NÂZIM HİKMET: ÇOK KÖTÜ BİR ADAM

Bir şiirinde, “Geberiyorum” kelimesini kullanarak çok büyük bir şâir olduğunu gösteren Nâzım Hikmet, aynı zamanda çok kötü bir insandı. Önce çok önemli bir hususu açıklamak istiyorum. Biz Türkçemizde gebermek, gebertmek kelimesini insanlar için kullanmayız. Bu kelimeyi ya hayvanlar için veya çok kızdığımız, insanlık vasıflarından uzaklaştığını gördüğümüz, nefret ettiğimiz kimseler için kullanırız. Türk dünyasında da bu böyle. Ölü, ölmek kelimeleri bütün Türk dünyasında ortak kelimelerdir. Ama Kırgızlar gebermek yerine “donuz köbü”; Özbekler, Uygurlar ise “haram ölmek” diyorlar. Nâzım Hikmet, keşke geberenler arasında olmasaydı. Artık kendi tercihine bir şey diyemiyoruz. Yalnız biliyoruz ki Nâzım Hikmet, çok büyük bir şâir olmasına rağmen çok kötü bir adamdı.

Neden çok kötü bir adamdı?

İki örnek vermeme lütfen tahammül ediniz. Türkiye’de iken yazdığı şiirlerin bir kısmını Şeyh Bedreddin Destanı ismi altında topladı. Şeyh Bedreddin, bizim Marksist kişilerimizdendir. 1359-1420 yılları arasında yaşamıştır. Halkımızı devlete karşı ayaklandırmak istediği için idam edilmiştir. Tarihçi İbrahim Hakkı, Bedreddin’in kemiklerinin Topkapı Sarayı’nda bulunduğunu yazmıştı. Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin’i kendisine mürşid olarak seçmişti. Onun için yazdığı şiirlerin birinde şöyle haykırmıştı:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı

Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek

Yârin yanağından gayri her şeyde

Her yerde hep beraber diyebilmek için

Yani Nâzım Hikmet, Türkiye’de iken kadın dışında her malın ortak mülkiyet olarak kullanılmasını istiyordu. Kadını, kadının yanağını, ortak kullanmanın dışında tutuyordu. Büyük şâir Rusya’da bu düşüncenin dışına çıktı. Dayısının kızını ve oğlunu Varşova’da yüzüstü bırakarak Moskova’da yeni bir evlilik yaptı. Ama ne evlilik! Hadise şöyle gelişti:

Nâzım Hikmet, yazdığı yeni bir tiyatro eserini, incelemesi için Vera isimli bir kadına götürdü. Vera, 28 yaşındaydı Evliydi ve bir çocuğu vardı. Nâzım, Vera’ya âşık oldu; onunla evlenmek istedi. Vera, evli olmasına rağmen Nâzım’ın mal varlığına konmak istedi. Durumu kocasına anlattı. Kocası, çıkıp nazımın yanına geldi. Hadisenin nasıl geliştiğini, Nâzım’ın çok yakın arkadaşlarından Zekeriya Sertel’in kaleminden aktarmak istiyorum. Zekeriya Sertel ve karısı Sabiha Sertel, Nâzım Hikmet’in çok eski arkadaşlarından. Onlar da Nâzım gibi su katılmamış Marksistlerimizdendir. Fikirleri yüzünden yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kaldılar. Nazım da 1950 yılında Moskova’ya kaçınca zaman zaman beraber oldular.

Zekeriya Sertel’in 1978 yılında Milliyet yayınları arasında çıkan bir kitabı var. İsmi, Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Bu kitabın 250. sayfasında Nazım Hikmet’in Vera ile evliliğini, Zekeriya Sertel, şöyle anlatıyor:

“Rus kadını 28 yaşında, genç ve güzelce bir kadındı. Boyu boşu yerinde, pembe yüzlü, büyük ve güzel gözlüydü. Kalın ve şehvetli dudakları vardı. O zaman Nâzım, 58 yaşındaydı.

Nâzım ihtiyar ve hasta bir adamdı. Bu evlilik hayatı nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın zengin bir mirasa konacaktı. Onun için Nâzım’a iki şart koşmuştu. Mutlaka resmî nikâh yapmak, hafta sonları evine gidip bir iki gün çocuğuyla kalmak. Hatta Vera, Nâzımla ilişkisini kocasına da bildirmiş ve ondan izin istemişti. Kocası, Nazım’a kadar gelerek karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde ısrar etmişti. “Resmen nikâh yapmaz, karımın çocuğumu görmek için haftada bir eve gelmesine izin vermezseniz ben de onu boşamam.” demişti. Yani karı-koca bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı ama Nâzım, bunu görecek hâlde değildi. Vera’yla evlenebilmek için bütün şartları kabule hazırdı. Nikâh da yapacaktı, kadının çocuğunu görmesine izin de verecekti.

Ama Vera, bu kadarıyla da kalmadı. Kıskançlık oyununu gün geçtikçe ilerletti. Hafta sonunda evine gitmekle kalmayarak hafta içinde de canı istediği zaman kapıyı çekip gidiyor;  bir iki gün görünmüyordu. Nâzım’dan izin almak şöyle dursun, ona haber vermeye bile lüzum görmüyordu.

Birgün kendisine evliliğinin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabı verdi:

-Bilmediğin kadar mutluyum ben, dedi. Görmüyor musun be! Gençleştim be!

Sonra karısının habersiz evden çıkıp gittiğini anlattı ve güya kıskandığını anlatmak için dedi ki:

-Yâhû Zikri (Zekeriya), şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Örneğin bizim Vera, istediği zaman bana sormadan çıkar gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerde kalır, bana söylemeye bile lüzum görmez.”

Ayan beyan görüldüğü gibi Nâzım Hikmet, Vera’nın yanağını, Vera’nın eski kocasıyla ortaklaşa paylaşmaya razı olmuştur.

Türkiye’de karısını başka erkeklerle paylaşan kocalara ne derler? Ben, devrimci ve ilerici Nâzım Hikmet hayranlarını üzmemek için bu kelimeyi kullanmayacağım. Fakat onların Nâzım Hikmet’i yere göğe sığdırmayan şamatalarına da asla inanmayacağım.

Nâzım Hikmet’in çok kötü bir kimse, çok kötü bir vatandaş, çok kötü bir baba, çok kötü bir koca olduğuna dair okuduklarımı, bildiklerimi yazsam sayfalar arasına gömülüp kalır, şaşırırsınız.

Nâzım’ın çok kötü bir vatandaş çok kötü bir insan olduğunu bir Bulgaristan seyahatimde de gördüm.1993 yılında Bulgaristan’a gittim. Kırcaali şehrinde soydaşlarımızla görüştüm. Sohbet esnasında bana dediler ki:

“Jivkov döneminde bize yapılan büyük zulümlerden, baskılardan sonra Türk kardeşlerimiz Türkiye’ye göç etmeye başladılar. Bir süre sonra bazı köyler boşaldı. Buğday tarlaları ekilemez, biçilemez oldu. Çünkü o tarlaları ekip biçenler Türkiye’ye göçmüşlerdi. Tarımda büyük kayıplar meydana gelince Sofya, Moskova’ya başvurdu. O göçün durdurulmasını istedi. Moskova da buraya Nâzım Hikmet’i gönderdi. Nâzım, çıkıp buraya geldi. Hepimizi bir araya getirip nasihat etmeye başladı. Türkiye’nin çok geri bir ülke olduğunu; insanların ekmeğe muhtaç hâle geldiklerini söyledi. Sonra üzerine basa basa dedi ki:

-Türkiye’ye giderseniz karılarınız kızlarınız, Amerikalı askerlerin koyunlarına düşerler. Sakın ha Türkiye’ye gitmeyin! Sonra bin pişman olursunuz. Benden size dostça, kardeşçe tavsiye. Sakın! Sakın! Sakın!

Sözü döndürüp dolaştırıp karılarımıza kızlarımıza getiriyor; onları Amerikalı askerlere peşkeş çekmememizi söylüyordu.

Buralarda Köselerin Sülüman diye bir arkadaşımız vardı. Ayağa kalktı; cebindeki pasaportu çıkartıp Nâzım’a doğru sallamaya başladı:

-Nâzım, dedi. Sen ne dersen de! İşte ben pasaportumu da çıkarttım. Çoluğumu çocuğumu toplayıp Türkiye’ye gideceğim.

Nâzım, bir süre dondu kaldı. Sonra Sülüman’a dedi ki:

-Getir bakayım o pasaportu bana!

Sülüman sandı ki Nâzım inanmıyor. Ona götürüp verdi pasaportunu. Nâzım aldı Sülüman’ın pasaportunu. Önce ikiye, sonra dörde bölerek yırttı. Sonra çarptı Sülüman’ın yüzüne. Çıkıp gitti buradan. Donduk kaldık. Kendi kendimize dedik ki:

-Adam Moskova’nın emrinden, Sofya’nın emrinden nasıl çıksın? Çıksa öldürürler Nâzım’ı.”

Bizde bir söz var efendim: İt, bağlı olduğu kapının sahibine kuyruk sallar. Nâzım da Moskova’nın emrinden katiyyen çıkmadı; çıkamadı.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1091/nzim-hikmet-cok-kotu-bir-adam.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar