'Artık size ihtiyacı yok, o cennette...'

Enpolitik yazarlarımızdan Haşim Akten, Büyük Birlik Partisi şehit lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun 10'uncu ölüm yıl dönümüne ilişkin kaleme aldığı yazıda 'On yıl oldu hala neredesin devlet' diye sordu.
Eklenme Tarihi: 25.03.2019 13:08:00 - Güncellenme Tarihi: 25.03.2019 13:02:17

İnternet gazetemiz enpolitik köşe yazarlarından Haşim Akten, Muhsin Yazıcıoğlu'nun 10'uncu ölüm yıl dönümü münasebeti ile kaleme aldığı yazıda Koca Reis'i anıları ile yad ederken sorumluların 10 yıldır ortaya çıkarılmadığına dikkat çekti. 

Akten'in "On yıl oldu hâlâ neredesin devlet?" başlığı ile yayınlanan yazısı şöyle: 

"İhtiyar, sandalyede uyuyakalmıştı. Gülme seslerine uyandı. Bir de ne görsün Muhsin Başkan ve o eskimeyen yiğit, fedâkâr arkadaşları, can dostları. Muhsin başkan o güzel gülüşü ile gülüyordu. İhtiyar o günü hatırladı. Başkanı beklerken sandalyede uyuyakalmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ülkü Ocakları Genel merkezinde başına gelmiş onu gülerek uyandırıyorlardı. Ne güzel arkadaşlıklardı. Uyandırmak için bile gülüyorlardı. Hem de o çok sancılı günlerde bile gülmelerini birbirlerinden esirgemiyorlardı. Ne güzel günlerdi o günler. Akşamları hep huzurla uyurduk. Şimdiki gibi değildi. 

Mevlânâ’nın “Böylesine kuvvet ve kudret sahibi Allah’a canını fedâ etmeyen namerttir” sözünce yaşıyorlardı. O canını fedâ etmek için yola çıkmanın mutluluğuydu gözlerindeki ışıltılar. Şimdi öylemi diye içlendi ihtiyar. Hep o günlerde kalsalardı ve kara toprağa “şehit” olarak düşselerdi. Dursun Önkuzu gibi. Ali Bülent Orkan gibi. Selçuk Duracık, Halil Esendağ ve binlerce şehit gibi.  Kalbi “Muhsin Başkan gibi değil mi?” dedi. Evet, kalbim, Muhsin Başkan gibi. Gözleri dayanamadı dolu dolu oldu. Yatağında ölecek değildi ya. Hepimize böyle bir ölüm nasip olacak mı?

İhtiyar, kalktı paltosunu giydi. Dışarısı soğuktu. Kapıdan çıkarken odadakilere “Geleceğim merak etmeyin” dercesine baktı. Durağa vardığında bekleyen kalabalığın arasına karıştı. Cebinden yaşlılık kartını çıkarıp elinde tutmaya başladı. Kalabalık hareketlenmişti. Otobüs geliyordu. Sıra yoktu. Herkes binebilmek için otobüsün duracağını tahmin ettikleri yere toplandılar. Sıra yoktu ama sıra kavgası da olmadı. İhtiyar, herkes binsin diye kenarda bekledi. En son binecekken kendi gibi bir yaşlı ona buyur etti. Peki deyip bindi. Otobüs kalabalıktı. Arkaya doğru ilerlemeye başladı. Otobüsün virajı alırken yaptığı sarsıntıdan savrulur gibi oldu. Bir genç hemen kalkarak “Buyur amca” deyip yerini verdi. Hiç itiraz etmedi. “Allah razı olsun genç” deyip oturdu. Hamam önüne gelmişti. Taceddin Dergahı durağında indi. Sakin adımlarla Taceddin Dergahındaki Muhsin Başkanın kabrine doğru yürümeye başladı. Kabrin başına geldiğinde “Bizim Haşim mi?” sözünü hatırladı. Muhsin Başkanı aradığında yanındakilere özellikle duyurarak “Bizim Haşim mi?” derdi. Evet başkanım bizim Haşim geldi dedi. Tebessüm etti. Muhsin başkan onun gülmesini çok severdi. “Haydi bir gül Haşim” derdi. Onun öldüğüne hiç inanmamıştı. Onunla konuşmaya başladı. Şehitler ölmezdi ama değil mi? “Başkanım ne haldesin demeyeceğim. İnanıyorum ki iyi yerlerdesin. Gitmek mi zor, kalmak mı zor.” Kabrin çevresine baktığında her kesimden insanın ziyaret etmekte olduğuna defalarca şahitlik etmişti. Ankara’da Hacı Bayram-ı Velî’nin türbesinden sonra en çok ziyaret edilen yer olmuştu O’nun kabri. Muhsin Başkan’ın kabri.

Samimiyetine, dürüstlüğüne, yiğitliğine, sadâkatine, candanlığına, dedikodu bilmezliğine ve arkadaşlığına hasret kaldığı Başkanı hatırlamıştı. Tüm duyguları saygıdan ayağa kalkmışlardı. Hepsinin Başkanla ilgili çok hatıraları vardı. Neler yaşamamışlardı ki onunla. Bir çok şey mezara kadar saklı kalacaktı. Arkadaşlığın gereği buydu. Adı gibi Muhsindi. Herkesin O’nunla bir hatırası vardı ve tüm hatıralar güzeldi. Soğuk bir günde yalnız başına yürümekte olan Muhsin Başkan, yolda gördüğü üşümekte olan paltosuz ve ceketsiz bir adamı durdurdu. Kendi paltosunu çıkarıp ona giydirdi ve yoluna devam etti. Olayın gören ise evleri o sokakta olan bir genç kızdı. O bir yağız Anadolu delikanlısı idi. Her gördüğü yaşlı kadına “anam” der ellerinden öperdi. Arkadaşlarının anneleri ise öz anası gibiydi. Her çocuğu öper, kucağına alırdı. Maaşı aybaşı gelmeden biterdi. Kendinden yardım isteyen hiçbir kimseye “Hayır” diyemezdi. 

Muhsin Başkan ve arkadaşları olan bizler, ülkeyi saran, milletimizin imanıyla oynayan tehlike ve tehditler karşısında hayatlarını adamış insanlardık. “Ah başkanım ah” dedi ihtiyar. 30 sene önceye gitti. “Şu partiyi kurma, Ülkü Ocakları’nı yeniden yeşertelim. Kötülerin korkulu rüyası, iyilerin umudu olalım” demişti ona. Ama Rahmetli Muhsin Başkan “Siyaset gömleğin ilk düğmesidir. Yanlış iliklenirse hepsi yanlış olur” dedi ve siyasete girdi. Girdiği yer bir bataklıktı. İslam en kötülerin olduğu Arabistan çöllerine gelmişti. Muhsin Başkan da toplumun en kötü olduğu siyasete girdi ve yolundan gittiği Peygamber aleyhisselatü vesselam gibi en doğruyu gösterdi. Siyasette dürüstlük olmaz ölçüsünü doğrulukla ve dürüstlükle olura çevirdi.  Bense ülkenin geleceğinin ancak insan eğitimi ile kurtulacağına inanırdım. Siyaset önemli miydi? “Siz nasıl yaşıyorsanız, öyle yönetilirsiniz” neydi peki. “Bir kavim kendini bozmadıkça, Allah onları bozmaz” âyeti neydi öyleyse. Yine bir sözde denir ki; “Amelleriniz, yöneticilerinizdir. Onlar sizin eserinizdir” İyi toplumdan iyi yönetici, İyi yöneticiden de iyi toplum çıkar. Yani tavuk, yumurta misali. Eğer Muhsin Başkan’ın dediği gibi ise; sorumluluk yöneticilerde ve onları başa getirenlerde. Eğer sorumluluk toplumun kendisindeyse, iyi veya kötü yöneticiler de onların sorumluluğunda. Her iki şartta da bizim iyi olmamız gerekiyor.  İhtiyar, Kabrin yanındaki duvara oturdu. Bir yandan dualar ediyor, bir yandan da hızla aklından geçenleri tefekkür ediyordu.

