Kitap Oku: 'Kürt Sorunu mu? Devletleşme Sorunu mu? -21- 'Belediyelerin Etnik Milliyetçiliğe Katkısı'

Hukukçu Dr. İrfan Sönmez'in adından çokça söz ettiren, okuyucunun teveccühünü kazanmış ve tarihe not düşen kitabı: ''Kürt Sorunu mu? Devletleşme Sorunu mu?'
Eklenme Tarihi: 19.10.2019 18:14:00 - Güncellenme Tarihi: 22.10.2019 08:36:04

Hukukçu Dr. İrfan Sönmez'in adından çokça söz ettiren son kitabı 'Kürt Sorunu mu? Devletleşme Sorunu mu?' ile okuyucularının karşısına bir kez daha çıkıyor.  Enpolitik olarak, tarihe not düşen ve önemli bir kaynak oluşturan bu kitabı, siz değerli okuyucularımızla okuma etkinliği teması ile her gün kısım kısım paylaşıyoruz... (Kitabı Bilge Oğuz Kitapevi (0212 527 33 65) veya Kitap Yurdu online kitap satış internet sitesinden edinebilirsiniz.)

'Kürt sorunu nedir' ile başlayan kitapta, dördüncü bölüm... Bugün 'Belediyelerin Etnik Milliyetçiliğe Katkısı' 'Bir Devlet Kurma Örgütü: KCK' ve 'Çözüm Süreci'  başlıkları ele alınıyor. İşte okumanın yirmi birinci kısmı...

BELEDİYELERİN ETNİK MİLLİYETÇİLİĞE KATKISI

- Demin bir çok il  ve ilçe belediyesi kazandı dediniz,bunların Kürt Milliyetçiliğinin büyümesinde hiç mi etkisi olmadı?

Nasıl olmadı,belediyeler dev imkanlara sahip kuruluşlar.Hem istihdam,hem hizmet alımı açısından. Özellikle büyükşehir belediyelerinin çok büyük yetkileri var.Kadro seçimi bakımından merkezi sisteme dahil değiller. Bir belediye başkanı isterse belediyesinin tüm kadrolarını teröristlerle doldurabilir. Bölgenin iş ve istihdam imkanları çok kısıtlı.Belediyeler geçici kadro statüsüyle çok sayıda işçi alımı yapabiliyorlar.Herkesin şu veya bu şekilde belediyelerle işi var. Yol ,su,çevre temizliği için müracaat edilecek tek kurum belediyeler.Bu imkanların sistemli bir şekilde Kürt milliyetçiliğinin amaçları için kullanıldığını düşünün. Özellikle İşçi alımlarında bu belediyelerin tamamı yetkilerini örgüt için kullandılar. İşe alımlarda cezaevi çıkışlılar,ailesinde ölen  veya dağda olanlar tercih edildi. Bu, işe girmek istiyorsan, dağa çık,öl veya hapishaneye gir demekti. Bu politika,  PKK'ya bir çok militan kazandırdı. Örgüte müzahir olanlara her imkanın sunulması, PKK militanlarına sahip çıkıyor kanaati uyandırdı. Örgüt bu yolla hem militan hem prestij kazandı.İhale ve işe alımların denetlenmesi istikametinde yapılan cılız çağrılar siyasi iktidarlar tarafından karşılık bulmadı. Kürt milliyetçiliği yıllar,yıllar boyu belediye imkanlarını kullanarak şişti.Öyle ki belediye araçları ile dağ kadrolarına  yemek taşındı. Çözüm sürecinden sonra açılan hendeklerin çoğu belediyelere ait iş makineleri ile açılmıştı.

BİR DEVLET KURMA ÖRGÜTÜ:KCK

-O dönem ihalelerde KCK'nın etkisi olduğuna dair  çok şey yazılmıştı...

Yazılmıştı ama  hiç kimse bunu görmek istemedi. Belediyelerden ihale almak isteyen önce KCK'ya gidip -örgüt payını vererek-anlaşmak zorundaydı. Her ihalenin en az yüzde 10'u örgüte vergi olarak gidiyordu. Bölgede kısa zamanda -örgüt zenginleri- türedi. Bunlar hem para kazanıyor hem de örgütü finanse ediyorlardı. Ergani'ye hastane yapmak isteyen bir tanıdığım, inşaat ruhsatı almak için Belediye'ye gittiğinde KCK'ya yönlendirilmiş, kendisinden 700 bin dolar haraç istenince yapmaktan vaz geçmişti. Örgüte para aktarmayı kabul etmeyen iş adamları ya bölgeyi terk ettiler, ya da iş yapamaz hale geldiler. Belediye başkanları,bürokratlar, okul müdürleri icraatlarından dolayı KCK'ya hesap vermek zorundaydılar. Bir belediye başkanının kendi memuru tarafından sorgulanma görüntüleri o zaman medyaya düşmüş, ne yazık ki hiç bir yankı uyandırmamıştı. Toplum Kürt milliyetçiliğinin -devletleşme- hamlesini alık gözlerle seyretmiş, ancak hendeklerin arkasında devletin yok edildiğini fark ettiğinde uyanmıştı.

-KCK'ya yönelik operasyonlar o zaman çok eleştirilmişti, sonra iktidar biz yapmadık bizi aldatanlar yaptı dedi. Belli ki siz bu operasyonları doğru buluyorsunuz.

Yüzde yüz doğru buluyorum,KCK  bir -devlet olma- veya devlet kurma- organizasyonudur. Amacı dört ülkeye yayılan Kürtleri tek  çatı altında  devletleştirmektir. Sözleşmesinde amblemi,bayrağı,maliyesi ve mahkemelerine kadar her şey   açıkça yazılıdır.[1] Masum,sivil, legal siyaset yapan bir örgüt değildir.Bölgede oluşan otorite boşluğundan yararlanarak kendi mahkemelerini, vergi mekanizmalarını,askerlik şubelerini kurmuştur. Hatta bir dönem yollarda, şehirlerde asayiş denetimleri yapmıştır. Bölgedeki bütün belediyeler,paralel yapılar bu çatı örgüte bağlıdır. Kürt milliyetçiliğinin -devlet kurma- siyaseti bu örgüt tarafından yürütülmektedir.

-Bir dönem bu yapıdan göz altına alınan zanlılara vurulan kelepçeler bile tartışıldı, hatta kelepçe vurdu diye neredeyse devlet ayıplandı...

Devleti yönetenler de büyük bir kabahat işlemiş gibi suçu müttefiklerinin üzerine attılar.KCK'ya kelepçe vurmak bir cinayet gibi takdim edildi.Devlet geri adım atınca onları yargılayanların da elleri kolları bağlandı. Siyasi iradenin  kelepçe vurmayı üstlenemediği bir yerde, yargı da ceza vermeyi üstlenemez.Bir çokları daha sonra gruplar halinde tahliye edildiler. Bu,tavır yıllardır süren teröre rağmen daha hala meselenin vahametinin  yeterince kavranamadığını gösterir.

-Belediyelerin örgüte verdiği destek yıllardır konuşuluyor ama  meclise girenlerin Etnik milliyetçiliğe kazandırdığı ivme hiç konuşulmadı...

Siyasi katılım bir bütünleştirme,birleştirme yoludur. Prensip olarak herkesin siyasete katılması,ülke yönetiminde söz sahibi olmasından yanayım. Yönetime katılmak,ülkeye karşı sorumluluk duygusunu geliştirir.Yabancılaşma,ötekileşme,dışlanma ihtimallerini yok eder.Kişi veya toplumsal kategorilere, muhalefetini siyasi yollarla ifade imkanı verir. Yönetimleri belirleme,onları değiştirebilme yetkisi, toplumla devlet arasında güçlü bağların kurulmasına neden olur. Meclise girenler politikanın bu yönünün farkındaydılar. Onun için negatif siyaset yapmayı tercih ettiler. Her fırsatta Kürtlerin ezildiğini, hak ve hukuklarının çiğnendiğini söylediler. Meclise girinceye kadar ellerinde sadece megafon vardı. En çok bir kaç bin kişilik kitlelere konuşabiliyorlardı. Mecliste  girince ellerinde artık televizyon kanalları,uluslararası ajanslar vardı. Mesajlarını milyonluk kitlelere ulaştırma imkanı buldular.Milletvekillerine sağlanan ayrıcalıkları iyi kullandılar. Siyaset onlar için hiç bir zaman katılım anlamına gelmedi. Milletvekili olmayı, seslerini daha iyi duyurabilmek için istediler. Kürt meselesinin ulusal sınırları aşıp bir uluslararası sorun haline getirilmesinde meclisteki milletvekillerinin büyük etkisi oldu. Leyla Zana'nın Kürtçe yemin teşebbüsünü hatırlayınız. Bu girişimle hem tabanına, hem uluslararası topluma mesaj verdi. Tabanına bakın Kürtçe konuşmama tahammül edemiyorlar dedi,uluslararası topluma Türkiye'de Kürtçe konuşmak yasak dedi. Zana'nın tavrı günlerce iç ve dış basında tartışıldı. Türkiye'nin itibarını zedelemek, imajını bozmak için ellerinden geleni yaptılar. Siyasetlerini farklılıklar üzerine kurdular. İki toplumu kaynaştıran,birbirine bağlayan ne kadar bağ varsa kesmeye,koparmaya çalıştılar.HEP'den başlayarak bugüne kadar kurulan partilerin hiç biri Güneydoğunun ekonomik,sosyal sorunlarını öncelik haline getirmedi. Kimlik siyasetini biricik mesele haline getirdiler. İşsizlik,sefalet, fukaralık onlar için  hep istismar malzemesi oldu,hiç bir zaman çare üretmeyi,bitirmeyi düşünmediler. Aday  tercihlerinde izledikleri yol bile  belli amaçları gerçekleştirme maksadına matuftu. Yargılanan, tutuklu bulunan,örgüt üyesi olduğu bilinen bir çok kişiyi meclise taşıdılar. Meclisi teröristlerle doldurarak bilinçli bir şekilde meclisin itibarını,saygınlığını zedelediler.Bu yolla  tabanlarına ve dağ kadrosuna, militanlara meclis yolu açık mesajı verdiler. Milletvekili olabilmenin dağ kadrosu üzerinde yarattığı etkiyi düşünün.Bu militanlığın,bölücülüğün,suç işlemenin bir nevi ödüllendirilmesiydi. İktidarları örgütçü milletvekillerini tasfiye edip, meclisin itibarını korumakla, Kürtlere siyaset yaptırmıyorlar propagandası arasında tercih yapmaya zorladılar.

-Öcalan soyadlı bir kişiyi de meclise taşıdılar.

Bu da bilinçli ve planlı bir seçimdi. Öcalan soyadının toplum muhayyilesinde uyandırdığı çağrışımları biliyorlar. Onu meclise taşıyarak  ana kütleye meydan okudular. Çoğunluğun hissiyatına önem vermediklerini, saygı duymadıklarını gösterdiler. Toplumun sinir uçlarına basarak,etnik nefreti körüklemek istediler. Zamanlamaya baktığımızda başka ihtimaller de akla geliyor.Dilek Öcalan Çözüm sürecinde meclise girdi. O dönem, barış şarkılarının söylendiği,müthiş bir yalan rüzgarının estirildiği bir dönemdi.Koca koca adamlar, Öcalan'ın bize barış getireceğine ciddi ciddi inandılar. Yazılı ve görsel basında Öcalan övgüleri gırla gidiyordu.Barışın herhalde bir ödülü olacaktı.Dilek Öcalan'la, esas  Öcalan'a zemin açmak için bir alıştırma yapmış olabilirler. İmralı tutanaklarında S.S.Önder Öcalan'a bu  ihtimali akla getiren şu sözleri söylüyor:"Hakan Beyin(Fidan) projesi şöyle özetlenebilir: Ülke öyle bir noktaya gelsin ki, ne Başkan'ın (Öcalan'ın) özgürlüğü ne diğer demokratik haklar artık tartışılamayacak bir hal alsın."[2] Dilek Öcalan,Abdullah Öcalan'ın alıştırmasıydı. Bu  ihtimal de yabana atılmamalı.

ÇÖZÜM SÜRECİ

Madem çözüm sürecine girdik, o zaman sürecin ne getirip, ne götürdüğünü konuşabiliriz. Siz teröristlerle  konuşulmasından yana mısınız?

Teröristlerle konuşabilmek için meselenin konuşulacak noktaya gelmesi lazım. Konuşulacak nokta, örgütün amacına ulaşamayacağını anlaması, onurunu kurtarabilmek için muhatap alınmayı istemesidir. Ufukta kesin bir yenilgi olacağını gören hareketler,yenildik dememek için anlaştık diyebilecekleri bir ortamın oluşmasını isterler.Pazarlık marjları düşmüş, kurtarmayı düşündükleri bir haysiyetleri (!)kalmıştır. Onu, yıllarca mücadele ettikleri, düşman belledikleri gücün ellerinden tutarak yapmasını beklerler.O kader anlarında doğru bağlantılar kurarak,siyasi uzantılarıyla konuşulabilir.Bunun da milli irfanımızın  -devlete yüklediği- anlama uygun olarak yapılması gerekir. Bir devlet ancak bir başka devletle masaya oturur. Terör örgütleri devlet değildir, devletin oturduğu masaya oturamazlar.

Siyasi uzantılarıyla konuşmak da aynı şey değil midir?

Değildir,siyaset yapanlar legal alandadır, örgütle ilişkilerine rağmen ellerinde silah yoktur. Onlara siyaset yapma imkanı verildiğine göre  onlarla konuşmanın da bir mahsuru yoktur. Teröristlerle konuşmak aynı şey değildir. Etnik temele dayanan terör örgütleri bir halkın temsilcisi olarak tanınmak isterler. Eylem yapmalarının bir nedeni de budur.Muhatap alınmak, bir halkın meşru temsilcisi olarak görülmektir. Devletle masaya oturdukları an ilk kazanımları bu olur; terör örgütü yaftasını boyunlarından çıkarmış olurlar. O masadan bir sonuç çıkmadığı takdirde -örgütle ilgili- terör söylemi eskisi kadar etkili olmaz. Masaya oturmak örgüte yönelik propagandanın çoğunu anlamsız hale getirir. Ciddi bir inandırıcılık sorunu ortaya çıkar. İşin bir başka boyutu da şudur: Teröristlerin dünyası ile gerçek dünya arasında dağlar kadar fark vardır. Çoğu  sanal bir dünyada yaşar. Gerçeklikle irtibatları son derece zayıftır.Diyaloga değil,silahın gücüne inanırlar.Onları gerçeğe çekmek uzun bir çaba gerektirir. Dağlarda kalmak,savaşmak,ölmek,öldürmek onlarda çok farklı karakter yansımalarına neden olur.Örgütle münasebeti uzayanlar kendilerini tarihin sayfalarından  fırlamış destan kahramanları gibi görür.Kendilerine özgü bir mantıkları vardır Konuşmaya çok az müsaittirler. Karşı tarafı masaya oturmaya mecbur ettiklerini düşündükleri için, görüşmeleri kazanan kaybeden düzleminde sürdürmek isterler.

Zaten öyle de olmadı mı?

Oldu, Karayılan'ın açıklamalarını hatırlayın,"yenildiler, yenildikleri için önderliğimizin yanına gidip diyalog kurma yolunu seçtiler" dedi. Siyasetçiler terörü hayat tarzı haline getirenlere göre daha makuldür. Halkla iç içe olmak  onları rasyonel davranmaya iter. Dağdakilerle-şehirdekilerin beklentilerini buluşturmaya,ortak noktalar üzerinden çözümler üretmeye daha müsaittirler.Halkın dağdakilere duyduğu nefretin daha azı onlara bulaştığı için masada olmaları çok fazla tepki çekmez. Bu da görüşmelerin  daha sağlıklı bir psikolojik zeminde yürümesini kolaylaştırır. Zira toplum baskısı görüşmeleri sürdürülemez hale getirebilir. Hiç bir devlet terör kurbanlarının yakınlarının feryatlarına kulağını tıkayamaz.

-Örgüt bunu kabul etmiyorsa?

Örgüt bunu kabul etmiyorsa barış şartları(teslim olma) oluşmamış demektir.Örgütler eylem yapma kapasitelerini kaybettiklerinde ve  direnme iradelerini  yitirdiklerinde barış isterler. Daha masaya oturmadan şartlar dayatan bir örgüt barış istemiyor demektir. Böyle bir örgütle de siyasi uzantıları ile de ortak bir noktada buluşmak zordur.Barış ancak savaşma iradesi kırıldığı zaman mümkündür.Örgütün isteyip istememesinden ziyade -siyasi uzantılarının- insiyatif almaya hazır olup olmadıkları önemlidir. Bu tür hareketlerde insiyatif her zaman silahı elinde tutanlardadır.

İNGİLTERE, İSPANYA NE YAPTI?

Ama bir çok ülke teröristlerle  görüştü,aracı kullanmadan iletişim kurdular.İngiltere'nin IRA ile,İspanya'nın ETA ile görüşmeleri aracısız görüşmelerdi...

İngiltere IRA ile hiç masaya oturmadı,IRA'yı hiç muhatap almadı. Görüşmeleri Sinn Fein lideri Gerry Adams ile İrlanda Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi Lideri Davit Hume yürüttü. İngiltere istihbaratı görüşmeleri bu iki isim üzerinden takip etti.Daha sonra sürece İngiltere ve İrlanda Hükümetleri de dahil oldular. Son kertede 1998'de -Hayırlı Cuma-antlaşması imzalanırken, masada IRA değil, Serbest İrlanda  ve İngiltere hükümetleri ile Ulster Birlikçiler Partisi, Ulster Demokratik Partisi, İlerici Birlikçiler Partisi, Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu, Kuzey İrlanda İttifak Partisi , Sinn Féin ve Sosyal Demokratik İşçi Partisi  vardı.[1]

Bu,  dolaylı da olsa teröristlerle konuşmanın sonuç alıcı olduğunu göstermiyor mu? İngiltere dolaylı görüşmelerin önünü kesseydi,bugün IRA terörü can almaya devam edecekti.

Dışarıdan bakıldığında öyle görünebilir. Gerçek sebep IRA'nın eylem yapamaz hale getirilmesidir. Büyük kıtlıkta yüz binlerce İrlandalı ABD'ye göçmüş, orada önemli bir siklet merkezi olmuşlardı. Güçlü lobileri ve ilişki ağları vardı. Amerika'da her büyük beş şirketten biri İrlanda kökenli Amerikalıların. IRA  için Amerika'daki İrlandalılar önemli bir finansman kaynağıydı. Örgüt ihtiyaç duyduğu silah ve teçhizatı Amerika'daki diasporasının yardımı ile rahatlıkla temin edebiliyordu. ABD ile İngiltere arasındaki anlaşmadan sonra örgüte akan para kesildi. Örgüt militanlarını besleyemez,silah ve mühimmat alamaz hale geldi. Yıllar süren terör Katolikleri de Protestanları da bıktırmıştı.Hem sosyolojik açıdan,hem de örgüt psikolojisi açısından barışın şartları oluşmuştu.Zaman içinde İngiltere istihbaratı IRA'nın içine sızmış,eylem yapma kabiliyetini sınırlamıştı. İngiliz hükümeti bu psikolojiyi gördü, bazı yetkilerini devrederek o psikolojik engeli aştı. İngiltere zaten bir ulus devlet değil,kendi ifadesiyle uluslar devleti. Bu bakımdan yetki devrinin sistem açısından çok büyük bir sakıncası yoktu.İspanya'nın Bask bölgesinde de ETA benzer bir süreç sonunda silah bıraktı.Örgütle bir dizi görüşme yapıldı. İngiltere'den farkı,  önceleri aracı kullanmadan bir hükümet komiseri üzerinden yapılan görüşmelerdi.Fransa'da,Cezayir'de,ABD'de taraflar bir araya geldiler. Hepsi de neticesiz kaldı. İspanya görüşmelerde muhatabını kendisi seçti, dönem dönem görüşülen isimleri değiştirdi.Bu birazda herhangi bir ismi parlatıp,örgüt liderliğinden toplum liderliğine yükseltmemek için alınmış bir tedbirdi.Daha sonra uluslararası düzlemde faaliyet gösteren aracı kurumlar devreye girdi. Uzun bir maratondan sonra ETA silah bırakma kararı aldı. ETA'ya silah bıraktıran da diyalog değil,ideolojik ve örgütsel tıkanmaydı. 1978 Anayasası ile İspanya eyalet sistemine geçmiş, eyaletlere çeşitli derecelerde özerklik vermişti. BASK bölgesi de yeni anayasa ile birlikte geniş bir özerkliğe kavuşmuştu. ETA, bağımsızlığı savunmasına rağmen halkın bir kısmına göre bu yeterli bir kazanımdı.Bu noktada ETA ideolojik bir tıkanma ile karşı karşıya kaldı. Diğer taraftan eylem yapmak da gittikçe zorlaşmıştı. Daha önce İspanya'da eylem yapıp,militanlarını Fransa'da saklayabiliyordu. İspanya'nın AB üyesi olması ile birlikte Fransa ile menfaatleri birleşti. Fransa, ETA militanlarına kapıları kapattı,İspanya ile ortak operasyonlar yaparak yüzlerce militan ve cephaneliği ele geçirdi.Örgüt cephe gerisini kaybedince eylem yapma gücü de zayıfladı.Kaçacak,saklanacak bir bölge kalmamıştı.[2] En son 1997'de Bilbao Belediye Meclis üyesi Miguel Angel Blanco'nun kaçırılarak hunharca öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Yüz binlerce İspanyol  sokağa dökülerek ETA'yı ve yapılan eylemi protesto etti.Bask  halkı ve partileri de bu protestolara katıldılar.  ETA kendi tabanı açısından da meşruiyetini kaybetmiş,yolun sonuna gelmişti, ya uğruna savaştığı halkı ile çatışacak,yahut silah bırakacaktı.  Silah bırakmayı tercih etti. Her iki örgüt de siyasi ve askeri anlamda tıkanmıştı. Belki bir süre daha eylemlerine devam edebilirlerdi. Ancak bu halklarını  ve  mücadeleyi bir müddet sonra kesin olarak kaybetmek pahasına olacaktı.Silah bırakarak halkı ve mücadeleyi bütünüyle kaybetmekten kurtuldular.

(Pazartesi 'ÇÖZÜM SÜRECİ NİÇİN BAŞARILI OLMADI?' başlığı ile devam edecek...)

[1] Demokratik Gelişim Enstitüsü, http://www.democraticprogress.org/wp-content/uploads/2014/02/TURKISH-PDF.pdf,erişim,19.08.2017

[2] http://www.gazeteduvar.com.tr/... 18.08.2017

[1] http://kckparasi.blogspot.com.tr/2011/12/kck-sozlesmesi-nedir.html,erişim,17.08.2017

[2] Öcalan,age,s,259


http://www.enpolitik.com/haber/316920/kitap-oku-kurt-sorunu-mu-devletlesme-sorunu-mu--21--belediyelerin-etnik-milliyetcilige-katkisi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*