Prof. Dr. Namık Açıkgöz'ün kaleminden Tarık Buğra

2 Eylül 1918'de Türk edebiyatının 'Küçük Ağa'sı dünyaya gözlerini açtı. Kıymetli yazarımızın bu yıl doğumunun 100. yılı... Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul şubesi de, yazarımızı doğumunun 100. yılında düzenlediği panel ile andı. Enpolitik.com yazarımız Prof. Dr. Namık Açıkgöz oturum yöneticisi olarak katıldığı paneli, Tarık Buğra'nın yaşamını ve hikayelerini konu alan yazı kaleme aldı.
Eklenme Tarihi: 05.09.2018 13:06:00 - Güncellenme Tarihi: 05.09.2018 13:02:23

2 Eylül 1918'de Türk edebiyatının 'Küçük Ağa'sı dünyaya gözlerini açtı. Kıymetli yazarımızın bu yıl doğumunun 100. yılı... Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul şubesi de, yazarımızı doğumunun 100. yılında düzenlediği panel ile andı. Enpolitik.com yazarımız Prof. Dr. Namık Açıkgöz oturum yöneticisi olarak katıldığı paneli, Tarık Buğra'nın yaşamını ve hikayelerini konu alan yazı kaleme aldı.

Prof. Dr. Namık Açıkgöz'ün kaleminden Tarık Buğra:

Aziz dost Hüseyin Emiroğlu’nun îkâzıyla bu yılın, Tarık Buğra (2 Eylül 1918-26 Şubat 1994)’nın doğumunun yüzüncü yılı olduğunu hatırladık ve 1 Eylül 2018 günü Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul  şubesinin organizasyonuyla bir panel gerçekleştirdik. TYB’nin İstanbul şubesi olarak kullanılan tarihî binasındaki panelde ben, Dr. Öğr. Üyesi Bahtiyar Arslan (Bandırma Onyedi Eylül Ün.)  ve Dr. Öğr. Üyesi Ferda Zambak (Aydın Adnan Menderes Üniversitesi) konuştuk. Konuşmalarımızın merkezi Tarık Buğra’nın hikâyeleri idi. Bunun iki sebebi vardı. İlki, bu üç kişi Türkiye’deki en iyi Tarık Buğra hikâyesi okuyucularındandır. (Tabii bu arada, A. Nezihi Turan,  Yağmur Tunalı, Ayhan Pala ve Cemal Kurnaz’ın adlarını zikretmeden geçmemek lazım. Çünkü Ankara Yüksek Öğretmen akşamlarında birbirine hikâye okuyanların diğerleri de bu arkadaşlardı.) Aynı zamanda panelde konuşan üç kişi, hikâye yazan şahsiyetlerdir. (Bahtiyar hikâyelerini kitap halinde neşretmiştir; Ferda zambak ile ben hikâye konusunda Bahtiyar kadar velûd olmadığımız için henüz hikâye kitabımız yok.)

Parantezli kısım burada sona ersin ve sözü Tarım Buğra’ya getirelim…

ROMANLARI VE PİYESLERİ

Tarık Buğra, edebiyat dünyasına hikâye ile girmiş ve Oğlumuz hikâyesi ile 1940’larda CHP hikâye ödülünü kazanmıştır. 1960 sonlarına kadar hikâye yazmaya devam eden, Küçük AğaKüçük Ağa Ankara’da ile roman türünde iddialı olduğunu sergilemiştir. Kuvâ-yı Milliye’yi anlattığı bu romandan sonra Firavun İmanı ile TBMM Ankara’sını, Yağmur Beklerken ile Serbest Fırka tecrübesini, Dönemeçte ile çok partili hayata geçiş serüvenini, Gençliğim Eyvah ile 1970’lerin terörize gençlik hareketlerini ele alan romanlar yazmıştır. Rusların 1956’da Macaristan’ı işgalini anlattığı Ayakta Durmak İstiyorum  piyesi de  politik dizi içinde yer alan bir piyestir.  

Tarık Buğra denince önceleri Küçük Ağa akla gelirdi; daha sonra Osmanlı’nın kuruluşunu anlattığı Osmancık, Küçük Ağa kadar onun adıyla özdeşleşmiştir.

Politik dizinin dışında İbiş’in Rüyası adlı romanı ile Direklerarası’nda yaşanan trajediyi aktarmıştır. Bu roman komedi üzerinden trajediyi anlatma tekniği açısından önemlidir. Akümülatörlü Radyo piyesi de, politik endişelerden uzak bir piyestir.  

Tarık Buğra’nın romanları, taşra ve kasaba insanının romanlarıdır. Küçük Ağa bunun Ankara, yani şehir boyutunu anlatmaktaysa da o zamanın Ankara’sı tam bir taşradır ve kasabadır.

HİKÂYELERİ

Tarık Buğra, romanlarının çoğunda dönemsel politik eleştiriler yapar ama aynı tavrı hikâyelerde göstermez. Hikâyeleri, saf ve salt insan merkezlidir; yani insanlar onun hikâyelerinde politik ve dönemsel bir temsil özelliği taşımazlar… Hikâye kahramanları sadece insandır… Özlemleriyle, dostluklarıyla, ihanetleriyle, aşklarıyla ve kahırlarıyla insan!...

Ben Tarık Buğra’nın hikâyelerini daha çok severim. Onun “insan olma” tespiti, basit bireylikten çok çok öte psikolojik ve duygusal  bir merkezde oluşur. Terk eden, terk edilen, kavuşamayan, aldatılan, ulaşılamayan, topluma intibak edemeyen insanlar… Hiçbir ideolojik boyutla tavsif edilmeyen insanlar!...

Martı’daki Madam Todori’ye tutkun adamın kahrı… “Dünyada her şey beyhude!... Hatırlamakla yeniden sahip olmanın arasındaki o boşluğu, o kıl kadar boşluğu kim aşabildi?” tiradıyla devam eden bu kahır, edebiyatın en güzel tasvir edilen kahır sahnesidir bence. Bunun yanı sıra, bir türlü uyuyamayan ve uyumak için sayı sayma yöntemini kullanan adamın 78’e takılıp kalması ve okul numarası olan 78’in onda hatırlattıklarının kahırlı bir şekilde ifadesi, gene harika kahır sahnelerinden biridir. (Yarın Diye Bir Şey Yoktur). Kuyruklu Yıldız ve Borç hikâyelerindeki “muhtaç insana yardım” psikolojisinin yol açtığı “şefkatli kahır” Tarık Buğra’nın ustalıkla kurguladığı sahnelerdir.

Romanlarında ve hikâyelerinde kasaba merkezli bir kurguya ağırlık veren Tarık Buğra, büyük şehir, yani İstanbul insanını da anlatmıştır hikâyelerinde. Onun için insanın yaşadığı mekândan çok “insan olma özelliği” önemlidir.

Şurası bir gerçektir ki başka bir millete mensup olsaydı, Tarık Buğra’nın eserleri tercüme edilerek okunur ve çok da rağbet görürdü. Ne yazık ki Tarık Buğra, Türk edebiyatının kompartmanlaştığı bir dönemde sadece sağ siyaset alanında okunmuş ama yeteri kadar değerlendirilememiş bir edebiyat dâhisidir.

http://www.enpolitik.com/haber/198894/prof-dr-namik-acikgozun-kaleminden-tarik-bugra.html

Sizin Yorumunuz:

*
*