İhtiyar, sen kendine bak. Senden yönetici olmayacağına, olamayacağına göre. Kendini düzelt. Yapabilirsen toplumun düzelmesi için Allah’ın verdiği yeteneklerini kullan. Düzelmek nedir? Kuru bir cihangirlik davası mı? Yoksa İslam’ın getirmiş olduğu medeniyetin tahkim edilmesi mi? İslam’ın ahlakıyla ahlaklanmamış bir toplumu nasıl düzelmiş sayacağız? Kabrin başında dua edenlerden ayrılıp kalabalığın arasına karışmıştı ki yanına biri yaklaşarak “Devlet olmazsa, hiçbir şey olmaz amca” bunu duyan başkası da konuşmaya başladı “Sen kime oy vereceksin hoca?” Bir diğeri “Bu beka meselesi amca, oy vermezsen yarın ahrette hesabını nasıl vereceksin?” “Amca sen boş ver onu tek adam rejimini yıkmamız lazım” “Asıl sen onu boş ver amca. Bu giderse kim gelecek? Bir daha bu fırsatı bulamayabiliriz. Sen oyunu bize ver” İhtiyar, yaşlılığına bakmadan koşar adımlarla koşarak Tâceddin Dergâhına girdi. Kendini müşfik bir babanın kucağına atar gibiydi. Tâceddin hazretleri Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri-nin halifelerinden olduğu rivayet edilir. Her şeyi kenara bırakan ihtiyar. Hüdâî sofrasını çokça duymuştu. Sofraya oturdu. Mevlânâ’nın “Biz tarhana çorbası içmeyiz. Biz can yemeğinden yeriz” sözünü hatırladı.

“Yoruldum artık” diye inledi. Siyaset hayatının olmazsa olmazı olmak zorunda mıydı? Belki de bunca kalabalıklar arasında, yalnız kalışının sebebi buydu.  Aklı “Sen görevini yap yeter” diyordu. Görevim ne ki? “Tebliğ” dedi aklı. Sende biliyorsun ki birileri herkesin bu görevi yapmaması gerektiğini söylüyor. Yedi milyar insana tebliği sadece beş on kişi mi yapacaktı? Bana gençken ulaşamayan ve hayatımda nice hatalar işlememi engelleyemeyen ve yanlışlıkları bana anlatamayan kimmiş onlar ki ben tebliği bırakayım. İhtiyar, korkuyla karışık duygularını bastırmaya çalışıyordu. Belki de kendimi durdurmam lazım.

Bugün 25 Mart 2019. Bakıyorum da 10 yılı onsuz geçirmişiz. Cenazesinde bir araya gelen milyonlar yine birbirlerinden ayrılmış. Hatta aynı yerde olduklarını söyleyenler bile anma toplantılarını ayrı ayrı yerlerde yapıyor. Ama hepsi de küçük salonlarda. Kimi salonu zor dolduruyor, kimi salonun yarısını bile dolduramıyor. Herkes kendi zannınca onu sevdiğini söyleyip vazifesini yaptığını sanıyor.  Her şeye rağmen teşekkür etmek gerek. Kendi arkadaşlarının bile bir araya gelemediği bu toplantılarda devletin yetkililerini neden bir anma yapmıyorsunuz diye suçlamak da boşuna bir gayret olsa gerek. Senin yapmadığını devletin iradesini ele geçirmiş olanlar niye yapsınlar ki?

Muhsin Başkanın mahkemelerdeki davası ise yerlerde sürünüyor. Bir talimatla davalar açtırma kudretinde olanlar ise en ufak bir gayreti göstermiyor. Kaza ise kaza. Her ne ise ortaya çıkmalı iken bu gayretsizlik de neyin nesi Allah aşkına. Çaresizlik ise bizi kanser hücresi gibi içimizden kemiriyor.

Şimdilerde herkes Muhsin Başkan olsaydı şöyle yapardı, böyle yapardı diyerek kendi yaptıklarının doğruluğuna Muhsin Başkanı mesned yapmak istiyor. Ne garip. 28 Şubat sürecinde bile meydanları terk edenleri, korkakları koruyan yiğitliği ile bilinen Muhsin Başkan’a vefasızlıklarını ise anlamak mümkün değil.

Kendini devletine adamış bu yiğit insanın devlete bir kere ihtiyacı oldu onda da “kazadan kaza çıkarmayın” sözüyle bir adım bile atmadı devlet. On yıl oldu hâlâ neredesin devlet?  Artık size ihtiyacı yok. O cennette.

80’li yıllar. Mamak zindanında bir rüya gördü ihtiyar. “Muhsin Başkan dağın tepesinde kendisi ise dağın eteklerinde. Elindeki tekeri dağın zirvesindeki Muhsin Başkana yuvarlayarak gönderir. Dağlar ağlamaya başlar. İhtiyar merak edip dağın arkasına bakar ki yemyeşil bir çimenlik”

Benim gördüğüm bu rüyayı 22 mart Pazar günü Ordu’daki Gözyaşı Geceleri’nde bizzat kendisi anlatmıştı. Hikmetinden sual olunmaz Allah’ım. Mekanı Cennet olsun."

http://www.enpolitik.com/haber/310209/artik-size-ihtiyaci-yok-o-cennette.html

Sizin Yorumunuz:

*
*