Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-1

Selçuk Özdağ ile Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini ve geçmişten bugüne Türk mimarisi üzerine konuştuk...
Eklenme Tarihi: 21.04.2018 08:49:06 - Güncellenme Tarihi: 21.04.2018 09:11:14

AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile şehircilik anlayışımızın köklerine inerek keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Özdağ, şehircilik ve mimariye olan ilgisi ve bilgisiyle Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini, geçmişten bugüne Türk mimarisini Enpolitik.com okurlarıyla paylaştı…

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber, Nedim
Bir perî-i sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana

Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası
İRFAN’dan İDBAR’a 
Hem Muhtasar Hem Mufassal Serencam

ENPOLİTİK
Şehirciliğe ve mimarîye ne zaman ve nasıl ilgi duymaya başladınız?

SELÇUK ÖZDAĞ
Şehire, şehirciliğe, mimarîye ve imar konularına gençliğimden beri ilgi duymaktayım. Malum, hepimiz şehirlerde yaşıyoruz. 
TÜİK’in tespitlerine göre, 2016 yılı itibariyle nüfusumuzun takriben %74’ü şehirlerde yaşıyor.
İçinde yaşadığınız, havasını teneffüs edip suyunu içtiğiniz mekânları barındıran coğrafyaya ilgi duymaz mısınız?


ENPOLİTİK
İlk gençlik yıllarından itibaren hayatınızın Ülkücü Hareket içinde geçtiğini biliyoruz. Hareket’in dernek, vakıf, enstitü gibi sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar görev yapmışsınız. 
MHP, BBP ve AK Parti’de siyaset yapmışsınız. BBP ve AK Parti’de Genel Başkan Yardımcılığı’nız ve idarî kademelerde görevleriniz var. 
Öncelikle geçmiş yılları dikkate alacak olursak, siyasî hayatınızda belediyecilik, şehir, şehircilik ve mimarînin yeri nedir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Evet, ilk gençlik yıllarından itibaren Ülkücü Hareket’in içindeyim. Hareket’in hemen her kuruluşunda, her kademesinde görev yaptım. 
BBP’de görev yaparken, 1994 yılı mahalli idare seçimlerinde Keçiören Belediye Başkan Adayı oldum. 
Belediyecilik, şehircilik ve mimarî konusunda akademik manada düzenli çalışmalara o yıllarda başladım. Hala devam ediyorum. Mürüvvete endaze olmaz. Şartlar elverdiği ölçüde çalışmalarım devam edecek, inşallah.

ENPOLİTİK
Şehircilik geçmişimiz hakkında neler söylenebilir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Bizim “şehir” serencamımızın çok derin kökleri var mazide. Mazi derken, hem Türk tarihini hem de Türkler’in Müslüman olduktan sonraki tarihini kastediyorum.

Şehirleri, sadece gelip geçici gündelik hayatın bir parçası olarak görmemişiz. 
Fethedilen, yerleşilen veya yeniden kurulan her beldeyi bayındır hale getirmişiz; evler, köşkler, hanlar, hamamlar, camii ve medreseler … çok güzel mimarî yapılar inşa etmişiz, bu yapıları en güzel şekilde tezyin etmişiz (süslemişiz). 
Gelenekleriyle, kültürleriyle herkes “insanî ölçüler” içinde yaşamış. Taşa, toprağa, mermere, cama … bir “ruh” üflenmiş; şehirler bu ruhla neşv ü nema bulmuş adeta.

Üstelik bu gelenek, bu ruh; nesiller boyu, asırlar boyu devam etmiş. Bir “şehir kültürü” oluşmuş. 
Bu kültür içinde sadece Türkler ve Müslümanlar değil; kendini herhangi bir ırka ait gören herkes ve bütün dinlerin müntesipleri kendi hukuku içinde mutlu ve mes’ud bir şekilde yaşamış. 
Haristanı, gülistana çevirmişiz. Bir eski zaman muhayyilesi …

Osman Nuri ERGİN, 1936 yazdığı “Türkiye’de Şehirciliğin Tarihî İnkişafı” isimli kitabında bu konuyu çok güzel bir şekilde izah eder: 
“Azınlıklara mahallî ve millî işlerde serbesti verilmiş yani hükümet onların dillerine, dinlerine, kiliselerine, havralarına, okullarına, mahkemelerine, hastanelerine, medeni hallerine, evlenme, boşanma, doğum, ölüm gibi işlerine karışmamıştır”.
Şehirler eğitimin, ticaretin merkezi olmuş; yabancı seyyahlar şehirlerimiz hakkında sitayişle (methederek) bahsetmişlerdir.

ENPOLİTİK
Şehircilik ve inşa faaliyeti arasında birbiriyle ilintili karmaşık bir ilişkiler ağı mevcut. İnşa faaliyeti, insanlığın tarihi kadar eski, öyle değil mi?

SELÇUK ÖZDAĞ
Aslında “inşa” faaliyeti ilk insan Hz.Adem ile başlamıştır. Ademoğlunun, öncelikle “barınma” ve “korunma” ihtiyacı, “inşa” faaliyetini ortaya çıkarmıştır. İlk insanın yaşadığı mağaraya bile bir nizam ve intizam vermesi bir çeşit inşa faaliyetidir.
Barınma mecburiyeti hisseden ilk insan, bu ihtiyacını karşılamak için önce tabii çevresine düzen vermiştir. 
 

Fotoğraf: Erganihaber.com

Tabiatta hazır halde bulunan sığınakları, mağaraları kullanmış; mevcut barınma mekânlarının bir süre sonra artan ihtiyaca cevap vermemesi sebebiyle çevresini yeniden düzenlemiştir.
İnsanın, bir defa “çevresini şekillendirmesi”, asırlar boyu sürecek olan bir “inşa faaliyeti”ni başlatmıştır.
Artan nüfus, iklim değişiklikleri vs sebeplerle “tabii çevre”nin barınma ve korunma ihtiyacına cevap verememesi, “insan yapısı çevre”nin gelişmesine, büyümesine yol açmıştır.

Tabii yapıların ve çevrenin yeterli olmaması, insanoğlunu yeni hal çareleri aramaya sevketmiştir. 
Tabii çevrenin geliştirilmesi için değiştirilerek dönüştürülmesi aslında insanın kendi zararına olmuştur. Bu bir bahs-i diğer …
İnsanoğlunun kendi kendini koruması, sonra ailenin ve toplumun korunması, daha fazla emeğin ve malzemenin teminini zorunlu kılmıştır.

İnşa sürecinde zamanla başka insanların çalışması veya çalıştırılması mecburi hale gelmiştir. 
İlk önce tamamen gerçek ihtiyaçların karşılanması amacı ile başlayan bu faaliyet, daha sonra, çıkış noktasından çok farklı, bambaşka bir mecraya sürüklemiştir. 
Gerçekte ihtiyaç olmadığı halde inşa faaliyeti yürütmek, inşa sürecinde diğer insanları çalıştırmak, nisbeten güçsüz kişileri daha çok çalıştırmak, onların haklarının gereği gibi teslim etmemek; onları, kendi haklarını koruma imkânından mahrum etmek, ... bu bambaşka mecradaki kilometre taşlarıdır.

Bu süreçte başka bir şey daha olmuştur. İnsanlara daha sağlıklı, daha rahat, daha kullanışlı evlerin inşa edileceği vaadi ve iddiası ile “mimarlar” ortaya çıkmıştır. 
Bir müddet sonra, mimarlar da iktidar sahiplerinin otoritesi altına girmiş, mimarlık mesleği ile bağdaşmayan “mimarlık” yapmaya başlamışlardır. Başka bir ifadeyle insan, “insan”a; mimar “insan”a yabancılaşmıştır.

ENPOLİTİK
Peki, sonra tarihî süreç nasıl devam etmiştir?


