Ekonomi doktoru İbrahim Turhan ile Türkiye'nin gerçek gündemi 'hasta ekonomiyi' konuştuk...

25. ve 26. Dönem İzmir Ak Parti Milletvekili, ekonomist, Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı, Borsa İstanbul eski Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. İbrahim Mustafa Turhan, enpolitik’in ekonomiye ilişkin sorularını yanıtladı.
Eklenme Tarihi: 05.08.2019 11:50:00 - Güncellenme Tarihi: 05.08.2019 17:00:13

Türkiye gündeminin tek ve en gerçekçi sorunları arasında yer alan ekonomiyi uzman ekonomist Doç. Dr. İbrahim Turhan ile konuştuk. Turhan’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:



ENPOLİTİK: Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu sorunun bir teşhisini ismini koyabilir misiniz?

Türkiye 4 yıldır seçim konuşuyor. Buna benzer bir şeyi biz 90’lı yıllarda yaşamıştık. Böyle arka arkaya seçimler, hükümetlerin düşmesi, yeni hükümetlerin kurulması vs… O dönemle bu dönem belli ölçüde benzerlik arz etmeye başladı. Dolayısı ile siyasal konjektürdeki benzerlik kendisini ekonomik konjektüre de yansıtmaya başladı. Nasıl 1990’lı yıllarda yüksek enflasyon yüksek faizler, kurda istikrarsızlık, işsizlik gibi sorunlar yaşıyor idiysek benzerlerini yaşamaya başladık.

Ak parti göreve geldiğinde kullandığı en önemli argümanlardan bir tanesi ‘1990 yıllarının Türkiye’nin kayıp 10 yılı olduğu’ şeklindeydi. Gerçekten de 1991’deki kişi başına düşen milli gelirimiz ile 2001’deki gelirimiz aynıydı. 10 yıl kayıptı. Şimdi geldiğimiz duruma bakıyoruz 2018 yılsonu itibariyle TÜİK rakamları ekseninde 2018 yılı milli gelirimiz, 2007 milli gelirimiz ile aynı seviyede.

Ekonominin en önemli hastalık belirtilerinden biri bu. 11 yıl sonra kişi başı milli geliriniz aynı seviyede kalmışsa demek ki problem var.

2016’dan itibaren bu politik döngünün arkası arkasına gelen seçimlerin oluşturduğu endişe ile Ak Parti geçmişte yapmadığı bir şeyi yaptı. O da ekonomide Ak Parti’nin kuruluşundaki temel felsefe olan ‘serbest piyasa/dışa açık ekonomi ve serbest piyasa kuralları içerisinde anlık, kısa dönemli siyasal çıkarlar yerine, sürdürülebilirliliği ön plana alma davranışından’ bir ölçüde vazgeçti. Nasıl anlıyoruz bunu çok basit; Türkiye 2017 yılından itibaren sürdürülebilir büyümesinin çok büyük bir büyüme yaşadığı bir dönem tecrübe etti. Arka arkaya potansiyel büyümenin üstüne çıktı.



ENPOLİTİK: Ne demek potansiyel büyüme, bize biraz açar mısınız?

Düşünün ki elinizde bir kumaş var.  Bu kumaşı siz, dikeceğiniz elbisenin modeli için yetersiz görüyorsunuz dolayısı ile istediğiniz elbiseyi çıkarmak için biraz esnetmeye başlıyorsunuz kumaşı. Ve kumaşı esnetmek için geriyorsunuz, bir gerilim oluşuyor. İşte ekonomiyi de gerdiğiniz zaman, potansiyelinin üzerinde büyümesi için zorladığınız zaman stres oluşuyor ekonomide.

Bu stresi nasıl görüyoruz? Aşırı kredi genişlemesi, aşırı borçluluk, enflasyon dinamiklerinin yukarıya dönmesi ve bütçenin yani kamu maliyesinin daha önceki sürdürülebilir yapısından uzaklaşmaya başlaması. İşte bu semptomların hepsini biz gördük o dönemde.

Sonuçta Türkiye’nin şöyle bir gerçeği var, her yıl aşağı yukarı biz nüfusu genç olan ve iş gücüne yeni katılımlar sağlayan bir ülkeyiz. Sadece bu da değil, sosyal hareketlilik çok yüksek Türkiye’de. Kırsaldan merkeze ve çevreden yine merkeze bir hareketlilik söz konusu, bunlara da iş bulmamız lazım, daha iyi bir yaşam standardı sağlamamız lazım insanımıza. Bunun için de yatırım yapmak gerekiyor.

Türkiye’nin bu ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için, eskiyen makinelerini yenileyebilmesi, altyapısını iyileştirmesi ve bu iş gücüne katılan insanlarına iş bulabilmesi için Türkiye’nin her yıl 100 lira üzerinden 30 lira yatırım yapması lazım.

Şimdi bizim toplumumuzun tüketim davranışı biraz geniş, 60 lira da tüketim harcaması yapıyor bizim hane halklarımız. Devletimiz de bir süredir o 2000’li yıllarda sergilediği tasarruflu duruşundan uzaklaştı. 15 lira da devlet tüketim harcaması yapıyor. Şimdi, 60 lira özel hane halkları tüketti, 15 lira da devlet tüketti, 30 lira da yatırım yapmanız gerekiyor. Toplam 105 etti. E ama sizin geliriniz 100 lira harcama ise 105 lira oldu. Bu bir ev olsa, evin bütçesi 5 lira açık verdi. Peki bu sürdürülebilir bir şey mi? Değil…

Bunu bizim dışarıdan temin etmemiz lazım. Akıllara şu soru gelebilir, bu böyle sonsuza dek devam etmez ki… Burada üzerinde durduğumuz nokta, 30 lira yatırım harcaması yapıyoruz ya biz öyle alanlara yatırım yapmalıyız ki 30 lira yaptığımız yatırım bize 35 liradan fazla gelir üretsin ki hem yatırımın maliyeti çıksın hem de 5 lira açık vermişti bütçemiz onu ödeyelim.

ENPOLİTİK: Bu mümkün mü peki?

Mümkün. Türkiye gibi ülkelerde üretim nüfus, ihracat imkanları, girişimcilik potansiyeli gibi imkanlara baktığınızda şunu görürsünüz, sermayenin verimliliği yüksek. Mesela Japon ekonomisi… Yaşlanan bir ülke, sermayenin verimliliği düşmüş, onlar ürettiklerinin hepsini tüketemiyorlar, tasarruf fazlaları var. O tasarruf fazlasını yatıracak yer arıyorlar dünyada gelecekleri için. İşte bu tasarruf fazlasını kullanırsanız akıllı bir şekilde, hem bu ihtiyaçlarınızı karşılar, hem de fazlasını oluşturursunuz. Ama ekonomiyi zorlarsanız, kapasitesinin çok üstüne çıkarırsanız bu açık sürdürülebilir olmaktan çıkar, insanlar ellerine fazla para geçtiği için normalde yapılmaması gereken yerlere yatırım yaparlar. Bizim yaşadığımız sorun tam da buydu.



ENPOLİTİK: Ülkedeki siyasi gelişmeler, sistem tartışmaları, istikrar… kısaca siyasetin yönü ekonomiyi nasıl etkiledi veya nasıl etkiler?

Az önce bahsettiğim ‘ekonomiyi potansiyelinin üzerinde zorlamanın’ altında yatan bu siyasal ortamdı. Yani seçim var ve seçimleri kazanmak için şunu yapalım, bu yapalım dediğiniz zaman kısa dönemli olumlu etkilerinden yararlanıyorsunuz ama uzun dönemde orada aldığınız yanlış kararlar kalıcı etkiler bırakıyor.

İkincisi benim söylediğim hesabı düşünün 105 liraya ihtiyacımız var ve demek ki dünyadan bir finansman bulmamız lazım. Dünya bize bu finansmanı sağlamada aslında bir hayli cömert davranmış.

2017 yılı sonuna geldiğimiz zaman dünyanın bize 460 milyar dolardan fazla net kredi açtığını görüyoruz. Bu 460 dolar Türkiye’nin uluslararası net yatırım pozisyonu. Yani Türkiye’deki yerleşiklerin dünyadan alacakları var, dünyaya da borçları var. Bunu netleştirdiğimiz zaman biz nette hisse senedi olarak, tahvil olarak, banka kredisi olarak ve buna benzer sermaye akımları olarak dünyadan 460 milyar lira finansman kullanmışız. Dünya bize bu krediyi kullandırmakta bir sakınca görmemiş. Çünkü demiş ki Türkiye bir kere problemleri olabilir ama demokratik bir ülke, batı ittifakı, Avrupa Birliği ilişkileri iyi olmuş bir ülke Türkiye, savunma tercihleri de o yönde olmuş NATO üyesi, aynı zamanda insan kaynağı nitelikli, eğitim düzeyi fena değil, dışa açık bir ekonomisi var, milyonlarca turist geliyor gidiyor vs… böyle bir ülkeye bakmışlar demişler ki biz bu ülkeye 450 ile 500 milyar dolar arası net para kullandırabiliriz. Sonra, yargıda, siyasette dillendirilen sorunlar o algıda bir tereddüt oluşturmaya başlamış. ‘Ya Türkiye galiba evet seçim oluyor ama seçim son dönemlerde biraz sıkıntılı olmaya başladı’ dışardaki algı bu. Artık Türkiye demokrasiden uzaklaşıyor gibi bir algı var.

Dünyada iyi yönetişim ilkeleri var dünyada evrensel olarak kabul görmüş. Nedir bütün taraflara karşı adil olma şeffaf olma, sorumlulukla davranma ve hesap verebilir olma. Bu noktalarda Türkiye’nin eksikleri var gibi bir algı ve bu algıyı oluşturmak için özel çalışmış gruplar olabilir.

ENPOLİTİK: Bu algı karşısında yapılması gerekenleri sıralayabilir misiniz?

Bu algının yanlış olduğunu gösterecek yönde adımlar atarsınız. Yani yargıyla ilgili bir algı sorununuz mu var yargınızın gerçekten hem tarafsız hem bağımsız işlediğini ortaya koyarsınız. Türkiye bu FETÖ örgütünün özellikle yargı üzerinde tahribat yarattığı bir dönem geçirdi. Bunun çözümü bu yöntemlerden süratla uzaklaşıp gerçekten evrensel hukukun egemen olduğu tarafsız bağımsız bir hukuk düzeni oluşturulmalı. Siz dışardan gelen bu olumsuz tepkilere yanlış tepkiler verirseniz, oluşturulmaya çalışılan algıyı pekiştirirsiniz.

Mesela Merkez Bankası ile ilgili bir takım tereddütler kuşkular oluşturmaya çalışıyorsa birisi siz Merkez Bankasının bağımsızlığını pekiştirecek adımlar atarsınız. Bizim en önemli hatamız bu oldu.

ENPOLİTİK: Neden bunlar yaşandı ve sizce çözüm nedir?

Öncelikle bizim yaşadığımız sorun bankaların kredi vermekte sorun yaşaması. Nedeni ne geçmişte vermiş oldukları krediler vardı bu kredilerin geri dönüşünde aksamalar yaşanıyor. Neden bu krediler ödenmiyor diye baktığımızda temelde iki tane sektör ön plana çıkıyor inşaat ve enerji sektörü.

Türkiye ile ilgili bundan 10 yıl önce şöyle bir algı vardı: Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 13-14 bin dolar cari kurdan, önümüzdeki 10 yıl içinde bu 20-25 bin dolara yükselecek ve Türkiye’de yaşayanlar daha zengin olacak. İki, Türkiye yüksek büyümesi olan bir Doğu Avrupa ülkesi aynı zamanda da güvenlikli bir Ortadoğu ülkesi… Ne demek bu? Bu bölgedeki çevremizde yaşayan insanlar Türkiye’den gayrimenkul edinmek, buraya gelip alışveriş yapmak isteyecekler. Üç, Türkiye Batı ile entegre olmuş bir ülke ve AB yönünde hızla ilerliyor, dolayısı ile bu bölgede iş yapmak isteyen çok uluslu şirketler de yönetim merkezlerini Türkiye’ye taşımaya başlayacaklar. Bu üç varsayım gerçekleşince, Türkiye’de daha fazla konut, iş yeri, alışveriş merkezi ihtiyacı olacak ve doğal olarak bunların değeri artacak. Varsayım buydu. Bu varsayımlarla yatırımlar yapıldı, krediler alındı. Aynı şekilde enerji sektöründe de Türkiye kişi başı milli gelirini 20-25 milyon dolara çıkaracaksa 2 trilyon dolarlık bir ekonomi olacak demektir.

Bu bölgede az evvel söylediğim gibi Doğu Avrupa ülkesi olan ama Asya’nın büyümesine sahip olan Ortadoğu ülkesi olan ama Avrupa’nın güvenliğine sahip bir ülkeyse Türkiye, enerji sektöründeki yatırımlar çok cazip hale gelir. Siz şayet fiyatların şeffaf olduğu, tüm taraflara adil davrandığınız, yani evrensel hukukun işlediği, mülkiyet haklarının güvence altında olduğu, iyi yönetişim ilkelerinin işlev kazandığı bir yapıysanız buraya yapılacak enerji yatırıları çok karlı olur. İkinci varsayım da buydu.

Bu varsayımlarla krediler alındı verildi, bu varsayımlarla yatırımların fizibiliteleri yapıldı. Sonra, yargıda güven problemi, seçimlerin sorunlu gerçekleşmesi gibi semptomlar sebebi ile Türkiye’yi cazip kılan bu varsayımların bir kısmının artık geçerli olmadığını görüyoruz.



ENPOLİTİK: Türkiye’nin dünya tarafından riskli görülmesi, cazibesini kaybetmesi bize ekonomide somut olarak nasıl etki etti?


Dünyada kredileri verenler, artık Türkiye için bu varsayımların (yukarda saydığımız) geçerli olmadığını düşünmeye başladılar. Dolayısı ile bu kredilerin dayanağı olan yatırımların değeri; binalarımızın, alışveriş merkezlerimizin, iş yerlerimizin değeri artık ilk zamanlardaki gibi yüksek değil. O zaman ne oluyor kredi diyelim ki 100 lira ama o krediye dayanak olan varlık, 70 liraya 60 liraya hatta 50 liraya düşmüş. Böyle bir durumda bankalar kredi veremez…


Bankalar kredi veremeyince, iktisadi faaliyet yavaşlar. İktisadi faaliyet yavaşlayınca, talep düşer işsizlik artar. Talebin düştüğü, işsizliğin arttığı yerde, firmalar satış yapmakta zorlanır. Satış yapmakta zorlanınca geliri azalır, kredilerini ödemekte daha fazla zorlanırlar.

ENPOLİTİK:  Konkordatoların altında yatan sebeplerden biri bu mudur?

Evet.

ENPOLİTİK: Buradan çıkış yolu nedir?

Buradan çıkış yolu bu kısır döngüyü kırmak. Kısır döngü nereden başlamıştı, bankaların kredi verememesinden. Bankaların kredi verebilir hale gelmesi lazım. Ama kredileri de rasyonel alanlara vermeleri lazım.

ENPOLİTİK: Mesela nedir rasyonel alanlar hocam?

Krediler verimliliği arttıracak, ekonomiyi canlandıracak alanlara verilmeli. Mesela kredi verilmesi için önce güven ortamı oluşmalı, kredi verirken verirken riskler ve belirsizlik durumu çok önemli bir etkendir. Öncelik belirsizliğin ve risk algısının bozulması olmalıdır. Burada önemli unsurlardan bir tanesi  de bankaların bilançolarında birikmiş olan, artık geri ödenmesinde sorun yaşandığı anlaşılan kredilerin ne olacağıdır…

Hatırlar mısınız nisan ayında hükümet kamuoyu ile bir ekonomik çerçeve paylaştı. Dedi ki biz, iki tane fon kuracağız biri konut diğeri enerji kredileri için ama ne yazık ki o günden bu güne somut bir adım atılamadı.

-İkincisi, bunun çözülmesi için işi teknik bilenler şöyle bir kurgu yapabilirler: Biz bu sorunlu alacakları bir şekilde devletin satın alacağı bir mekanizma kurgulamamız lazım. Yani devlet bu sorunlu alacakları alacak bankalardan, diyelim ki 10 yıl içerisinde yavaş yavaş ekonomi toparlandıkça tasfiye etmek üzerine bir mekanizma kuracak ve bankalar bu sorunlu alacaklardan kurtulacak. Bankaların bu alacakları satması için de devletin elinde bir para olması lazım. Biliyoruz ki bütçede böyle bir imkan yok. Ne yazık ki kamu maliyesinin durumuna bakıyorsunuz, yılın ilk 5 ayında 67 milyar lira bütçe açığı oluşmuş, bizim yılın tamamı için öngördüğümüz açığın yüzde 82’si bu. Ne olacak peki? Vergilerin arttırılması, bunun bir şekilde çözülmesi lazım. Harcamaların da azaltılması lazım, peki, ekonomi zaten durgunlukta zaten daralıyor bir de devlet bu konuda fren yapacak bir adım atarsa sorun daha da büyüyecek dolayısı ile bizim bütçenin içinde bulunduğu koşulda sonsuz bir kaynak oluşturmamız mümkün görünmüyor.

-Üçüncüsü, merkez bankası burada devreye girebilir. Merkez bankası bir parasal genişleme ile bu çözümün parçası olup, bu sorunlu alacakların alınmasındaki kaynağı sağlayabilir. Bu da bir çözüm. Fakat ekonominin bu kadar daraldığı işsizliğin arttığı, satın alma gücünün talebin azaldığı bir ortamda, işsizliğin arttığı, genç işsizliğin yüzde 25 olduğu bir ortamda enflasyon beklentimiz bile yüzde 15-16. Diyelim ki Merkez Bankası böyle bir parasal genişlemeye gitti yani herkesin eline daha fazla tl geçti. Biz biliyoruz ki şuanda yurtiçinde yerleşikler, firmalar ve gerçek kişiler 180 milyar doların üzerinde bir döviz satın almış durumdalar. Bunların ellerine daha fazla Türk lirası geçerse bunun karşılığında bir döviz girişi olmadığı zaman Türk lirası üzerinde de olumsuz etki yaratır. Hem enflasyon hem de Türk lirasının değeri açısında Merkez Bankasının olası hamlesi risk oluşturuyor.

ENPOLİTİK:  Peki, sıraladığınız maddeler ışığında yapılması gereken nedir hocam?

O zaman burada Türkiye’nin uzun vadeli düşük faizli bir dış finansman bulması lazım Merkez Bankasının bu operasyonu başlatabilmesi için.

ENPOLİTİK: Nereden, en önemlisi nasıl bulabilir bu finansmanı Türkiye?

Bunu bulabileceği birçok adres var ama hangi Türkiye’nin? Az evvel bahsettiğimiz Türkiye’nin. Bu kaynağı verirler ama istikrarsızlık, güvensizlik ve risk ortamında vermezler.

Aslına bakarsanız Türkiye’de iktisadi faaliyetin yavaşlamasına bağlı olarak, cari açık problemi kapandı. Türkiye artık ciddi bir cari açık vermiyor. Bankalar kredi vermediği için yurtdışından sağladıkları yükümlülükleri yenileme oranları da düştü. Yani bu açıdan da bir baskı yok. Kura bakıyorsunuz uzun yıllar ortalamaları ile karşılaştırıldığında reel olarak çok düşük seviyede. Yani Türk lirası değerinin çok daha altında görünüyor, en az yüzde 15 değerlenebileceği yer var Türk lirasının.

-Varlık fiyatlarımız çok ucuz.  Şimdi eskiden bizim şirketlerimiz 8 ila 10 yıllık karları kadar bir değer  ifade ediyorlardı yani şirketi satmak istediğiniz zaman 10 yıllık karına satıyordunuz şirketi. Şuanda 4 yıllık karına satıyorsunuz. Yani Türkiye’nin varlıkları çok ucuz, parası değerinin altında, cari açığı yok, bankaların da bir finansman sıkıntısı yok görünüyor.

Yani normal şartlarda siz o öngörülebilirliliği arttırsanız, istikrarı sağlasanız, bahsettiğimiz temel problemleri çözseniz, ülkeye oluk oluk para akmaması için hiçbir sebep kalmıyor.

ENPOLİTİK: Konuşmalarımızda sık sık ekonominin siyaset ve algı ile bağlantılı olduğunu belirttik. Cumhurbaşkanlığı sistemini ekonomik bağlamda gelinen süreci de düşündüğümüzde nasıl yorumlamalıyız?

Bence atılması gereken en önemli adım hukuk alanındadır. Çünkü mülkiyet hakkının garanti altına alınması iktisadi faaliyet için olmazsa olmaz şarttır. Biz de bir takım problemler olduğu doğrudur ama bizi öncelikle algıyı düzeltmemiz lazım zihinlerdeki.

Birinci konu hukuk ve adalet. İkincisi, zaman zaman şöyle yorumlarla karşılaşıyorum ‘Çin’e bakın nasıl büyüyor biz de onun gibi olsak’. Çin yolun sonudur. Ticaret yolunun sonudur, Türkiye yolun ortasıdır. 2500 yıllık bir ticaret coğrafyası burası. Bu kadar çok ticaret yapıyorsanız, ticaret artık sizin toplumunuzun genlerine işlemişse, on binlerce kobiniz varsa, serbest piyasa ekonomisinden başka çözümünüz olamaz.

Dünyanın en büyük havalimanını yapıp ülkeyi dünyaya kapalı hale getiremezsiniz. Bunu yapıyorsanız bu sizin dünyaya açık olduğunuzun güçlü bir işaretidir bir kere. Dolayısı ile bizim serbest piyasa ekonomisinden ve dışarıya açık ekonomik modelden asla ama taviz vermememiz, bu konuda tereddüt oluşmuşsa insanların veya ülkelerin zihninde bunları gidermemiz gerekiyor.

Üç kurumlarınız çok önemli. Ekonomi kurumlarının kapasite ve hafızaları güvenirlilikleri çok önemli.

Kurumların güvenirliliği dediniz… Hazine ve Maliye Bakanlığı birleştirildi, kurumların başındaki isimlerle birlikte liyakat tartışılır hale geldi, bunların ekonomi kurum ve kuruluşlarının güven algısını zedelediğini söyleyebilir miyiz?

Öncelikle şunu tespit etmekte fayda var; Türkiye’nin bu sistemden önce tecrübe ettiği sistem problemli bir sistemdi. Yani 12 Eylül anayasasının ortaya çıkarmış olduğu ve o anayasayı hazırlayanların kendi kafasındaki Türkiye kurgusuna göre sipariş ettiği bir sistemdi. Yürütmede bölünmüşlük, parçalanmışlık vardı vs. bunun düzeltilmesi kesinlikle gerekir. Ya tam anlamı ile demokratik parlamenter bir sistem oluşturursunuz, yani sorumluluk ve yetki başbakanda toplanır veya şimdiki gibi başkanlık sistemi de uygulayabilirsiniz. Sorun sistemden kaynaklanmıyor burada. Sorun, sistemdeki denge ve kontrol mekanizmalarının yerli yerine oturtulması sorunu.

Benim çok beğendiğim bir siyaset felsefecisi vardır John Lock. İngiliz aydınlanmasının önemli isimlerinden bir tanesidir. O diyor ki insanlar bir arada yaşayacaksa ortak işlerinin görülmesi lazım, mesela mülkiyet hakkının güvence altına alınması, iyi işleyen bir yargı sistemi, güvenlik, savunma vs lazım ortak işleri görmek için de devlet gibi bir aygıta ihtiyaç var. Biz hepimiz özgürlüklerimizden devlet adına fedakarlıklarda bulunacağız. Yani devletin dediğini kabul edeceğiz, vergi alabilecek devlet bizden, bizi cezalandırabilecek vs… Bu durumda devlette çok fazla güç birikir. Bir yerde çok fazla güç birikirse orada sorunun çıkmaması imkansızdır. Bu gücü parçalamamız lazım, gücü nasıl parçalayacağız kuvvetler ayrılığı ile… Yürütmeye bir güç mü veriyorsunuz bunun karşılığında yasama organını bir denge oluşturacak şekilde güçlendirmeniz lazım. Yasama organı etkin denetleme yapabilmeli yürütme üzerinde… Bu sistemi tamamlayacak olan şey gerçekten bağımsız çalışabilecek bir yargıdır. Ne yapılması gereken belli… Bizim, evrensel hukuka, evrensel insan haklarına, demokrasiye, kuvvetler ayrılığına, iyi yönetişim ilkelerine, serbest piyasa ekonomisine, kurumların bağımsız ve yetkin olduğu ehliyet ve liyakatla insan kaynakları yapısının oluşturulduğu bir sisteme ihtiyacımız var. Bu sistem belli bir ölçüde zaten Türkiye’de var. Türkiye’nin bunu çok başarıyla uyguladığı dönemleri oldu. Yine yapmaması için hiçbir sebep yok. Ben iflah olmaz bir iyimserim… Bir kez başardığınız şeyi bir daha başarmanın kolay olduğuna inanırım, biz bir kere başardık yeniden başarabiliriz.

ENPOLİTİK: Sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz...



İBRAHİM MUSTAFA TURHAN KİMDİR?


1968'de İzmir'de doğdu. İzmir Saint-Joseph Fransız Erkek Ortaokulu ve Galatasaray Lisesinden birincilikle mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi İİBF İşletme Bölümünü 1987 yılında Türkiye birincisi olarak kazandı. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Uluslararası Bankacılık alanında yüksek lisansını ve doktorasını tamamladı. Cenevre Üniversitesi Institut Europeen (IEUG) ve Loughborough Üniversitesi bünyesinde misafir araştırmacı olarak bulundu.


Yeditepe Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü ile Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Bölümünde yöneticilik yaptı. 1 Nisan 2004 tarihinde TCMB Banka Meclisi Üyeliği, 7 Haziran 2006 tarihinde Para Politikası Kurulu Üyeliğine seçildi. 8 Mayıs 2008 tarihinde TCMB Başkan Yardımcısı olarak atandı. 2008-2011 yılları arasında G-20 toplantılarına Türkiye'yi temsilen katıldı. 1 Ocak 2012'de İMKB'ye Başkan olarak atandı. 30 Aralık 2012'de İMKB ile İstanbul Altın Borsası ve İzmir Vadeli İşlem ve Opsiyon Borsasının birleşmesiyle oluşturulan Borsa İstanbul AŞ'nin Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü oldu. Bu süre zarfında birçok uluslararası kurum ve kuruluşun yönetim ve danışma kurulu üyeliğinde bulundu. Turhan, evli ve 3 çocuk babasıdır.

haber: enpolitik/ MST

http://www.enpolitik.com/haber/314921/ekonomi-doktoru-ibrahin-turhan-ile-turkiyenin-gercek-gundemi-hasta-ekonomiyi-konustuk.html

Sizin Yorumunuz:

*
*