Efendi Barutçu


SİNAN’A…

Sevgili Yiğidim; Senin kanlı pusularla “uğrular” tarafından şehit edilişinden bugüne -bizim bir asırlık acılar yaşamamıza sebep olan- bir yıl oldu.


Sevgili Yiğidim;

Senin kanlı pusularla “uğrular” tarafından şehit edilişinden bugüne -bizim bir asırlık acılar yaşamamıza sebep olan- bir yıl oldu. O tarihten beri çekildiğim “suskunluk dağının zirvesi”1nden bir ay önce yavaş yavaş inmeye başladım. Ve şimdi de seninle dertleşmek ihtiyacı duydum.

İstersen bu dertleşmeye en sondan başlayalım. Seni Bursa’da toprağa verdikten sonra Ankara’ya döndük. Birkaç gün sonra üniversiteden mesai arkadaşın Doç. Dr. Ferit Salim Sanlı Bey beni arayarak İnkılap Tarihi Enstitüsünde danışman hocalığını yaptığın bir gencin benimle görüşmek istediğini söyledi. Ben de evimize davet ettim. Bu genci senin yazıhanende birkaç kez görmüştüm. 

Söze şöyle başladı: “Hocam ben ülkücü değilim. Atatürkçü Düşünce Derneği’ne gidip gelirim. Rahmetli Sinan Hocamı, üniversitede bana tez danışmanı olarak görevlendirdiklerinde doğrusu çok tedirgin olmuştum. Hocalarım, sen hele git Sinan hocayla tanış, göreceksin, seveceksin dediler. Hakikaten de tanıştıktan sonra hocayla aramızda bir gönül bağı oluştu. Zihnimizdeki ülkücü profiline hiç benzemiyordu. İnsana, özellikle gençlere değer veren samimi, candan, onların her meselesiyle yakinen ilgilenen ve hepimizi daha çok okumaya teşvik eden farklı bir insandı. 

Hocamın şehadetinden üç dört gün önce yazıhanesinde sohbet ederken bana dönüp kederli bir yüzle: “Benim, Efendi ağabeyle helalleşmem lazım.” Dedi. Ben de: “Hocam çok iyi olur.” Dediğimde, yahu kardeşim ölümlü dünya yarına sağ çıkmaya hiçbirimizin garantisi yoktur. Benim Efendi ağabeyle helalleşmem lazım, diye tekrarladı.” 

Ben hakkımı helal ediyorum yiğidim. Bütün haklarım helal olsun. Yüce Rabbim, seni rahmetiyle kuşatsın.

15 Mart 2022’de Mersin’de cereyan eden o talihsiz hadiseden bir iki gün önce 18 Mart Çanakkale Zaferi ile ilgili bir konuşma yapmak üzere Makedonya’daki Vizyon Üniversitesine gitmiştiniz. Mersin’de Çağrı Ünel’in saldırıya uğrayıp bir gencin talihsiz bir şekilde hayatını kaybetmesinden sonra, yanlış hatırlamıyorsam, 19 Mart 2022’de seni telefonla arayarak: “Konferansı verdiysen, niye Türkiye’ye dönmüyorsun?” diye sorduğumda, “Ağabey uçak dönüş biletim üç gün sonraki tarihe” demiştin. Ben de biraz da kızarak: “Burada arkadaşların senin için savaş veriyor. Uçuş tarihini erkene alamaz mısın?” diye söylendim. Cevaben: “Beni bir daha arama” dedin. Bunca yıllık tanışıklığımıza, hukukumuza rağmen böyle bir sert cevabın karşısında oldukça kırılmıştım ve bir daha seni aramadım. Bu arada daha büyük acı olayların çıkacağı endişesiyle, ilki 23 Mart 2022’de olmak üzere “MHP Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli’ye Açık Mektup”lar yayınlamaya başladım. İlk mektubuma şu cümleyle başlamıştım: “Sayın Genel Başkan, Lütfen Bu Akan -ve Korkarım ki Akacak Olan- Kanı Durdurun!” ** /Ne yazık ki korktuğumuz başımıza gelmiş ve 30 Aralık 2022’de seni kaybetmiştik. 

Benim bu açık mektupları yayınlamaya başlamam üzerine önce yeğenin Selman’la haber göndererek, bu mektuplarda benim ismimi zikretmesin, demişsin. Ben de “Ağabeyine söyle bana cevap yetiştireceğine, gitsin Balgat’takilerle hesaplaşsın, korkarım ki ağabeyinin kalemini kırmışlar” dedim. Daha sonra Whatsapp’tan aynı şeyi tekrarlayıp, “Benim ismimin senin isminle bir arada olmasını istemiyorum.” Diye yazmıştın. Eşin de yine bize, “Bizim ismimiz yazılarınızda geçmesin. Biz çoluk çocuğumuzla sessiz bir hayat yaşamak istiyoruz.” Diye yazmıştı. Neticede bir annedir, annelik duygusuyla endişeye kapılmış olabilir diye hoş görmüştük.”

Ne yazık ki yukarıdaki tahminimde yanılmamıştım. Ben bu yapının içerişinde yetiştiğim için bu yapıyı çok iyi bilirim. 

Bizim gençlik yıllarımızda, Ülkü Ocakları genel başkanlığı yapmış bir şahsa yukarıdakilerin talimatı olmadan, bırak ülkücüleri devrimci teröristler bile, değil kurşun sıkmak yan gözle bile bakamazlardı. Böyle bir hadise söz konusu olursa dünyanın kendilerine dar edileceğini bilirlerdi. 

Bizim gençliğimizde hiçbir genel başkan saldırıya uğramamış, azarlanmamış, dışlanmamıştı. Bunun yegâne istisnası 1975-1976 yıllarında Ülkü Ocakları genel başkanı olan Muharrem Şemsek’in yedek subay olarak askerliğini yaparken, üzerinde üniformasıyla Etlik’te evinin önünde devrimci teröristler tarafından çapraz ateşe tutularak ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkûm bırakılmasıdır.

Bir diğeri de 1969-1970’lerde adı bir hadiseye karıştığı için dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in ağzından salyalar akarak her vesileyle tekrarladığı: “Faşist katiller!” suçlamalarına muhatap olan Sami Bal’ın Ülkü Ocakları genel başkanlığından merhum Türkeş Bey’in isteği ve talimatı üzerine görevinden istifa etmesidir. Merhum Başbuğ Türkeş, Türkiye’deki gergin siyasi ortamın biraz yumuşaması için bu talimatı verdiğini hepimiz biliyoruz. 

Uzun süren söz konusu kırgınlığımızdan sonra birkaç kez barışma teşebbüslerin olmuş ama ben çok gücendiğim için buna fırsat vermemiştim. Sayın Bahçeli’ye açık mektuplardan dolayı benim de “uğruların” bir saldırısına maruz kalacağım endişesiyle, cuma günleri namaza gittiğim camiye Selman’la birlikte sessizce gelip, arka saflarda beni gözlediğinizi, bazen başka camiye gittiğim zaman beni göremeyince de eşimi arayıp, yenge ağabeyimi bugün camide göremedim. Bir tatsızlık yok inşallah, diye sorduğunu biliyorum. Bir keresinde de bulunduğum safta yanıma gelip durdun. Ben de hemen bir öndeki safa geçtim. 

Mektuplarımda isminin geçmesini istemeyişinin temel sebebinin de yine bize bir saldırı olacağı endişene dayandığını kuvvetle tahmin ediyordum. 

Devam edeceğiz…

1 Cüneyt Özdemir, Suskunluk Dağının Zirvesi, Doğan Kitap, İstanbul 2016.