SELÇUK ÖZDAĞ
Sonra bu tarihî süreç şöyle gelişmiştir: İnşa faaliyetinde “insani boyutlar” aşılmış, insanlar, kendi iradesi dışında inşa edilmiş barınaklarda / evlerde yaşamaya mecbur kalmışlardır. 
Tabii (organik) çevre tahrip edilmiş, sun’i -insan yapısı- bir çevre düzeni kurulmuş ve insan özüne yabancılaşmıştır. Böylece insan, hızlı bir şekilde “insan”a yabancılaşmıştır. 
Nüfus artışı ve göçler sebebiyle mevcut şehirler büyümüş, yeni şehirler kurulmuştur.


Böylece ciddi ve önemli büyüklükte yapı ve inşa faaliyeti ortaya çıkmıştır. 
Ancak bu faaliyet genel olarak iki koldan yürüyor: 
Kamu otoritesi tarafından gerçekleştirilen yapı ve inşa faaliyeti, özel şahıslar tarafından yürütülen yapı ve inşa faaliyeti.
Her ne suretle yapılmış olursa olsun, her yapı eylemi, “mimarlık” olarak kabul edilmemektedir. 
Mimarlık, “özel bir yapı eylemi” olarak tarif edilmektedir. 
Her yapı eylemi sonuç olarak, bir yapı üretimini amaçlamıştır. Mimarlık da bir yapı üretimi biçimidir, ancak bir yapı inşa etmenin “mimarlık” sayılabilmesi için, “bilinçli bir tasarım süreci”nden sonra uygulanmış olması gerekir. 
Yani, kapalı iç mekânlar oluşturmayı amaçlayan ve bir mekân üretimi etkinliği olan mimarlığı, herhangi bir yapı eyleminden ayıran şey “bilinçli bir tasarım süreci”dir.

ENPOLİTİK
O halde, bu “bilinçli tasarım süreci”ni besleyen şey nedir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Süreci tasarlayan kişi, tabii ki mimar, mühendis, şehir plancısı. 
İlk çağlarda her insan yapı faaliyetine, bu sürece yön veriyordu. Belli imkânları elde eden, belirli bir gücü olan herkes sürecin içindeydi. 
Ama artık öyle değil: Şimdi sürece yön veren mimar, mimarlar.
“Bilinçli tasarım süreci” bir mimar tarafından hazırlanır, geliştirilir ve tamamlanır. 
Mühim olan teknik ilgiye sahip olan kişidir. Tek tek yapılara hayat veren, şehirlere yeni uzuvlar (yeni mahalleler, yeni sokaklar) kazandıran kişi, şehir plancısı ve mimardır.


Fotoğraf: Arkitera.com

Nihai maksat düşünüldüğünde mimarın bir kamu yönetimine bağlı olarak veya serbest bir şekilde çalışması önemli değildir. Önemli olan mimarın müktesebatıdır. Çünkü “tasarım süreci”, mimarın mahareti ile şekillenecek, mimarın kabiliyetleri ile “bilinçli” hale gelecektir.
Bu yüzden mimarın eğitimi, yetişme biçimi, duyuşu, düşünüşü, hissiyatı, insana, eşyaya, hayata ve hadiselere bakışı, yapı ve inşa faaliyetine yön verecektir.

Bir mimarın az çok ressam ve heykeltraş olması, şiiri duyması, müzikten anlaması ve tarih, psikoloji, sosyoloji bilmesi gerekli olduğu gibi, bunların kendisine vereceği bilgi ve zevk olgunluğu ile yaratacağı binaları taşıyacak temellerin ... iktidarına da sahip olması şarttır.
Mimar, kendi müktesebatı ile eserini ortaya çıkarır. Mimar’da ne varsa, eserde onu görürüz. Eser, mimarın aynasıdır. Eser aynasına bakarak, mimarı görebiliriz.

Bu yüzden asrının velud şairi Ziya Paşa: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Görünür şahsın rütbe-i aklı, eserinde” demiştir. 
Kişinin aklının rütbesi, eserinde görünür. Şöyle bir nazire yapılabiliriz: Mimarın aklının rütbesi de, eserinde görünür! 
Mimar; ailesinden, okulundan, toplumdan, sosyal çevresinden ve’l hasıl havasını teneffüs ettiği kültür ortamından ne almışsa eserine de onu yansıtacaktır.

Yani toplumun sahip olduğu kültür yapısı, tek tek her yapının değil, bir yekun olarak şehrin ve hatta şehirlerin karakterini oluşturur, karakterlerine rengini verir.
Bunun tersi de mümkündür: Mekânlar, fizikî yapılar, kişilerin ve toplumun hissiyatını, düşüncelerini etkiler, değiştirir, yön verir. 
Fakat bu karşılıklı ilişkinin bir tartışma konusu olduğunu ifade etmek gerekir. 
Etki, değişim, dönüşüm ve yönlendirmenin karşılıklı olduğu söylenebilir. Yani “dış çevre ve mekânlar” ile “düşünceler” arasındaki ilişki tek yönlü değil, karşılıklıdır. 
Ama şunu da kabul etmek gerekir ki; günümüzden geriye doğru gittikçe mimarî yapılarda, şehirlerde mahallî karakter daha çok kendini belli eder.

Hatta farklı milletler ve kültürler değil, aynı kültür içinde bile bu karakteri görmek mümkündür. 14. asırda inşa edilmiş bir Osmanlı camii ile 17. asırda inşa edilmiş bir Osmanlı camii mutlaka farklıdır.
Kültürel yapı ne kadar sağlam ise, mahallî karakter o kadar temayüz eder. Bunu millî karakter olarak da ifade edebiliriz.
Aynı yörede, aynı çevre şartlarını paylaşan değişik kültürlere mensup toplum kesimlerinin mimarîlerinde de bu farklılaşma açıkça görülebilir. Aynı mahalledeki camii ile kilisenin mimarîsi farklıdır.
Sağlam bir kültürel yapıya sahip olmanın yanı sıra bunun temel sebeplerinden biri de haberleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının durumudur.

Ulaşım, iletişim ve haberleşme imkânlarının gelişmişlik seviyesiyle “millî ve mahallî karakter” arasında ters bir ilişki vardır. 
Bu imkânlar geliştikçe, millî ve mahallî karakterin uzun süre özüne muvafık bir şekilde muhafaza edilmesi güçleşir.
Tabii mimarlığın bir de güzel sanatlarla münasebeti var.

ENPOLİTİK
O halde mimarlık, bir “güzel sanat” mıdır?

SELÇUK ÖZDAĞ
Mimarlık, “bediî sanatlar” içinde tasnif edilmektedir. Ne kadar güzel bir tasnif, öyle değil mi? 
Zaten “bediî”, “güzel ve ebedi olan” demektir. Güzel sanatlar ne yapar? En özlü ifadesiyle insanın hayatını güzelleştirir.
Osmanlı Der-Saadet’inde yani İstanbul’da 1800’lü yılların başında Sanayi-i Nefise Mektebi kuruluyor.


Fotoğraf: Uludağ Sözlük

İsmi çok güzel. “Nefise”, pek beğenilen, pek güzel demektir. “Sanayi” ise sanatlar manasında kullanılıyor. 
“Sanayi-i Nefise”, yani güzel sanatlar demektir.
Sanayi-i Nefise Mektebi daha sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi oluyor. Günümüzde ise Mimar Sinan Üniversitesi olarak hizmet veriyor.
Mimarlık, güzel sanatların bir dalı olarak kabul edilmiştir. Birçok ülkede mimarlık eğitimi, güzel sanatlar eğitimi veren kurumların içinde yer almaktadır.

Fotoğraf: peyzax.com

http://www.enpolitik.com/haber/162059/cumhuriyetin-sehir-ve-mimar-tefrikasi-1.html

Sizin Yorumunuz:

*
*