeyse bütün ayetlerinin, işkencenin her türlüsü ve zulmün en çirkiniyle karşılaştıkları bir anda, yani Mekke’de Müslümanlara inmesi çok manidar değil midir? Kurtuluşun ancak ilimle olduğu başka türlü nasıl anlatılacaktı? Her nebî, ibadet üzerine vaazlar verir; ilmin ibadetten üstün olduğunu haykıran tek resul İslam Peygamberi’dir. İbadet, temyiz yaşından başlar ve ölümün soğuk yüzüyle karşılaşınca son erer, ama Hz. Peygamber ilmi beşikten mezara kadar, hayat boyu öğrenilmesini tavsiye eder. Zira ilim sahibi kimsenin kaleminden akan mürekkep, din adına canını veren şehidin kanından daha ulvi kabul edilmiştir. İlim olmadan dinin olamayacağının en açık ve sarih ifadesi bu. Bu yüzden Hazin, “ilmi ihmal edenler, dinin altını oyuyorlar” der. Ali Şeriatî de, “Okuyun, okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor” diyerek aynı gerçeği ifade eder.

Batı bilginlerinin pek çoğu ilmi, aklın penceresinden görebildiği bir dünyaya indirgemiş. İslam uleması ise, ilmi ikiye ayırır: Dinî ilimler ve dinî olmayan ilimler. Aslında ilim hem dünya ile sınırlı değil, hem de ilmin, dinlisi dinsizi yoktur, zira cihanşümuldür. Talep eden herkes nasibini de alabilir, zevkini de. Bu yüzden ilim aşkı, İslam dünyasında önder bir âlim olan İmam Taberî’ye de elbiselerini sattırmış, azgın bir din düşmanı olan Saint-Simon’a da. İlmin cihanşümul haysiyeti, çocuklarına özel ders vermesini isteyen Kral I. Batlamyus’a cevaben, matematikçi ve filozof Oklid’e “ilim için kral yolu yoktur” vecizesini söylettiği gibi, Ebu Davud es-Sicistanî’den benzer bir talepte bulunan Halife Muvaffık’a da “insanların üstünleri ile zayıfları ilimde eşittirler” cevabını verdirmiştir.

“Hikmet, müminin yitiğidir” yani ilim nerde bulunursa Müslümanın onu almaya hakkı vardır. Nitekim sahip oldukları nasların yanında hikmeti, Yunan ve Hint’ten devşirmişti Müslümanlar.  Bundan sonra ilmin en parlak yüzü ve insanlığı ısıtan güneşi İslam ufuklarından doğmuştu. II. Frederik, pek çok Müslüman Hükümdara arz ettiği gibi, Sultan el-Kâmil’e de kısmen bilgi toplamak amacıyla ve kısmen de bilmece mahiyetinde bir takım matematik ve felsefe problemlerini sunmuştu. Bunları Mısırlı bir âlim başarı ile çözüp cevaplandırmıştı. İçinde bir dairenin bir bölüğünün yüz ölçümünün nasıl hesaplanacağına dair bir mesele de bulunan geometri ve astronomi ile ilgili problemler ise, Musul’da çözülüp cevaplandırılmıştı. Aynı sorular dizisi, İbn Seb’in’e de gönderilmiş ve ondan da doğru cevaplar gelmişti. İlmin doğru cevabı, garpta da şarkta da aynıdır. Zira ilim evrenseldir, rengi yok, coğrafi sınır tanımaz, her aklın hücrelerini besler.

İlim temelde ilâhî bir nefha taşısa da, çoğunlukla insanın ortak sermayesi olan aklın semeresidir ve dünyanın “mirî malı” yani ortak malıdır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1110/ilim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar