AŞK’I YAZAYIM DEDİM

“Aşk insana yeni gözler bahşeder.”

Aziz Augustin

Mevlana: “Aşk acısı taşımayan yürek, ya deliye aittir ya da ölüye” der. Aşk, Arapçadan dilimize geçmiş. Arapçada da, günümüzde kullandığımız anlamda aşırı sevgiyi ifade ettiği gibi, ayrıca sarmaşık da demektir. Sarmaşığın ayağı ve gövdesi yoktur; başka bir ağaca dolanarak ve sarılarak yaşar. Kişi, varlığını başkasının sevgisinde duyarak ve hissederek kendisinin farkına vardığından dolayı bu sevgiye aşk denilmiş ve sarmaşıkla karşılanmıştır. Sarmaşık, sarıldığı bitkiyi çok sıkarsa, kurumasına sebep olur. Bu yüzden aşk ateşi de sarıldığı ve düştüğü gönlü sıkar, yakar ve kurutur. Doğrusu aşk, başka bir gönülde yaşamaktır, bu yolla kendini bulmaktır.

İnsan önce karşı yöne bakar, orda kendini cezbeden bir incelik, bir nazenin görür: Dilber. Dilber, mavi kanatlı bir kelebektir, daldan dala dala uçar,  kanadı zayıf ama yakalayamazsın. O hep bulutlarla arkadaştır, ara sıra baştan çıkarmak için yere iner. Bu böylece sürüp giden sonu gelmez bir serüvendir. Bu hayale benzeyen serüvenin kahramanı da, kadın. Erkek, hantaldır, bekleyen ve gözleyendir. Kadın ise hep seyyal, hep rüyalarda gezinir; dokunduğu yerde tomurcuklar açar, göründüğünde güller.

Maşuku derin bir azaba duçar kılan aşk, her zaman güzel vuslatın kucağında son bulmaz. Sevgilisi Mümtaz Mahal’ın hatırasına dünyanın yedi harikasından biri olan Tac Mahal’ı yaptıracak kadar derin bir aşkla bağlanan Şah Cihan, bu aşkın meyvesi Alemgir tarafından zindana atılarak Tac Mahal’ı seyredip iç çekerek ölmüştür. Zira dünyevi aşklar bazen çok acı ve zehirli meyveler de verebilmektedir.

Kâinatın işleyişinde dünyada var olan güzelliklerin, soyut güzellik fikrine yani “idea”lara ulaşmak için basamak olarak kullanıldığını söyler, Eflatun. Eflatun’a göre insan, güzele ve estetiğe ulaşma yolculuğunda çeşitli formlara “güzel” der. Böylece doğru şekillerden, formlardan, düzenlerden, doğru uygulamalara yönelir. İnsanın ulaştığı bu doğru eylemlerden doğru fikirlere, doğru fikirlerden de doğru güzelliğe ulaşır. Bu serüvenin sonunda insan, güzelliğin özünün ne olduğunu anlar. Neticede ulaşılan soyut bir güzelliktir. Eflatun diğer adıyla Platon’un, bu soyut güzellik anlayışından hareketle, hayali güzelliğe âşık olanlara, “platonik âşık” denir. Eflatuncu bakışa göre, kâinatın manevi yapısı ile ilahi düzenin tapınmaya değer olduğu fikrine varılır. Prensipte aşk, zaten saf ve platoniktir.

Merhum Necip Fazıl Kısakürek, Eflatun’un dünyadaki güzelliklerin soyut güzelliğe doğru akışını ifade ettiği aşkın zirve noktasında, derunî ve ilahî aşkla buluştuğunu şöyle dile getirir: “Çocuğa ana karnında ruh üfleyen, tohumu hararet içinde çatlatan, ampulü nurla dolduran, Çin Seddini yükselten, Süleymaniye kubbesini dokuyan ve öksürüklü mantık hesaplarını paçavraya çeviren aşk, insan hilkatindeki “ol” hamlesinin birinci sırrı.. Her şubede her işi aşk yapacak, akıl hesaplayacaktır. Ve bunlar birbirleriyle hiç geçinmeyecekler.”

Leyla Uhayliyye diye meşhur Leyla binti Abdullah, Arapların çok ünlü kadın şairlerinden biri. Bir başka meşhur şair Tevbe b. Humeyr ile birbirlerine inanılmaz bir âşıkla bağlanmışlardı. Yaşlılığında Abdülmelik b. Mervan’ın huzuruna girdi. Abdülmelik: “Tevbe, sende ne buldu ki, sana âşık oldu” diye Leyla’ya sorduğunda; Leyla da şu cevabı vermişti: “İnsanlar sende nu buldular ki, seni halife yaptılar.” Bunun üzerine dişleri görününceye kadar gülen Abdülmelik, Leyla’nın ihsas etmek istediği aşka dair sırrı anlamış olmalı ki, bu cevap karşısında susup kalmıştı. Çünkü aşk iki gönül arasında kurulan bir sır köprüsüdür, dünya gözüyle değil, ancak gönül gözüyle görülür ya da sezilir.

Ahmet Hamdi Tanpınar da, aşkın kapısının neticede ilahî aşka açıldığını aksi takdirde insanın aşka esir bir hayat süreceğini söyler. Onun da ifadeleri şöyledir: “Aşk eğer ilahî şeklinde ezelden bahşedilmiş bir hidayet gibi tecelli etmezse, ya başlangıcı zikredilmeyen bir esirlik şeklinde görünür yahut da avcının pek haberdar olmadığı bir av başlardı. O zaman bir gönül avı (sayd-ı dîl) hadisesi olurdu ki, daha ziyade “şehbâz-ı nigâh”la yapılırdı. Her ne şekilde başlarsa başlasın bir nevi esirlik devam ederdi.”

Şu da bir gerçek ki, insanoğlu maveraya olan yolculuğunu maddi suretlerden başlatır. Bu hakikate işaret etmek üzere Ruzbehan-i Şirazî, “İlahî aşkın kuralını, insanî aşkın kitabından okuyup öğrenmek gerekir” der.

Aşk, ilahî bir nefha taşıdığından yücelere kanat açtırır. Aşığın sözü perde kabul etmez, maveralara savrulan ok gibi hedefini bulur. Çünkü gönül, maddi âlemle sınırlı ve kayıtlı değildir artık, göz ötelere, kalp görünmeyene müştaktır. Bir gönüle düşen aşk, her yöne kanat çırpan bir kelebek, hudut tanımayan bir fatihtir. Aşk, sessiz ve kelimesizdir. Gönülden gönüle yol bulur. İbn Semnun, gerçek âşıklardan biriydi. Yüzüne bakıldığında aşk nurunun kaynadığı görülürdü. Bir gün mescitte bir konuşma esnasında aşktan bahseder. O anda küçücük bir kuş belirir ve gagasını vurur eline İbn Semnun’un. Kuş gagasından sızan incecik bir kanla orada ölüp kalır. O zaman İbn Semnun, halka dönüp şunu der: “Aşka ait kelimelerin cemadata, nebata ve hayvana tesiri vardır da gafil insana yoktur!”  İlahî aşka ulaşanın sözü, hedefini bulan bir ok gibidir. İlahî aşk nihai menzildir. Bu menzile merdivensiz çıkılır. Mevlana da öyle demiyor mu? “Biz aşk ile yürürüz, ayakla değil.”

Şair Ebu’l-Feyz, dünya güzelliklerinden bir türlü sıyrılamayan aşka söyle sitem eder: “Kâbe’yi yıkma ey aşk, orası yorgun yolcuların bir an dinlendikleri bir yer. Görünmeyen âlemden dönen dost yok, ses vermiyor âdem kervanı, gök konuşmuyor bizimle.” Aşk, ilahî bir sırdır. Hangi gönülü mesken tutar, hangi kalpte yer bulur bilinmez. Başka gönüle akacak, mest ettiğine gizlice bakacak ince bir yol bulur. Aşk, esrarla hâleli bir hâldir.

Hint’in eski şairlerinden Amaru şöyle seslenir sevgiliye:

Nereye güzelim? Yollar karanlık

Gönül sultanımın beklediği yere.

Yalnızsın yavrucuğum, korkmuyor musun?

Yollar uzun, yollar tehlikeli..

Yoldaşı aşk olan korkar mı deli!

Gerçekten aşkla yola çıkanlar, Mevla’nın himayesi altındadırlar. İlahî bir sevdayla tutuşan gönüller için vuslatın adı anılmaz olur. Dönülmez bir yolculuktur, hicranla kavrulan bir sevda kazanıdır aşk. “Aşka uçarsan, kanatların yanar” diyor Sadi Şirazî, Mevlana ise, “Aşka uçmazsan kanatların neye yarar?” diye sorar. Bu soruya, Yunus Emre yine bir soruyla cevap verir: “Aşka varınca kanatları kim arar?” Ben de diyorum ki: “Aşk, kanatsız varabilmektir.”

Bu konuda son sözü Madam dö Stael’e bırakalım: “Mademki güzele hayran olmak, Tanrı’ya hayran olmaktır, mademki her büyük düşünce bizi Rabb’e kanatlandırır… Neden iman mabedinin sütunlarını aşk, şiir, felsefe olmasın.” Evet, neden olmasın?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1100/aski-yazayim-dedim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar