İsyanın değil, diriliş ve baharın en nadide bayramı 'Nevruz' ve tarihi...

Son yıllarda, kavga ve isyânla birlikte anılan ve âdeta sadece bir ırka, bir kültüre ve coğrafyaya âitmiş gibi dayatılan Nevruz Bayramı, kadim Türk kültür kodlarının başında geliyor... Barışı, kardeşliği, baharı, bereketi simgeleyen ve milattan yüzlerce yıl önce var olan bu özel aynı duygu ve gelenekle dünyanın birçok yerinde coşku ile kutlanıyor...
Eklenme Tarihi: 21.03.2019 14:17:00 - Güncellenme Tarihi: 22.03.2019 08:35:07

Türklerin yaklaşık 3 bin yıldır kutladığı nevruz ritüelleri binlerce yıldır, toplumsal birlik, beraberlik, dayanışma ve yardımlaşma özellikleri barındırıyor, adeta doğayı insan eliyle kucaklayan bir zincirin halkası oluşturuyor...

Nevrûz, baharın kışa, gündüzün geceye karşı zaferi olup, muhtelif milletlerce binlerce yıldır benzer veya ortak duygularla kutlanıyor. Ne var ki son yıllarda özellikle Türkiye coğrafyasında yaşanan Nevruz bayramları, amacın ve anlamın saptırılması ile PKK terör örgütünün gösterisi haline dönüşmüş bulunuyor. 

Demirci Kawa, ateş, diriliş gibi motifleri barındıran Nevruz'un tarihsel köklerini, tarihteki gerçek anlam ve önemini, dini, toplumsal ve sosyolojik yönlerini inceleyelim: 



Nevruz Bayramı, tarihi süreç içinde olduğu gibi bugün de Akdeniz’in güneyinden Kuzey Denizi’ne, Küçük Asya’dan Orta Asya’ya kadar pek çok ülkede ve toplumda, çeşitli biçim ve yorumlarla kutlanmaktadır. Nevruz’u, bazı Türk toplumları 21 Mart’ta bir gün kutlarken, bazı Türk Cumhuriyetleri bir haftaya yakın bir sürede, çeşitli etkinliklerle kutlamaktadır. 

Nevruz Bayramı bugün, Türk toplumlarında aslına uygun, kültürel ve dini motiflerle kutlanırken, özellikle son yıllarda bazı çevreler Nevruz’u, aslından uzaklaştırarak, siyasi ve ideolojik amaçlı, bir isyanın yıl dönümü olarak kutlamaktadır. Oysa bilimsel tarihi kaynakların birleştiği ortak nokta, Nevruz bir bahar bayramıdır ve kini, kanı, öfkeyi değil; barışı hoşgörüyü ve yeniden dirilişi simgelemektedir.

Her millet, milli varlığını ve egemenliğini korumak için çeşitli kültürel motifler geliştirir. Ulusal kimliğini, kültürel unsurlarla ortaya koyar. 

Bu nedenle, tarihsel kökleri araştırmak, kültürü tanımak, yaşayan kuşaktan çok, gelecek kuşaklar için önem taşır. Bu nedenle, Nevruz bayramı, Türk toplumlarında milli benliğin ve milli kimliğin, bir diriliş şuuru çerçevesinde oluşturulmasında, büyük bir öneme sahiptir. Tüm doğu toplumlarının geleneğinde ve tarihinde, bir şenlik ve bayram havası içinde kutlanan Nevruz, son yıllarda sadece efsaneden ibaret olan ve etnik yapısı üzerinde kesin bir görüş birliği olmayan “Demirci Kawa”nın zalim İran hükümdarı Dahhak’a karşı isyanının yıldönümü olarak algılanıyor ve bu çerçevede tarihi ve kültürel bir zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Bilimsel hiçbir veriye dayanmayan bu çabalar, duygusallıktan öte bir anlam ifade etmiyor. Bir duygusallığın bilimsel takdimi imkansızdır; zira bilim, olan ile ya da olana göre olacak olanla ilgilenir, yoksa olması istenen veya olması gereken bilimin konusu değildir.



1. Nevruz Kelimesinin Etimolojisi

Nevruz, Farsça yeni (nev) ile gün (ruz) sözcüklerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Yılbaşının ilk gününe, yeni gün anlamında Nevroz veya Nevruz denmiştir. Nevruz, toprak altındaki canlıların uykudan uyanışlarının, dirilişlerinin, kısaca baharla buluşmalarının günüdür. Türk ve İran topluluklarında ortak bir kült ve kültür unsuru olarak görülen Nevruz, Türklerde tabiatın yeniden diriliş bayramı olarak kutlanılır. 

Nevruz’un İran efsanelerine dayanan bir yönü de vardır; ancak bu, XI. yüzyıl gibi geç bir döneme tekabül etmektedir. Oysa Nevruz, Türklerde, M.Ö. III. yüzyıldan beri kutlanan bir bahar bayramıdır. Nevruz kelimesi, Türk toplumlarının çoğunda ufak dil kaymalarına uğramış olsa da, bugün Türk dünyasında Nevruz, aynı anlam ve birbirine benzer törenlerle kutlanmaktadır ve Türk dünyasında bahar bayramının genel adı Nevruz’dur.

Türk dünyasında Nevruz; Navruz, Novruz, Sultanı Nevruz, Sultanı Navrız, Navrez, Nevris, Naorus, Novroz, Navrıs, Nevruz, Norus, gibi bazı ağız farklılıklarıyla ifade edilmektedir. 

