'Müzik Eğitimi ve Yaşanmış Gerçekler'

İletişim alanında Doktora yapmış ve İTÜ TMDK Sanatçı Öğretim Üyesi Dr. Göktan Ay ile “Ülkemizde YÖK Uygulamaları, Müzik Kurumları, Müzik Eğitimi ve Yaşanmış Gerçekler” üzerine konuştuk.

'Müzik Eğitimi ve Yaşanmış Gerçekler'
Advert

 

İletişim alanında doktora yapmış ve İstanul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı (İTÜ TMDK) Sanatçı Öğretim Üyesi Dr. Göktan Ay ile; “Ülkemizde  YÖK Uygulamaları, Müzik  Kurumları, Müzik Eğitimi ve Yaşanmış Gerçekler” üzerine konuştuk.

En Politik: Kaç yıldır müzikle bilimsel olarak uğraşıyorsunuz?

Gökhan AY: 1975 yılında, açılan İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na ilk öğrenci olarak başlayınca akademik çalışmalarda başlamış oldu. Elbette, ortaokul-lise çağlarında halk oyunları ve koro çalışmalarına katılan hareketli bir öğrenciydim. 1979’da ilk mezun ve sonra ilk Araştırma Görevlisi (Arş.Gör.) oldum. Tabii, o zamanlar konservatuarlar üniversiteye bağlı değildi, 1982 YÖK yasası ile İTÜ’ye bağlanınca akademik unvanlarda oluşmaya başladı.

Konservatuarda öğrencilik yıllarımda, THM derslerine giren (rahmetli) hocam Nida Tüfekçi’ye heyecanla bir soru sordum; “Hocam, ne zaman folklor oynayacağız?” diye…Parmağını kaldırdı ve “Göktan….Ders bir! folklor oynanmaz,  folklor “halkbilgisi” demektir ve bir çok alanı içinde toplayan bir bilim dalıdır” dedi…İşte -bana göre-  ilk bilimle ilk  tanışmam bu olmuştur.

 

Resim: İstanbul TMDK Atatürk Korosu... İTÜ’ye bağlanmadan önce… Çoksesli (Şef. Demirhan Altuğ), THM (Şef. Neriman A.Tüfekçi ve Nida Tüfekçi )ve TSM (Şef. Ercümend Berker) okuyor. 

En Politik: Konservatuarların bu bağlanma sırasında sancıları oldu mu?

AY: Elbette…Önce konservatuarlar hazır değildi. Çünkü sanatta unvan değil, yetenek ve üretim geçerliydi. Birden bire Bölüm Başkanlığı, Anasanat ve Sanat Dalları Başkanlığı oluşturuldu. (Neyse ki Sanat Dalı’ndan kısa zamanda vazgeçildi) 2809 Sayılı Kanun (Sy.Kan.) 10.md. geçici 5. fıkrası çıkarılarak, konservatuar sanatçı hocalarının akademik unvan almaları sağlandı. Ancak, benim de içinde bulunduğum bir çok arkadaş, kurul kararını ele geçiren basının –özellikle Milliyet Gazetesi ve Abbas Güçlü- gündeme getirmesi, ortalığı “Türkücü Profesörler (Prof) geliyor v.b.” karıştırması  sonucu YÖK  geri adım attı, sağlam durmadı. Çoksesli müzik mensupları Prof. olurken, Türk müziği mensupları Doçent (Doç.) ve Yardımcı Doçent (Y.Doç.) yapıldı, yani Kurul kararlarından “bir aşağı unvana” düşürüldü. Bu yanlış kararlar yüzünden şahsımda Doç. olmam gerekirken  -Ney virtüozu Süleyman Erguner, Kemençe virtüozu İhsan Özgen gibi- Y.Doç. yapıldım. Oysa kanuna göre 4 yıl olanlar Y. Doç., 8 yıl olanlar doç. olacaktı. Benim ve arkadaşlarımın 1983 yılı sonuna kadar ki karşılığı 4 yıldı, ama bize unvanlar 1987 Aralık ayında verildi. Böylece dört yılımız yenmiş oldu. Tüm başvurularımıza YÖK tarafından olumsuz cevaplar verildi ve hak kaybına sebep olundu. Oysa, bir yönetmelikle haklarımız iade edilebilirdi, yine de geç değil. Biz, geriye doğru bir karar istemiyoruz, bari Prof. olarak emeklilik haklarından yararlanalım Ayrıca, şahsım ve S. Erguner; Dr.larımızı yapmamıza rağmen 1987’den beri mağduruz. Çözüm olan bir YÖK yönetimi -maalesef- gelmedi…

En Politik: Unvan alan sanatçılar Doktora (Dr.) yaptılar mı?

AY: Bu da kanayan bir yaradır. YÖK tarafından, Türk müziği alanındakilere bir yanlış daha yapıldı. Unvanlar verilinde YÖK, geçici 5. Mad. çıkararak, bu sanatçılara Dr. belgesi vereceğini duyurdu. Buna göre, sanatçılar dilekçe yazdılar, bir salona girdiler, kurula dilekçeyi verdiler, onaylandı ve salondan Dr. olarak çıktılar. Buraya kadar “sanatçıların üniversiteye intibakları” gözüyle bakabilirsiniz. Ancak uygulama öyle olmadı. Çoksesli müzik konservatuarları sanatçıları Dr. belgelerini aldılar, ama İTÜ TMDK sanatçıları alamadılar. Neden? Zamanın rektörü (rahmetli) Prof. Dr. Kemal Kafalı; “burası İTÜ, öyle bedavadan Dr. verilmez” dedi ve ısrarlı oldu. YÖK’te, “bu bir karardır, uygulamanız gerek” demedi. O nedenle, Türk müziği Doç./Prof’ları, yıllardır Dr. kullanamıyorlar…

Şimdi de ayrı bir sorun çıktı.  Malum 7100 Say. Y.Doç.liği kaldıran (aslında kaldırmayan adını değiştiren) yasa çıktı ama sallantıları devam ediyor. Yıllarca Sanatta Yeterlik yapanlara “titr” kullanma hakkı verilmedi. Şimdi yasayla Y. Doç’lar Dr. Öğretim Üyesi oldular, yani Sy. Yapanlar da artık Dr. kabul edildiler. Bu iyi bir şey ama eğer böyle düşünülmüşse!...Eğer doğru anladıksa, 2809 Sy. kanunla Prof. olanlar artık Prof. Dr. yazabilmeliler, ama kesinlikle yasak! Ne olacak şimdi? Prof. Dr. Mutlu Torun, Prof. Dr. Erol Deran denilemeyecek? Neden?

Bu arada, Y.Doç. olup, Dr. veya Sy. yapmayan arkadaşlarda Dr. Öğr. Üyesi oldular ve biz artık Dr. diyorlar. Ama aynı arkadaşlar, yabancı dili geçip Doç. başvurduklarında onlardan -olmayan- Dr./Sy. belgesi istiyorlar ve veremedikleri içinde başvuruları iptal ediliyor. İşte kanunun boşluklarından birisi… Biz, bu konularda da uyarmıştık, ama okumak zahmetinde dahi bulunmamışlar…

Yine; Doç. ve Prof. kanunla öğretim üyesi sınıfında bırakıldılar. Ancak, onlara Doç. Öğr. Üyesi veya Prof. Öğr. Üyesi denilmiyor, ama öğretim üyesiler? İşte bir tenakuz daha!

En Politik: Üniversiteye bağlanınca metotlar ve araştırmalar artmadı mı?

AY: İstanbul T.M.D. Konservatuarı, (rahmetli) Süleyman Demirel’in Başbakanlığındaki “Milli Cephe” hükümetleri zamanında kuruldu. Ancak, çoksesli müziğin toplumda yaygılaşmasını ilke edinen, çoksesliliği demokrasinin gelişmesinde önemli bir araç olarak gören CHP; biz öğrencileri hep birilerinin/Milli Cephe’nin  adamı olarak görmek istedi.  Biz öğrenci olduğumuzun 2. Senesinde -ki o zamanlar 3’er aylık hükümetler kuruluyordu- CHP yine hükümet olmuştu ve Kültür Bakanlığı’nca konservatuarı incelemek üzere (rahmetli) Hikmet Şimşek görevlendirildi. H.Şimşek; çoksesliliğin bu ülkede yaygınlaşması, Türk müziğinin okullara sokulmaması konusunun en ateşli savunucusu ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefiydi. Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı tarafından gönderilmişti ve raporu verdi; “Konservatuarda eğitimde kullanılacak metotlar olmadığından, metotsuz ders/eğitim verilemeyeceğinden…v.b. sanatçı hocaların sözleşmelerinin feshedilmesine…….” ve Bakanlık;
 22 sanatçı hocanın –ki bunlar kurucularımızdı- sözleşmelerini feshetti. Tabii, bu olağanüstü bir durumdu. Sen, devlet olarak yıllarca; “Türk müziğini okullara sokma, eğitime yer  verme, sonra eğitim metotları yok” de! Çok sesli müzik konservatuarlarının, mensuplarının böyle bir sorunu yok; batı halletmiş, alıyorlar çeşit çeşit metotları uyguluyorlar. Kendilerinin bir ürünü/yayını var mı? Yok!.. İlginç değil mi?!..

En Politik: Siz ne yaptınız, eğitime ara mı verildi?

AY: Hayır. Hocalarımız derslere devam edeceklerini, Ankara’da görüşmeler yapacaklarını söylediler. Neyse ki, 2 ay sonra hükümet yine düştü, Milli Cephe hükümeti kuruldu ve hocalarımızın sözleşmeleri tekrar imzalandı.1980’de ilk asistanlar olarak okula alındık. Sonra, yukarıdaki madde ile unvanlar alındı. Bu konuda Dr. Alaeddin Yavaşça hocamızı anmam gerek. Çünkü unvanlar düşürüldüğünde kendisine Doç. olduğu yazısı geldi. Yazıyı alır almaz tavır koydu ve gerekçeleriyle istifasını verdi. Zannediyorum, 2-3 ay sonra ÜAK/YÖK kararı ile Prof. unvanı verildi. Diğerleri bunu maalesef yapmadılar.  Y.L. ve Dr./Sy. programları açılması için çalışmalara başlandı. Malum 3 öğretim üyesi olmadan Bölüm, Yüksek  Lisans, Dr./Sy. açılamıyordu. Bu şekilde Türk müziğinde lisansüstü programları açılmaya başlandı.

En Politik: O zaman bu unvanlar kurum içinde kırılma noktası oluşturdu diyebilir miyiz?

AY: Maalesef, evet diyeceğim. Biraz önce söylemiştim ya; “sanatta en büyük sınav yetenektir.” diye.. Unvanlar gelince, “yüksek okul mezunu olmak” şartı olduğu  için, çok değerli ve alanlarında kaliteli çalgı ve ses icracısı olan, ortaokul-lise mezunu sanatçı hocalarımız unvan alamadılar. Rahmetli Nida-Neriman Tüfekçi, Yücel Paşmakçı, Tulin Yakarçelik, Tulun Korman v.b.  İnsan yapısının doğal sonucu olarak, yıllarca birlikte oldukları/paylaştıkları insanlarla aralarına “unvanlar girdi.” Bazı hocalarımız da başvurmadılar; kemençe virtüozu (rahmetli) Cüneyt Orhon, tanbur virtüozu, (rahmetli) Necdet Yaşar, Em.Koramiral, eğitimci Sabahattin Ergin v.b.

İşte bu konuda rektörlükler “gerekli duyarlığı” sağlayamadılar. O zaman konservatuar sayısı azdı. Unvan verilenlerle birlikte, yukarda saydığımız değerli sanatçılara da “fahri Prof./fahri Dr.” unvanı verilseydi, bu kırılmalar olmayabilirdi.

Resim: Milliyet Gazetesi küpürü, Eğitim yazarı Abbas Güçlü’nün haberi…

En Politik: Konservatuarın kuruluş felsefesi ile şimdiki felsefesi arasında fark var mı?

AY: Olmaz mı? Yıllarca; “ders aldığım, aynı havayı soluduğum, sohbetlerinden çok şey öğrendiğim sanatçı hocalarımla birlikte olmak” bize ayrı bir felsefe vermiş. Konservatuar kurumu; bizim ailemiz gibi olmuş. Sürekli “daha iyi olması” için uğraşıyor, Konservatuarı bir “maaş alınan yer” olarak görmüyor, öğrencilere “daha fazla nasıl bilgi verebiliriz” diye düşünüyoruz. Kuruluştan sonra, 100 kişilik “Atatürk Korosu” kurmuştuk. Koro, üç tür/ayrı müzik yapıyordu. Kurucu Başkanımız (rahmetli)  Ercümend Berker ile Acapella, (rahmetli) Nida-Neriman Tüfekçi ile THM, (rahmetli) Demirhan Altuğ ile çoksesli müzik örnekleri yapıyorduk. TMDK’nın (İTÜ TMDK) müzik anlayışı; diğer çoksesli konservatuarlarda ol(a)mayan doğru bir kuruluş felsefesidir.

En Politik: İstanbul TMDK Kurucu sanatçıların isimlerini verebilir misiniz?

AY: Çoğu hocamız aramızdan ayrıldı, rahmet ve şükranla anıyorum. Yıllarca birlikte mücadele etmiş, çalışmış, eserler bestelemiş, toplantılarda birlikte olmuş ve Türk müziği eğitiminin felsefesini oluşturmuşlardı. Unvan alması gereken ama, hak ettiği unvanı alamadan emekli olanları da hatırlamaya çalışayım; Prof. Ercümend Berker, Cüneyt Orhon, Doç.Cahit Atasoy, Nida Tüfekçi, Neriman A. Tüfekçi, Prof.Selahaddin İçli, Prof.Erol Deran, Prof.Mutlu Torun, Doç.Serdar Öztürk, Hurşit Ungay, Demirhan Altuğ, Necdet Varol, Doç.Halil Aksoy, Tülun Korman, Tülin Yakarçelik, Cafer Açın, Arif Sağ, Prof.Şenel Önaldı,Yavuz Özüstün, Sadettin Heper, Orhan Borar, Haydar Sanal,Güher Güney, Prof. Faruk Sümer, Prof.Alaeddin Yavaşça, İsmail Baha Sürelsan, Prof.Yılmaz Öztuna,Yücel Paşmakçı, Bekir Sıtkı Sezgin, Sabahattin Ergin, Prof.Fikret Değerli, Prof. Nevzad Atlığ, Niyazi Sayın, Prof.Yalçın Tura, Prof.Ayhan Turan, Prof.Muharrem Ergin…

