'İktidar muhafazakarlara daha az demokrasi, daha az adalet, kötü ekonomiye karşı din öneriyor'

'Twitter, Youtube, Netflix’e kapatma tehdidi, düzenleme adı altında kısıtlama isteği, 80 baroya rağmen baroları bölme yasası, Şehir Üniversitesi’nin kapatılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme açıklamaları, Ayasofya tartışması, gazeteci tutuklamaları, muhalif kanalların ekranlarının siyasi gerekçelerle karartılması...' 

Karar köşe yazarı Yıldıray Oğur, bugün iktidarın giderek otoriterleşen yönetiminin altında, kan kaybının ve güçsüzlüğün yattığını belirterek, kararsız muhafazakar seçmen için iktidarın din ve daha fazla İslamlaşma adımları attığını kaydetti. 

'İktidar, Türkiye’deki muhafazakarlara, dindarlara reddetmeleri çok zor yeni bir teklifte bulunuyor. Daha az demokrasi, daha az adalet ve kötü ekonomiye karşı onlara laiklere karşı elde edilmiş daha fazla kazanım, daha fazla iktidar, daha fazla dini referans, hayatın daha fazla İslamileşmesini öneriyor.' diyen Oğur, iktidarın İstanbul Sözleşmesi yolundaki değişimi de anlatıyor. 

İşte Oğur'un 'Bu ‘cazip’ teklife ne denecek?' başlıklı bugünkü yazısının tamamı:

'Twitter, Youtube, Netflix’e kapatma tehdidi, düzenleme adı altında kısıtlama isteği, 80 baroya rağmen baroları bölme yasası, Şehir Üniversitesi’nin kapatılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme açıklamaları, Ayasofya tartışması, gazeteci tutuklamaları, muhalif kanalların ekranlarının siyasi gerekçelerle karartılması...

Herkes iktidarın neden sertleştiğini konuşuyor.

Ama geçen hafta Mustafa Karalioğlu, Karar’daki yazısında bu sertleşmenin başka bir yüzüne dikkat çekti: 

“Ülkenin bir kısmı bir başka kısmının gözü önünde ve sözümona onların menfaatleri icabı yasaklanıp, kısıtlanıp mahrum bırakılmaktadır. Ne bilindik ve işe yaramaz bir hikaye oysa… Acaba 28 Şubat’ı yaşayanlar, rollerin değiştiği bu sahneyi tebessümle mi, acı tebessümle mi izliyor? Bağırış, çağırış yahut protesto değil. Düşenin elinden tutmayı geçtim, o da değil. Sadece, yasağa, baskıya bakıp hayıflanabilen, iç geçiren acı bir tebessüm.”

Evet, “ülkenin bir kısmı bir başka kısmının gözü önünde ve sözümona onların menfaatleri icabı yasaklanıp, kısıtlanıp mahrum bırakılmaktadır.” 

İktidar muhaliflerine karşı celal yüzünü, kendi tabanına karşı ise cemal yüzünü gösteriyor. Muhaliflerin rağmına olanları kendi tabanına kazanım olarak sunuyor. 

Hatta uzun süredir direndiği adımları bile muhafazakar tabanı tatmin etmek için atmaktan çekinmiyor.

Onlardan biri “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi.

Halbuki bundan dokuz yıl önce İstanbul’da yapılan bir zirvede kabul edildiği için “İstanbul” adını alan sözleşmeyi hiçbir maddesine çekince koymadan, ilk imzalayan ülke Türkiye olmuş, sözleşme 11 Kasım 2011 günü Başbakan Erdoğan imzasını taşıyan şöyle bir takdim yazısıyla onaylanması için Meclis’e sunulmuştu: 

“Dışişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Başkanlığınıza arzı Bakanlar Kurulu’nca 18/10/2011 tarihinde kararlaştırılan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı” ile gerekçesi ilişikte gönderilmiştir. Gereğini arz ederim.”

Kanun tasarısının ilişiğinde gönderilen gerekçesinde de şöyle yazmaktaydı:

“Uluslararası alanda kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olan söz konusu Sözleşmenin, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Geçici Komitesi bünyesinde hazırlanması ve sonuçlandırılmasında ülkemiz öncü bir rol oynamıştır. Sözleşmenin, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığımız sırasında imzaya açılması ve ülkemiz tarafından imzalanmış olması da ayrıca sembolik bir önem taşımaktadır.  Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne taraf olunmasının ülkemize ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı değerlendirilmektedir.”

İstanbul Sözleşmesi, Meclis’ten bütün partilerin verdiği destekle 1 çekimser oya karşı, 246 oyla kabul edilmişti.

Bu sözleşmeyi çekincesiz olarak imzalayan ilk ülkenin Türkiye olmasının anlamı, AK Parti’nin kadına karşı şiddetle ilgili verdiği mücadele üzerine edilmiş pek çok söz hala arşivlerde duruyor.