Türk devlet ve topluluklarında; Ulustın Ulu, Ulusun Ulu Günü, Ulu Kün, Ergenekon, Çağan, Babu Marta, Körklü Marta, İlkyaz Yortusu, Yeni Gün, Yengi Kün, Yeni Yıl, Mart Dokuzu, Mereke, Meyram, Nartukan, Nartavan, Isıakh Bayramı, Altay Ködürgeni, Bahar Bayramı, Yörük Bayramı, Mevris gibi sözcüklerle de adlandırılmakta ve farklı Türk toplumlarında aynı gün kutlanmaktadır.



2. Nevruz Kutlamalarının Tarihi

Çin kaynaklarına göre Türkler, milattan yüzlerce yıl önce, “21 Mart”ta hazır yemekleriyle bahar şenlikleri için kıra çıkar ve baharın gelişini yeniden diriliş anlayışı içinde kutlarlardı. Kaynaklar, Türklerde yılbaşı gününün baharın başlangıcında olduğunu işaret etmektedir. İlkbaharın başlangıcı, mart ayıdır. 

12 hayvanlı Türk takviminde de yılbaşı, 21 Mart Nevruz günüdür ve Türkler bugüne “yengi gün” demektedirler.

 İslami dönemle ilgili kayıtlara baktığımız zaman, “Nevruz Bayramı”nın ilk izlerini genellikle XI. yüzyıl metinlerinde görüyoruz. Nevruz’u İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnamesi de dahil olmak üzere (Firdevsi 940-1020 tarihleri arasında yaşamış ve bu eserini de 1004 tarihinde tamamlamıştır), bu tarihten önceki dönemlere ait İran metinlerinde Nevruz’a rastlanılmaması, bu bayramın ilk kez Türkler arasında ortaya çıktığı kanaatini uyandırmaktadır.

Nevruz, Türk destanları içinde karşılığını, Ergenekon’da bulmuştur. Bu nedenle Nevruz kutlamalarının bir diğer adı da “Ergenekon Bayramı”dır. 

Bu isim, geçmişten günümüze kadar hâlâ çeşitli Türk boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram, aynı zamanda milletin, destanların gücüyle birbirlerine olan güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun Devleti Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. (Hunlar, Orta Asya’da en eski Türk devletini kurmuş olan boydur. İlk HunTürk hükümdarı Teoman Mete’nin babasıdır ve Mete M.Ö. 209’da Türklerin başına geçti) Çin kaynaklarında da (Çu Hanedanı Tarihi) yerini bulur. Hatta, ÇianKen’in M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir raporda, bu destandan söz ettiği bilinmektedir. 

Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmut’tan Bîrûnî’ye, Nizamülmülk’ün Siyasetnâmesi’nden Melikşah’ın takvimine, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide, Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan, Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devleti’nin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan IV. Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk’ün uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini kutladıklarını biliyoruz.


Netice itibarıyla görülmektedir ki, Nevruz, M.Ö. III. yüzyılda, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldan beri, diğer Türk gruplarının hemen hiçbirisiyle ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde, Nevruz geleneklerinin bugün de sürdürülmesinin hangi kanalla olduğunun açıklanması gerekir. Eğer Nevruz, İran kaynaklı bir gelenek idiyse, Nevruz bayramının Saha Türklerine kadar nasıl gittiğinin ve 1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan Sahalara nasıl etki ettiğini açıklamak gerekir.

Bu soru, bizi Nevruz’un bir Türk geleneği olduğu inancına götürmektedir. Netice itibarıyla Nevruz bugün Afganistan’dan, İran’a, Irak’a, Suriye’ye ve bütün diğer Türk dünyasına; Çin Seddi’nden Adriyatik’e, Hindistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlar’a kadar geniş Türk coğrafyasında bugün de canlı bir şekilde yaşatılmaktadır.

3. Osmanlı’da Nevruz

Türkler tarafından M.Ö. III. yüzyıldan beri kutlanan ve genelde Yeni Gün olarak adlandırılan Nevruz, Osmanlılarda da bahar bayramı ve yeni yılın başlangıcı olarak kutlanmıştır. Bugün de içinden Osmanlı ailesini çıkaran Kayı Boyuna mensup bazı aşiretlerin, 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanıp, çeşitli törenler yaptıkları bilinmektedir ki buna Yörük Bayramı da denir.



Manisa’da bugün de Nevruz günü Mesir Bayramı törenleri yapılır. Mesir macunları, Sultan Camii’nin minare ve kulelerinden atılır. 1463-1552 tarihleri arasında yaşayan Musa Bin Müslihiddin tarafından 41 türlü baharat ve şekerle karışık yapılan bu macun, bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ı iyileştirmiş ve o da bu macunun yılda bir kere halka dağıtılmasını istemiştir. Nevruz ve Nevruziye adetleri II. Meşrutiyet’ten sonra terk edilmiş ve halk arasında yerini, Hıdrellez (5 Mayıs) şenliklerine bırakmıştır.

Osmanlılar tarafından Nevruzı mübârek olarak da adlandırılan Nevruz, sayılı günlerden biri olarak kutlanmış, güneşin Koç (Hamel) burcuna girdiği, ilkbaharın ılımlı gününe “Nevruz” denilmiştir. 

Yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen bu günde eğlenceler tertip edilir, sarayda olduğu gibi halk arasında da eczahanelerde yapılan ve “Nevruziye” denilen macun rağbet görürdü. Eczacıdan gelen Nevruziye ve yedi sin (=heft sin) yani Arapçadaki sin harfiyle başlayan süt, simit, sukker, salep, sirke (sir), soğan, semek (balık) veya sefercil (ayva) bir tepsiye konulup evin efendisi önüne getirilir, evdekiler de, tepsinin etrafına iki diz üstünde otururlardı. Evin efendisi, herkesin önünde bu malzemelerden birer fincan veya tabak ile herkese dağıtır ve gün dönümü saati geldiği vakit, buyurun hitabıyla önce macundan, sonra diğerlerinden birlikte alınır, evin efendisi yılın saadetle geçmesi için uzunca bir dua yapar, eller öpülür ve merasim sona ererdi.

Diğer bir Türk devleti olan Selçuklularda da Nevruz bayramı; şenliklerin yapıldığı, özel yemeklerin pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği bir gün olarak kutlanmaktaydı. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir. İnanışa göre Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler, hep marttan başlar. Selçuklu Dönemi’nde, Sultan Melikşah tarafından hazırlanan Takvimi Celali’de de 21 Mart yılbaşıdır ve 21 Mart, Selçuklularda hem mali işlerin düzenlenmesinde hem de diğer devlet işlerinin düzenlenmesin de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Nitekim Uzun Hasan tarafından tanzim edilen Akkoyunlu Kanunlarında da 21 Mart ilk vergi toplama dönemi olarak kabul edilmiştir. Osmanlılarda da malî yıl başlangıcı, Nevruz olarak alınmıştır ve mart, hemen bütün kanunnâmelerde verginin ilk taksitinin toplandığı aydır. Mart ayı, Cumhuriyet döneminde malî yılbaşı olarak devam etmiştir.



4. Türkiye’de Nevruz Kutlamaları

Nevruz, ülkemizin yaklaşık tüm bölgelerinde kutlanmaktadır. Güneydoğu illerimizden Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe, “Sultan Nevruz” adı verilir. Diyarbakır’da son yıllarda siyasi ve ideolojik amaçlı kutlamalardan önce, Nevruz günü halk, eğlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz’u kutlarlardı. Kars ve çevresinde; bu tarihte “kapı dinleme”, “baca baca” adetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca gezenlere verilir. Ayrıca Kars civarında, Nevruz günü bir evde toplanan genç kızlar ve erkekler, küçük bir çocuğu su almaya gönderirler. Çocuk hiç konuşmadan ve arkasına bakmadan bir kova su getirir, kovanın içine, orada bulunanları temsilen, renkli iplik ve iğneler atılır. Birbiriyle birleşen iğne ve ipliklerin sahiplerinin, birbirleriyle evleneceklerine inanılır.

Tunceli ve çevresinde Nevruz günü erkekler, alınlarına kara sürerek, su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Özellikle Orta Anadolu’da Nevruz, “Mart Dokuzu” olarak bilinir. Aslında hicri takvime göre Mart dokuzu ile miladi takvimdeki 21 Mart aynı gündür. Zira bu iki takvim arasında 13 günlük bir zaman farkı vardır.



Nevruz Bayramı’nda, Mersin/Silifke bölgesindeki Toros Türkmenlerinde, güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak yapılan “Mart ipliği” adeti vardır. buralarda Nevruz günü yaylalara çıkılır. Yayla evlerinde bulunanlar gelen misafirleri evlerinde ağırlarlar. Gelen grup, silah atarak gelişlerini bildirirken, yayladakilerin başkanı buna bir el silah atarak cevap verir. Daha sonra, karşılıklı silahlar atılır ve birbirlerine “Nevruz’unuz kutlu, dölünüz hayırlı ve bereketli olsun” temennisinde bulunulur. Giresun’da “Mart Bozumu” adeti önem taşır. Tekirdağ’da Nevruz soğukların sonu, baharın başlangıcı olarak kabul edilir ve “Nevruz Şenlikleri” adıyla kutlanır. İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar’da hemen hemen aynı geleneklerin devam ettiği görülür.

Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz “Sultan Nevruz” adı ile anılır, eski takvimle (Hicri) Mart ayının 9’unda kutlanarak yaylaya çıkılır. Bununla ilgili olarak halk arasında “Mart Dokuzundan sonra dağlar misafir alır” deyişi söylenir. Bugün herkes, yeni elbiselerini giyip, süslenerek mezarlıkları ziyaret ederler. Malatya’nın Arguvan ilçesinin bazı köylerinde halk, Nevruz’u “Kış Bitti Bayramı” olarak kutlar. Ağrı ve çevresinde, o gece gençler bir dilek tutarak, kapıları dinleyip, içerdeki konuşmaları yorumlayarak niyetlerinin tutup tutmayacağını anlamaya çalışırlar.



Iğdır ve çevresinde 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece, kız ve erkekler Tanrı’dan bir dilek dileyerek, akarsuda yıkanırlar ve en az üç defa suya dalıp çıkarlar. Sabah erken kalkılarak taze su içilir, hayvanlara da taze su verilir. Halk, yeni elbiseler giyer ve bayram namazından sonra pişmiş yumurta tokuşturulur. Evinden yeni cenaze çıkanlar dahi, bayrama katılmak zorundadır. O gün yas tutmak günah sayılır. İzmir Urla’da Nevruz “Mart Dokuzu Şenlikleri”, Tire’de “Sultan Nevruz Bayramı”, Uşak’ta ise “Yıl Yenilendi” gibi adlarla kutlanmaktadır.


6. İranlılarda Nevruz

Çok sayıda araştırmacı, Nevruz merasimlerinden ve tarihinden bahsetmiştir. Bazıları onu Zerdüştlükle, bazıları onun İslam öncesi bir döneme rastlamasına rağmen İslâm dini ile ilişkilendirmeğe çalışmış, fakat tüm bu çabalara rağmen, Nevruz nağmelerinde, kutlama figürlerinde, dinlerden önceki tasavvurlar, tüm aydınlığı ile ortadadır.

Ömer Hayyam “Nevruznâme”sinde şöyle diyor: “Cemşit bu günü Nouruz (yeni gün) olarak adlandırmak için ferman verdi. Her yıl Ferverdin ayının başlangıcında bayram etmeyi, yeni yılı o günden başlatmayı emretti. O zamandan itibaren Ferverdin ayının 1. günü (21 Mart) İran resmi takviminin ilk günüdür. Yukarıda da belirtildiği gibi, Firdevsi, “Şehname”sinde Nevruz bayramının İran takviminin ilk ayı olan Ferverdi’nin başında kutlandığını söyler. Nizami Gencevî “İskendernâme”, Alişir Navayî “Seddi İskender” adlı eserlerinde M. Ö. 350 senesinde Nevruz’un halk bayramı olarak kutlandığını yazar.



İran'da Nevruz’un, İslamiyet’in kabulünden sonra, iki aşamada kutlandığı, birincisine Nevruzi Amme, (21 Mart) ikincisine Nevruzi Hasse denilmektedir. Nevruzii Amme’de, Adem Peygamber’in yaratıldığına ve yıldızların o tarihte dönmeye başladığına inanılmaktadır. Nevruzi Hasse ise, hükümdar Cemşit’in tahta çıkışı ve tebaasına adaletle hükmedişinin başlangıç günü olarak benimsenmişken, bu tarih Mart ayının 28. günü olarak belirlenmiştir.

“Nevruz”, Türklerde çok eskiden beri bilinmekte ve çeşitli törenlerle kutlanmaktadır. Ancak bazı bilim adamları, Nevruz kelimesinin Farsça kökenli olmasından ve Firdevsi’nin “Şehname” adlı eserinde, Nevruz kutlamalarının İran Şahı Cemşid Dönemi’nde başladığı yolundaki mitolojik bilgilerden hareketle, Nevruz’un İran menşeli olduğu fikrini ileri sürmüşlerdir. İran mitolojisine göre, ihtişamın sembolü olan Cemşit, tahtına Nevruz günü oturmuş ve bayram etmiştir. Aynı mitolojiye göre Hz. Adem’in 7. torunu olan Cem güneşin Koç (hamel) burcuna girdiği 21 Mart günü Azerbaycan’a gelmiş, bu günü bayram olarak ilan etmiş ve halk ona “ışık” anlamına gelen “şid” unvanı takmıştır. Ayrıca Nevruz geleneğinin M.Ö. 628-551 tarihleri arasında yaşayan Zerdüşt dininden geldiği de sanılmaktadır. Ancak buna dair herhangi bir yazılı kaynak mevcut değildir. Kaymon Levy’e göre Nevruz, Musevi Yortusu’ndan gelmiştir. Nevruz, eski İran takviminde birinci ay olan Ferverdi’nin ilk gününe rastlar. Bu günün karşılığı miladi takvimde, 21 Mart Nevruz günüdür. İran Kisraları, her yıl Nevruz bayramlarında bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçkarını karşılar, hapislerden mahkumları salıverirlerdi.



El Biruni XI. yy.’dan bir isim. Biruni’de eserlerinde Nevruz’dan söz etmiş ve bunun Türklerde dahil tüm Ön Asya ve Orta Asya toplulukları arasında canlı bir şekilde yaşatıldığı üzerinde durmuştur. Yine aynı yüzyılın Fars asıllı önemli devlet adamı Nizamülmülk de Siyasetname’sinde Nevruz üzerinde durmuştur ve Nevruz’un Türklere ait bir bahar bayramı ve yılbaşı olduğunu belirtmiştir. Fars asıllı bir devlet adamının Nevruz’dan Türklerin bayramı olarak bahsetmesi anlamlıdır. Buna rağmen, bugün bir ayrılıkçı olan Serbilinda Ezidiyan Nevruz’u: “İrani halkların yeni yılı olan Nevruz günü, her yıl İrani halklar tarafından kutlanılıyor, M.Ö. 612 başlayan Nevruz, bu yıl 2614’teyiz!” diyerek Fars asıllı Nizamülmülk’ün sahip çıkmadığı Nevruz’u “İrani halkların bayramı” nitelendirmesiyle sahiplenmektedir.

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk milletinin evren tasavvurunda “baharın gelişi”, diğer toplumlardan daha önemli bir yere sahiptir. İç karartıcı, yeknesak günlerin ve kuzeyin uzun kış gecelerinin ardından doğan, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi karşısında, insanın bayram yapması, bayram sevinci yaşaması, çok doğal bir durumdur. Türklerin yaşadığı kuzey coğrafyası dikkate alınırsa, bahara karşı en büyük özlemin bu coğrafyada ortaya çıkması anlaşılır bir durumdur. Baharla birlikte ortaya çıkan muhteşem manzara, kıştan bahara geçişin bayramla karşılanmasını hak edecek güzelliktedir. Kışın ve karın, renksiz, şekilsiz ve monoton ikliminden, baharın bin bir türlü renk cümbüşüne ulaşmanın coşkusu bayramla değil de neyle ifade edilecektir. Bu nedenle Nevruz, karın yanında çiçek, kışın yanında bahar, ölüm sessizliğinin ve ölü soğukluğunun yanında, doğanın yeniden dirilişinin, üstelik yaşlı birinin yeniden dirilişinin değil, Nevruz yeniden doğuşun bayramıdır. Bu yönüyle Nevruz’un Türk toplumundaki algılanma biçimi doğanın bir reenkarnasyonu şeklindedir.



7. Nevruz Kutlamalarının Dinler Tarihindeki Yeri

Asya kavimlerinin bir kısmında, ortak olarak kutlanılan Nevruz bayramının, İslam tarihi kaynaklarında araştırmasını yaparken, bu kaynaklardan bazılarının Nevruz’u, Zerdüşt dinine bağladığına tanık olmaktayız. Şehristani’ye göre Zerdüşt Azerbaycanlıdır ve dolayısıyla Nevruz geleneği ilk olarak Azerbaycan Türkleri arasında ortaya çıkmıştır, Mecusttere göre de Zerdüşt Azeri asıllıdır.

 İslam tarihçisi Kalkaşandi’ye göre Nevruz miladi XV. yüzyılda, Mısır’da, Suriye’de ve Filistin’de Müslümanlar arasında kutlandığı gibi, Hıristiyanlar arasında da kutlanmaktaydı.[14]

Nevruz bayramı ile ilgili günümüze ulaşan dini inanışlardan bazıları şöyledir:

Ulu Tanrı, dünyayı gece ile gündüzün eşit olduğu Nevruz’da yaratmıştır.

İnsanlığın atası kabul edilen Hz. Adem’in çamuru, Nevruz’da yoğrulmuştur.

Nevruz’a ilişkin bir diğer dini inanışta kardeşleri tarafından bir kuyuya atılan Hz. Yusuf, bir bezirgan tarafından Nevruz’da kurtarılmıştır. Ayrıca Musa Peygamber’in asasıyla Kızıldeniz’i yararak taraftarlarını kurtardığı gün de Nevruz günü idi. Bir yunus balığı tarafından yutulan Yunus Peygamber, Nevruz’da karaya bırakıldı. Tanrı insanları yarattığı zaman, evrendeki bütün yıldızlar koç burcunda toplu halde bulunmakta idi. Nevruz’da Tanrı bütün yıldızlara feleklerine dönmelerini emretti.

Nevruz hakkındaki İslami rivayetleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:.

  1. Allah, dünyayı geceyle gündüzün eşit olduğu gün olan Nevruz’da yaratmıştır,
  2. İlk insan olan Adem, Nevruz’da yaratılmıştır.
  3. Muhammed’e peygamberlik bugün ihsan edilir.
  4. Adem ile Havva cennetten kovulduktan sonra, tövbesinin kabul edilip, yeryüzünde uzun bir ayrılığın sonunda Nevruz günü buluşmuşlardır.
  5. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu gün Nevruz günüdür.
  6. Musa peygamber asasıyla denizi yarıp, İsrail oğullarını karşı kıyıya Nevruz günü geçirmiştir.
  7. Alevi Bektaşi rivayetlerine göre Nevruz Hz. Ali’nin doğum günüdür. Hz. Fatma ile evlendiği gün de Nevruz günüdür.
  8. Şia inancına göre Hz. Ali’nin peygamber tarafından halife ilan edilmesi de Nevruz gününe rastlamaktadır.
  9. İbrahim peygamberin Urfa’da ateşte yakılmak istendiği gün,
  10. Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü.

Dinler tarihi açısından bakılınca Nevruz, kimi zaman Hz. Nuh’a, Hz. Yunus’a, Hz. Muhammed’e ve kimilerince Hz. Ali’ye bağlı yorumlara sığınılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak, törenler açısından bakılınca Nevruz hep Şamanlık kalıntısı ile sürdürülmüştür. Nevruz geleneği ne Sünnilikle ne Alevilikle ne de Bektaşilikle doğrudan ilişkilidir. Çünkü, Nevruz, İslâmiyet’ten çok öncelere giden bir gelenektir. Bilindiği gibi Gagavuzlar (Gök Oğuzlar) Hıristiyan Ortodoks Türklerdir. Gelenek ve göreneklerinde dini etki var ise de, Orta Asya Oğuz kültürünün derin izlerini bugün de yaşatırlar. 

Gagavuzlar da Nevruz bayramını 20-22 Mart günlerinde kutlarlar. Bu durum, Nevruz’un Türklerin Hıristiyanlığı ve İslamı kabul etmeden önceki bir döneme ait olduğunu gösterir. Dolayısıyla Nevruz bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhebe, bir dine, bir etnik kökene aitmiş gibi gösterilemez. Bu Nevruz’un istismar edilmesi, bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmesi olur. Böyle bir takdim, tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırı düşer.

Nevruz bayramını İranlılar bugün de, dini bir bayram hüviyetinde kutluyorlar. Bu bayramın İran’da dini bir bayram niteliğinde, bunun yanında, tüm Türk devlet ve topluluklarında bir bahar bayramı şeklinde kutlanması, Nevruz’un dinsel bir tören değil, tabiatın yeniden dirilişinin insan psikolojisinde oluşturduğu coşkunun dışa vurumu olduğunu göstermektedir. Nevruz’un dinsel bir yönü olsa bile, bu yön Zerdüştlükle, tapılacak bir nesne olan ateş kültüyle veya kendi inanç sisteminde hiçbir yeri olmayan İslam’la açıklanamaz. Ateşin arındırıcı, temizleyici ve kötü ruhları kovucu özelliği ancak Şaman inancıyla açıklanabilir. Ateş üzerinden atlama, dinler açısından sadece Şamanizm’de bir dini tören niteliğindedir.



8. Nevruz Törenleri ve Ateş Kültürü

Eski Türk inanç sistemlerinden biri de, ateş kültüdür. Türklerde dünyanın yaratılışı ile ateş ve bahar arasında bir bağ kurulur. Ateş Altay Türklerinde görülen bir efsanede, Tanrı Ülgen tarafından insanlara armağan edilmiştir. Bunun için ateş kutsaldır.

 Ayrıca, Türklerde güneşin yeryüzündeki temsilcisinin ateş olduğu kanaati de yaygındır.

Ateşe atfedilen bu kutsiyetten dolayı, gerek eski Türk topluluklarında, gerekse günümüz Türk topluluklarında, ona (İslami hiçbir içeriğinin olmamasına karşın) tükürmek, küfretmek, su ile söndürmek doğru kabul edilmez.

 Bu inanışlar, bugün Anadolu’nun birçok yerinde kabul edilmekte ve yaşanmaktadır. Şaman inancında ateşin kötülükleri kovduğuna, hastalıkları yok ettiğine inanılır. Bununla ilgili Bizans imparatorlarından Zemerklios’un 568 tarihinde Göktürklere elçi olarak gittiği zaman, karşılaştığı muamele oldukça dikkat çekicidir. Türkler, elçilik heyetini yakılan büyük bir ateşten atlatmak suretiyle kötü ruhlardan temizlemişlerdi.

Zerdüştlükten gelen Ateşperestlikle hiçbir ilgisi olmayan ateşe tapma, ateşe saygı, ateş kültünün saygın olduğu geleneklerin mevcut olduğu halkları “Ateşperest” olarak adlandırarak, Zerdüştlükten söz edilir. Fakat, ateşin Zerdüştlük inancının olmadığı yerlerde, örneğin; Meksika’da, Avusturya’da Afrika’da da saflaştırıcı, temizleyici ve arındırıcı bir kuvvet olarak görülmesi, ateş kültünün insanlığın ilk gelişim devriyle ilgili olduğunu gösteriyor.

Nevruz bayramlarında sık sık görüldüğü gibi, ateş üzerinden atlamak, bir şaman geleneğidir ve bir ateş kültüdür. Bir arınma ve temizlenme seremonisidir.

Yalnız buradaki “kült”ü tapınma veya ibadet olarak değil, ayin olarak almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 



9. Nevruz’un Renkli Dünyası: Kırmızı Sarı Yeşil

Milletlerin belli renklere karşı ilgi duymasına sebep olan, birtakım nedenler vardır. Bazı milletler; kırmızı rengi, bazıları yeşili, bazıları sarıyı, bazıları kırmızı beyazı, bazıları mavi beyazı, bir kısmı da yeşil beyaz renkleri benimsemişlerdir. Bu renklerle ilgili olarak da bayrak dediğimiz, o milletin sembolü olan, kutsal kabul edilen bir cisim ortaya çıkmıştır. 

En eski kaynaklardan, “Çin’in Şimal Komşuları” adlı esere baktığımızda Kırgız Türklerinden bahsederken, milattan önceki dönemlerde Kırgızlar için al rengi kutsaldı deniyor. Büyük Hun Devleti kurulduğu zaman, devletin kuruluşunda enteresan olan bir renk ayrımı kendisini göstermiştir. Bu renk ayrımında yağız yani kara renk, sarı renk, beyaz renk veya kızıl renk gibi şeyler ortaya çıkmıştır. 

Gerek eski Yugoslavya’daki Türk gruplarında, gerekse Gagavuz ve Çuvaş Hıristiyan Türk gruplarında, Doğu Avrupa Türk gruplarında Nevruz’da, bir gece öncesinden çocuklara sarı kurdele takılır. Nevruz sabahı o kurdele kırmızı kurdele ile değiştirilir. Dolayısıyla kötülüğü, hastalığı temsil eden sarı renk atılır; yerine sağlığı temsil eden kırmızı renkteki kurdele takılarak yeni yıla girilir. Bu bir gelenektir. Sarı rengin kendine özgü birtakım güzellikleri vardır. 

Fakat kızıl rengin Osman Gazi’den beri Türklerde, özellikle Osmanlı Devleti’nde mevcudiyeti biliniyor. Yani İlk Osmanlı bayrağının da kızıl (al) bayrak olduğu şeklinde kayıtlar elimizde mevcuttur. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Sultan Tuğrul’un çetresi (çadır) kırmızı renkliydi. Yani kırmızı, Sultan Tuğrul’a has bir hakimiyet sembolüydü. Kırmızı, sarı, yeşil renkleri Zerdüştlükte de vardı.

Bugün ayrılıkçıların meseleyi İran Mitolojilerine dayandırarak takdim etmeleri, aynı zamanda küçültücü bir tutumdur.

1935’te, Altaylarda; VII-XI. asırlarda yaşamış Türk beylerinin mezarlarında yapılan kazılarda; yeşil, sarı, kırmızı ipekli elbise giydirilmiş cesetlerin bulunması, bu üç rengin Türklerde milli olduğu kadar, dini değeri de haiz bulunduğunu göstermektedir.

Bu renkler Türk devletlerin bayraklarına da yansımıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağı yeşil sarı kırmızı idi. 1110-1189 yıllarında yaşayan İranlı büyük âlim Abdülcelil el Kazvini (Miladi 1161-1165) yıllarında yazdığı Kitab’un Nakz adlı eserinin konu ile ilgili 608. sayfasında söyle diyor “Selçukluların melikleri ve sultanları eğer yüz bin asker toplarlarsa, siyah Sancak askerlerde bulunmazdı; yeşil, sarı ve kırmızı Sancak bulundururlardı.

Osmanlı İmparatorluğu ordularında da Sancaklar, Bayraklar ve Tuğlar YeşilSarıKırmızı renkleri taşımışlardır. Nevruz renkleri olarak bilinen “sarı, kırmızı ve yeşil”, eski Türklerden bu yana, çeşitli anlamlarda kullanıldı. Türkler, yeşili “dirilik, tazelik ve gençlik”, sarıyı “merkez, hükümranlık”, kırmızıyı ise “Tanrı, koruyucu ruh, ocak, dirlik, bağımsızlık ve hürriyet”in sembolü olarak kabul ediyordu. Kırmızı, sarı ve yeşil üçlüsü, hükümranlık sembolü olarak sancaklarda, Selçuklulardan Osmanlılara kadar kulanılagelmişti. Osmanlı teşkilat ve asker kıyafetlerinde de bu renkler, yan yana yer almıştı. Ayrıca, kırmızı bir zemin ortasında yeşile boyanmış oval bir zemin içinde sarı sırma ile işlenmiş üç hilalli sancak, bir bakıma “padişahlık forsu” olarak kullanılmıştı. Sarı, kırmızı ve yeşil rengin özellikle Türklerde beyler zümresinin bir sembolü olarak kullanıldığına dair en eski bilgi Göktürkler Dönemi’ne aittir.



10. Kawa Efsanesi ve Nevruz İlişkisi

Bugün hiçbir bilimsel temele dayanmayan ve ideolojik amaçlarla Nevruz’u Kürt topluluklarıyla irtibatlandırıp, onun Kürtlere ait bir bayram olduğunu ileri sürenler, bu görüşlerini “Demirci Kawa” efsanesine dayandırmakta, mitolojiden yola çıkarak, Nevruz bayramını, bayram havasından uzaklaştırıp, bir isyanın yıl dönümü olarak kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. 

İsyanın yıl dönümüne mesnet olarak Kawa Efsanesi kullanılmak istenmektedir. Kawa Efsanesi’nde önemli figür Dahhak veya Azdahak’tır. İslami kaynaklarda Dahhak olarak geçen kelime, Avesta’da (Zerdüşt’ün öğretileri) Azi Dahhak, Pers literatüründe Azdahag, Ermenice’de ise yine Azdahak şeklindedir. 

Avesta’da Azi, yılan veya ejderha anlamına gelir. Geleneksel Ön Asya folkloründe, Dahhak tarihi ya da mitolojik bir şahsiyet olarak ortaya çıkar. Fars literatüründe Dahhak bir Arap kralıdır. Nevruz Dahhak’ın öldürülüşünün yıldönümü törenlerini ifade eder. Efsaneye göre Dahhak, İranlıların büyük hükümdarı Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturan beşinci hükümdardı. Dahhak’ın iki omzunda kimilerine göre iki çıban, kimine göre de iki yılan çıkmıştır ve yılanlar insan beyniyle beslendiğinde Dahhak rahatlamakta aksi taktirde Dahhak’a büyük acılar vermektedir.



Destanların milletlerin tarihinde önemli bir yere sahip olduğundan bahsetmiştik. Özellikle son yıllarda, Doğu ve Güneydoğu Anadolulu bir kısım kişiler Ergenekon Destanı’nda yansımaları olan Nevruz bayramını vesile ederek bölücülüğe yeltenmektedirler.

 Aslında Türk milletinin dirilişinin ifadesi olan Nevruz’u, Kürt bayramı gibi tanıtmaktadırlar. Bu iddialarına delil olarak, “Demirci Kava Mitosunu” almaktadırlar. Onlara göre bu günde (21 Mart’ta) Demirci Kawa’nın önderi olduğu Kürtler, Dahhak’a karşı ayaklanarak bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. 

Bu iddialarını sabitleştirmek için bazı piyesler de kaleme almışlardır. Meselâ, Kemal Burkay imzasıyla yayımlanan “Dehak’ın Sonu” bunun bir örneğidir. Kawa efsanesi Ergenekon Destanı ile paralellik gösterir. Kawa Destanı’nın, Ergenekon Destanı’nın değişik bir rivayeti olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Ayrıca bu destanın bir benzerine de Dede Korkut hikâyelerindeki “Basat”ın Tepegöz’ü öldürdüğü destanda rastlıyoruz.

Kürt ayrılıkçıların efsaneye referans olarak gösterdikleri kaynaklardan biri de Firdevsi’nin Şehname’sidir. 

Fars metinlerinde Arap Kralı olarak gösterilen Dahhak, bu kez Firdevsi’nin “Şehname”sinde hükümdar Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturan beşinci hükümdar olarak karşımıza çıkar. 

