Yüreği dizeleri gibi engin ve güzel büyük halk ozanı, Aşık Veysel Şatıroğlu saygı ve özlemle anılıyor

Türk Halk Müziği’nin mihenk taşı Aşık Veysel Şatıroğlu aramızdan ayrılışının 46'ıncı yılında değerli mirası ezgiler türküler ve manilerle yad ediliyor...
Eklenme Tarihi: 21.03.2019 09:27:00 - Güncellenme Tarihi: 22.03.2019 08:09:08

"Dünyaya gelmemde maksat ne idi: Bir sadık dost" diyen  gözleri bu dünyayı görmeyen ancak gönlü ile deryaları kucaklayan büyük ozan, güzel insan Aşık Veysel Şatıroğlu 25 Ekim 1894 Şarkışla, Sivas'ta doğdu ve 21 Mart 1973 Sivrialan, Sivas'ta hayatını kaybetti. Aşık Veysel bugün ölümünün 46'ıncı yılında özlemle anılıyor...

O her daim bir sadık dost aradı, aradı aradı... Sonunda, 'Benim Sadık Yarim Kara Topraktır' dedi, ancak bugün milyonlarca insanın bağrında o en sadık yar oluyor, onun dizeleri ezgileri oluyor yıllar geçse de yüreklerden silinmiyor... 

"Beni hor görme kardeşim. Sen altındın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz. Sen gümüşsün ben saç mıyım? Ne varise sende bende. Aynı varlık her bedende. Yarın mezara girende, sen toksun da ben aç mıyım?" (Aşık Veysel Şatıroğlu)



    Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğumdur aslında. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçti ve  olağan dışıdır.

    Aşık Veysel'in bu dünyaya doğumu, annesi Gülizar Hanım'ın, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutması ile oracıkta başlar... Anne Gülizar hanım Veysel'in göbeğini keser, bebeği Veysel'i bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye döner.

    Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.

    'Karanlık dünyasında renkleri ve aşkı işledi'

    Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. Aşık Veysel o günleri şöyle anlatmış:

     “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”

    Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı...

    Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”

    "Nice güzellere bağlandım kaldım
    Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
    Her türlü isteğim topraktan aldım
    Benim sâdık yârim kara topraktır"

    Aşık Veysel o gün bugün, karanlık dünyasında şiirlerinde üç temayı işlemiş, toprak, aşk, zengin ve renkli bir doğa sevgisiyle eserlerini oluşturmuştur.

    Kırmızı dışında her şey onun için hayaldir, sadece kırmızının net olarak neye benzediğini bilir. Körlüğünün ardından babasının verdiği sazı çalmaya başlar ve gençliğinde bir komşu kızı ile evlendirilir. 

    Kadın eve alınan bir yardımcı ile birlikte kaçar. Veysel'i kucağında altı aylık çocukla yalnız bırakır. Daha sonra Gülizar adlı bir kadınla evlenir ve ömrünün sonuna kadar Gülizar hep yanında olacaktır.



    “Mecnunum, Leyla’mı gördüm
    Bir kerece baktı geçti.
    Ne söyledi ne de sordum
    Kaşlarını yıktı geçti

    Soramadım bir çift sözü
    Ay mıydı gün müydü, yüzü
    Sandım ki zühre yıldızı
    Şavkı beni yaktı geçti.

    Ateşinden duramadım
    Ben bu sırra eremedim
    Seher vakti göremedim
    Yıldız gibi aktı geçti.

    Bilmem hangi burç yıldızı
    Bu dertler yareler bizi
    Gamzen oku bazı bazı
    Yar sineme çaktı geçti..

    İzzetî, bu ne hikmet iş
    Uyur iken gördüm bir düş
    Zülüflerin kement etmiş, 
    Yar boynuma taktı geçti.”



    'Diğer gözüyle iyice içine kapandı'

    Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası. Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de görmez olmuş gitmiş böylece.” Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmaya çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.



    İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.

    “Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum... Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”

    'Kafa tuttuğumu zannederler bense derdimi dökmekten çekinirim'

    O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye; 

    “Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.”

    Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu: 

    “Ne yazık ki bana olmadı kısmet
    Düşmanı denize dökerken millet
    Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
    Kılıç vurmak için düşman başına.

    Bugünler müyesser olsaydı bana
    Minnet etmez idim bir kaşık kana
    Mukadder harici gelmez meydana
    Neler geldi bu Veysel’in başına.”

    Veysel'in acıları bitmiyor...

    Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921’in 24 Şubat’ında annesi, 18 ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel'de geri kalmamaktadır. 


    Ağabeyi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali'de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.

    Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış. 

    Bir şiirinde dile getirdiği gibi: 

    “Talih çile kadar sözü bir etmiş, 
    Her nereye gitsem gezer peşimde.”

    Bin katmerli acılar silsilesi kısacası...

    “O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928’de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim: 

    “Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”

    Veysel'in köyden ilk ayrılışı

    Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”

    1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor. 



    İlk şiiri "Atatürk'tür Türkiye'nin İhyası"

    1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.

    O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.

    Plağa okuduğu ilk türkü 'Mecnunum Leyla'mı gördüm'

    Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin: 

    “Mecnunum, Leyla’mı gördüm
    Bir kerrece baktı geçti.
    Ne söyledi ne de sordum
    Kaşlarını yıktı geçti

    Soramadım bir çift sözü
    Ay mıydı gün müydü, yüzü
    Sandım ki zühre yıldızı
    Şavkı beni yaktı geçti.

    Ateşinden duramadım
    Ben bu sırra eremedim
    Seher vakti göremedim
    Yıldız gibi aktı geçti.

    Bilmem hangi burç yıldızı
    Bu dertler yareler bizi
    Gamzen oku bazı bazı
    Yar sineme çaktı geçti..

    İzzetî, bu ne hikmet iş
    Uyur iken gördüm bir düş
    Zülüflerin kement etmiş, 
    Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir.



    "Yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir"

    Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.”

    En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışla’da her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. 


    Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.

    1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır.

    21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.



    'Müslümanım ve Türk'üm dedi'

    AK Parti Manisa Milletvekili, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Manisa Şube Başkanı Doç. Dr. Selçuk Özdağ Türk Halk Ozan’ı Aşık Veysel’i vefatının 46. Yılında andı. Aşık Veysel’in küçük yaşta gözlerini kaybetmesine rağmen öznesi insan ve memleket aşığı olan önemli bir Halk Ozanı olduğunu kaydeden Özdağ, “Alevi-Suni ayrımına hiçbir zaman inanmadı ve yaşamı boyunca insanlığı savunarak, 'Müslümanım ve Türküm'"dedi. 

    Aşık Veysel’in gönül gözünü en iyi şekilde açan ve Türk kültürüne kendini adayan örnek bir Halk Ozanı olduğunu belirten AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ, “Elindeki bağlaması ve sazıyla düşüncelerini, yaşam felsefesini paylaştı. Ozanlık sanatının üstatlarından birisiydi. Ozanlığı ve Aşık Veyselleri yaşatmamız lazım. Ozanımız, sazımız, sözümüz, kültürümüzün mutlaka yaşatılması gerekiyor. Bizi biz yapan değerleri, musikimizi, sanatımızı, manimizi yaşatmamız gerekiyor. Kültürümüze, Ozanlarımıza ve sanatımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

    “Bugün günlerden Aşık Veysel” diyen Özdağ, “Aşık Veysel’i andıkça, sahip çıktıkça yaşatmalıyız ama özellikle vefatının 46. Yılı olan bugün daha fazla anlamalı ve anmalıyız.  “Allah birdir Peygamber Hak / Rabbül âlemindir mutlak / Senlik benlik nedir bırak / Söyleyim geldi sırası / Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i / Hep Ademin oğlu kızı / Beraberce şehit gazi / Yanlış var mı ve neresi” diyen değerli Halk Ozanlarımızdan Aşık Veysel’i rahmetle anıyorum” ifadesinde bulundu.


    kaynak: antoloji/enpolitik

    haber: enpolitik/Melek S. Tunç




      http://www.enpolitik.com/haber/310123/yuregi-dizeleri-gibi-engin-ve-guzel-buyuk-halk-ozani-asik-veysel-satiroglu-saygi-ve-ozlemle-aniliyor.html

      Sizin Yorumunuz:

      *
      *