AK Parti, bu sözleşmeyle yıllarca o kadar gurur duydu ki 2013 yılında Başbakanlık tarafından hazırlanan iktidarın 10 yıllık hikayesinin anlatıldığı Sessiz Devrim kitabına İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülkenin Türkiye olması sessiz devrimlerden biri olarak girmişti. Üstelik kitapta “Sözleşme fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetin yanı sıra zorla evlendirme ve farklı şiddet türlerini tanımlayarak bunlara yaptırımlar getirmektedir” deniyordu, yani neyin imzalandığının da herkes gayet farkındaydı.

Yıllarca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın da kurucuları arasında olduğu KADEM, bu sözleşmenin güçlü bir savunucusu oldu, sözleşmeye muhafazakar kesimden gelen eleştirileri  göğüslediler. Hatta bu sözleşmenin arkasında durdukları için yakın zamanlara kadar yoğun eleştiriler aldılar. 

Peki ne oldu da, geçen hafta Cumhurbaşkanı kurmaylarına “Çalışıp, gözden geçirin. Halk istiyorsa kaldırın. Halkın talebi kaldırılması yönündeyse, buna göre bir karar verilsin. Halk ne derse o olur” talimatı verdi? 

Yine ne oldu da Has Parti Genel Başkanı, ardından, önde gelen bir AK Partili olarak dokuz yıldır bu sözleşmeyle ilgili herhangi bir eleştirisi duyulmamış Numan Kurtulmuş birden bire 'Nasıl usulünü yerine getirerek imzalanmışsa, usulünü yerine getirerek sözleşmeden çıkılır' dedi?  

Bu sorulara benzerleri de eklenebilir.

Mesela ne oldu da sadece bir yıl önce “açılsın” diyenlerin meydanlarda “oyuna gelmek”le, “tahrik”le suçlanıp azarlandığı Ayasofya’nın açılmasına bugün yeşil ışık yakıldı?

Yine nasıl oldu da iki yıl önce Beştepe resepsiyonlarında, cumhurbaşkanlığı iftarlarında Cumhurbaşkanı ile aynı masada Bülent Ersoy’un ağırlandığı ülkede, iki yıl sonra Akit gazetesinin, Milli Gazete’nin, Memur-Sen’in itirazları üzerine Mabel Matiz’in adını YKS sorusuna sokan ÖSYM yetkilileri hakkında soruşturma açılıyor? 

Daha bir yıl önce Kıbrıs gazisi babası vefat ettiğinde Cumhurbaşkanı tarafından taziye için aranmış, bu görüntüler PR olarak medyaya verilmiş Mabel Matiz bir yılda nasıl milli, manevi, toplumsal değerlerimize aykırı oluverdi?

Cevap, evet herkesin aklına gelen ilk cevap. 

Türkiye’de işler iyi gitmiyor. Ekonomide, demokraside, hukukta ciddi sorunlar var. 

İktidar bu sorunları hemen çözebilecek durumda değil. Kan kaybı yaşanıyor. Öyle anketlerde değil, daha bir yıl önce 31 Mart/23 Haziran’da sandıkta görünür olmuş bir kan kaybı bu.  Üzerine AK Parti içinden iki parti ortaya çıktı, corona yüzünden ekonomide işler daha da çıkmaza girdi, aranan döviz  Katar dışında bulunamıyor, döviz beklenen turizmden de her türlü normalleşme riskine girilmesine rağmen istenen rakamlar gelmeyecek görünüyor. 
 
Böyle bir durumda yapılması gereken ilk şey mevcut kitleyi konsolide etmek, yeni partilere ya da yüzde 30’lara yaklaşan kararsız seçmenlere doğru gidişi durdurmak.

Bunun için uzun bir süredir kitleyi konsolide eden, Suriye’de, Libya’da fetihler, bölgede her masada olan, ümmetin yükünü yüklenen, mazlumların yardımına koşan, Batı’ya posta koyan, milli ve yerli savaş teknolojisini geliştiren ve bütün bunlar yüzünden de uğraşılan, ekonomisine savaş açılan, durdurulmaya çalışılan Türkiye tezi hem aşırı kullanımdan hem İdlib’de yaşanan kayıplardan hem de ekonomideki gidişatın artık bu bedeli taşıyamamasından dolayı artık eskisi kadar cazip değil. 

İktidar, Türkiye’deki muhafazakarlara, dindarlara reddetmeleri çok zor yeni bir teklifte bulunuyor.

Daha az demokrasi, daha az adalet ve kötü ekonomiye karşı onlara laiklere karşı elde edilmiş daha fazla kazanım, daha fazla iktidar, daha fazla dini referans, hayatın daha fazla İslamileşmesini öneriyor.

Belki otoriter politikalarla muhalifler, laikler kaybediyor olabilir, ekonomide, adalette hep birlikte kaybediyor olabiliriz ama bu kayıplar içinde muhafazakarlara kazanacakları cazip tekliflerle geliyor iktidar. 

Onları buna ikna etmek için vapur satıcısı gibi çantadan sürekli yeni malzemeler çıkarıyor.  

Yıllardır hayali kurulan Ayasofya, yanında İslami prensipler üzerinden eleştirilen İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, yetmedi üstüne eşcinselliğe karşı sert önlemler...

Artık yasaklar, otoriterleşme adımları, onları muhafazakar, dindar kitlelere kazanım olarak gösteren paketlere sarılıyor. 

RTÜK, Abdülhamit’e hakaret ettiği için televizyon kapattığını açıklıyor.  

Twitter, Youtube, Netflix’i bir düzene sokmanın gerekçeleri arasında buralardaki hakaretler, eşcinsellik propagandası var. Muhtemelen paket geldiğinde en çok bu argümanları duyacağız. 

Erzincan ve Elazığ dışında, aralarında AK Partili avukatların işbaşında olduğu baroların da olduğu 80 baronun itirazına rağmen, büyükşehirlerdeki baroları bölme ısrarının gerekçesi de de Ankara Barosu’nun Diyanet ile girdiği eşcinsellik tartışmasında yaptığı kötü açıklama ve yıllardır başörtüsü başta olmak üzere dindarların kazanımlarına karşı çıkmış büyükşehirlerdeki baroları bölerek fethetme vaadi.

İstanbul Sözleşmesi’nin dokuz yıl sonra İslam’ın prensiplerine aykırı olduğunun keşfedilmesi de bu yüzden. 

İktidar dindarlara ötekiler rağmına da olsa artık onların dediğinin olduğu bir Türkiye vadediyor. 

“Halkın talebi kaldırılması yönündeyse, buna göre bir karar verilsin. Halk ne derse o olur” derken Cumhurbaşkanı’nın kastettiği halk, AK Parti iktidarının üzerinde oturduğu dindar halk kitleleri.

İşte bu noktada Türkiye’deki dindarların bir karar vermesi gerekiyor.

Demokrasinin, adaletin, ekonominin rağmına, daha fazla güç, daha fazla İslami kazanıma evet mi hayır mı?

Abdülhamit’e hakaret etti, iktidarı eleştirdi diye muhalif kanalların sesini kısılmasına, gazetecilerin tutuklanmasına, laiklerin elinde diye baroların bölünmesine, kadınlar, eşcinseller ile ilgili hükümlerin, insan hakları standartlarına göre değil, İslami prensiplere göre belirlenmesine, başkalarının kısıtlanmasına, yasaklanmasına rağmen elde edilen daha fazla iktidara evet mi hayır mı? 

Uzun yıllar önce laikler tek parti iktidarında ve daha sonra arkalarına askerin gücünü alarak, dindar halk kitlelerin rağmına, onların mağdur edilmesi, kısıtlanması pahasına iktidar kazanımları elde etmeye “evet” demişlerdi. 

İktidarın bu açgözlü kullanımının bedelini de ödediler. AK Parti’nin 18 yıllık iktidarı bunun da bir rövanşı.

Peki, dindarlar bu bedeli göze alarak, “fırsat bu fırsat”, “şimdi de sıra bizde”, “bu imkan bir daha ele geçmez” diyerek, iktidarın bu teklifine, ülkede kötüye giden demokrasiye, hürriyetlere, adalete, ekonomiye gözlerini kapayarak evet diyecek mi? 

Şehir Üniversitesi’ni kapatan hoyratlığa karşı ses çıkaramayıp, Mabel Matiz’i sınav sorusu yapan ÖSYM çalışanlarının cezalandırması için bastıran Memur-Sen’inki gibi küçük zaferlerle tatmin olunacak mı? 

Ayasofya’dan yükselecek ezan sesleri, adalet çığlıklarını bastıracak mı? 

Türkiye’nin daha fazla ‘bizim’ olması, yıllarca eksikliğinden şikayet edilmiş demokrasinin, ifade hürriyetinin büyük boşluğunu doldurabilecek mi? 

Başkasının baskılanmasından, kısıtlanmasından elde edecek kazanımların kimseye hayrı dokunur mu? Demokrasinin, adaletin, ekonominin gerilediği bir ülkede, İslami, yerli, milli kazanımların ömrü ne kadar olur, karşı tarafta bir rövanş duygusu yaratmaz mı?

Karaalioğlu’nun yazısında sorduğu gibi 28 Şubat’ı yaşayanlar, rollerin değiştiği bu sahneyi tebessümle mi, acı tebessümle mi izleyecek? 

İşte Türkiye’deki dindarların/muhafazakarların iktidarın bu cazip teklifine karşı vereceği cevap, Türkiye’nin geleceği için de kritik bir karar olacak. '