1020 yılında Gazneli Mahmut’a takdim edilen bu eserde, Turanlıların ve İranlıların efsanevi İran hükümdarı Feridun’un oğullarından Tur ve İr’ın soyundan gelen iki kardeş millet oldukları iddia edilmiştir ki, bu bilgi, eserin ne ölçüde güvenilir olduğunu göstermektedir. Buna rağmen, Şehname’de bile, Kürtlerin Dahhak’ın zulmünden dağlara kaçan insanların soyundan geldikleri iddia edilmesine rağmen, Kawa’nın etnik kökeni hakkında herhangi bir bilgi verilmemekte, sadece İsfahanlı bir demirci olduğu iddia edilmektedir. Böyle olsa bile bu şahsın Türk veya Fars olma ihtimali Kürt olma ihtimali kadar güçlüdür; çünkü İsfahan, tarih boyunca daha çok bu iki milletin yönetimi altında bulunmuş bir yerleşim yeridir ve demircilik Türklerin ata mesleğidir.

Ayrıca mitolojide Kawa’nın demirci olması da dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi, Ergenekon Destanı’nın en önemli motiflerinden biri, kuşkusuz “demircilik geleneği”dir. Göktürklerin demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan kahramanlarını da “demirci” sözüyle ebedîleştirmeleri bu yüzden önemlidir. O kadar ki, Türkler, bu günü bayram bilmiş; Ergenekon’dan çıktıkları günün yıl dönümünü temsilî törenlerle kutlamışlardır. Cengiz Han Dönemi kaynaklarında, demirci motifi işlenir. 

5. yüzyılda Avarlar’ca demir ocaklarında çalıştırılan bir Türk boyunun ayaklanarak tutsaklıktan kurtulması anlatılır. Destanda demirci motifinin işlenmesi Nevruz’un bir ayaklanmanın yıl dönümü olsa bile, XI. yüzyılda Kawa’nın ayaklanmasıyla değil, V. yüzyılda Avarlara karşı ayaklanan bir Türk boyuyla ilişkilendirilmesi daha kolaydır. Arapların “hakiki Türk” dedikleri Hakanlı Türkler, kendilerini soy itibarıyla bir “demirci millet” olarak tanımışlar, demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler de, Cucenlerin (Avar) demircileri demişlerdir.

Göktürk Devleti’ni kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan “demirci” idi. Özbek Türklerinin şahları arasında da demirciler vardır. Yukarıdan itibaren vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında, Kürtleri Dahhak’ın zulüm ve esaretinden kurtaran Kawa’nın da bir “demirci” olması, bu bakımdan önemlidir. Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı Göktürklerde olduğu gibi, demirden savaş araç ve gereçleri yapan bir sanatkârdır.

Bütün bunlardan çıkan ortak sonuç, Nevruz bayramı bugün siyasi Kürtçülüğe zemin teşkil etmesi amacıyla kullanılmaktadır. Söz konusu ideolojik çabanın kültürel boyutu oldukça önemlidir. 

Bu çabaların arkasında çeşitli kültür unsurları ile bir topluluğun donatılması, gerekirse bir takım semboller uydurulması ya da var olan bazı sembollere sahip çıkılması gerekmektedir. Bunun için Nevruz’u, bir yeniden dirilişin, canlanmanın, değil, onun ruhuna aykırı olarak, ölümün ve can almanın bayramı olarak kutlamak istemektedirler. Oysa Nevruz bayramındaki kutlamalarda, Türk toplumları, bayramı farklı fakat bütünleştirici, diriltici ve sevdirici fonksiyonlarda kutlamaktadırlar. Nevruz’un asıl fonksiyonu; İnsanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıyı kuvvetlendirme, dargınlıkları unutturarak insanları kardeşçe kucaklaştırma, milli birlik ve beraberliğin, birlikte yaşama isteğinin güçlenmesi ve dayanışmayı sağlama, bolluk ve bereketin işareti, sembolü, huzur ve barış havasının evrensel ölçülerde geliştirilmesidir.

Nevruz bayramın yukarıdaki fonksiyonlarda kutlanması yerine, yeni yıla veya yeni güne, hâlâ Afrika’da bir kısım, bedevi ve vahşiler gibi kan dökerek, kan düşünerek, kan konuşarak değil; medeni insanlar gibi, sevinç, neşe ve sürurla girilmeli ve kutlanmalıdır. Evet Nevruz, Türk halkının bayramıdır ve eğer kutlanacaksa halkla iç içe kutlanmalıdır. Nevruz kelimesinin semantiği ve ortaya çıktığı coğrafya dikkate alındığında, “yeni gün”ün bir isyanın sonrasını değil, gece ile gündüzün eşitlendiği, uzun ve çetin kış koşulları arasında ilkbaharda bereketli toprakların sessizliğinde kardelen çiçeklerinin tomurcuklandığı, tarım ve hayvancılığa dayalı toplumların yeni bir yıla umutlar bağladığı, yağmurların bereketlerini saçtığı günlere denk gelmesinin yönlendirici bir anlamı vardır ve bundan da çıkan sonuç, Nevruz’un bir bahar ve yeniden diriliş bayramı olduğudur.



kaynak: altaylı.net/ Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 611-621

haber: enpolitik.com



           

http://www.enpolitik.com/haber/310130/isyanin-degil-dirilis-ve-baharin-bayrami-nevruz-ve-tarihi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*