Resim: Kurucu değerli sanatçı hocalarımız….

Bu hocalarımızın unvanlarını söylemeye gerek yoktu,sanatçıydılar; ama şimdi, önce unvanla konuşuluyor! Kaybeden sanat oluyor!

En Politik: İTÜ TMDK’yı diğerlerinden ayıran felsefe nedir?

G.AY: Cumhuriyetin kurulması ile M.K.Atatürk’ün öncülüğünde ilk müzik kurumları oluşturulmuştu. 1914 yılında tiyatro eğitimi için Darülbedayi (Güzellikler Evi) kurulmuş, musiki bölümü; Şark ve Garp olarak ikiye ayrılmıştı. Kuruluş amacı müzik sanatının bilimsel bir yolla eğitim ve öğretimi, eski Türk bestecilerine ait klasik eserlerin yayımlanması ve yeniden tanıtılarak canlandırılması olarak özetlenen Darü’l-Elhan (Nağmelerin Evi/9 Aralık 1916) kurulmuştu. Kurum, bir yapı değişikliğine uğramış; İstanbul Konservatuvarı,İstanbul Belediye Konservatuvarı ve  günümüzde de İstanbul Ün.Devlet Konservatuarı adını almıştır. M.K.Atatürk, Avrupa’ya (1927) beş  sanatçıyı göndermişti. (Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Anlar, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses) Bu beş sanatçı; klasik müzik'te Rusya'ya özgü sanatsal bir altyapı oluşturmak için, 1800'lerin ortalarında bir araya gelen Rus Beşleri Balakirev, Borodin, Cui, Korsakov ve Musorgski'nin karşılığı olarak “Türk Beşleri” olarak lanse edilmişti.

Alman besteci, kemancı, viyola çalıcısı, eğitimci, müzik teoricisi ve orkestra şefi olan Paul  Hindemit Türkiye’ye (1935) çağrılmıştı. Hindemith, müzik kurumlarının yeniden yapılandırılması işlerinde danışman olarak incelemelerde bulunup, konservatuarın kuruluş esaslarını hazırlayarak bir rapor verecek ve Türk müziğinin layık olduğu seviyeye yükseltilmesi için çaba gösterecekti… Bu rapor ışığında; Konservatuar, önce Musiki Muallim Mektebi içerisinde açıldı. 6-12 Mayıs 1936 tarihleri arasında öncelikle Musiki Muallim Mektebi öğrencileri sınavdan geçirilerek, kimileri tiyatro, kimileri de müzik bölümüne alındı. 1 Kasım 1936 tarihinde de öğrenime başlandı. 1938’de müzik öğretmeni yetiştirilen bölüm Gazi Eğitim Enstitüsü'ne bağlanarak Konservatuardan ayrıldı ve  (1940) Ankara Devlet Konservatuvarı yönetmeliği kabul edilerek yürürlüğe girdi. 1982’de, Hacettepe Üniversitesi’ne bağlandı.

M. K. Atatürk’ün amacı, her alanda olduğu gibi, Türk müziğinin de; yüz ağartacak seviyede, uluslar arası bir güç olmasıydı. Ancak, bu sanatçılar geri döndüklerinde; “Türk müziği gerici müzik, okullarda okutulmamalı, yeni bir çoksesli müzik yaratılmalı” söylemleriyle konservatuarları da etkilediler. Yıllarca, Türk müziği çalgıları ve müzik sistemleri okullara giremedi. Dolayısıyla, müzik eğitimi bölümlerinde de aynı görüş hakim oldu. Oysa bir Türk genci; çoksesli müziği de, kendi öz müziğini de, aşıklarını da, bestekarlarını da bilmeli, hangi türde gitmek isterse ona yönlenmeliydi. İşte yıllar süren bu ötekileştirme, dışlama 1975’te sona erdi. Ancak, hala aynı görüşte olan müzik insanları var. Türk müziği çalgılarının ve bilgilerinin orta-lise derslerine konulmasını bile; Atatürkçülük dışına çıkmakla, laikliğe aykırı olmakla ilişkilendiriyorlar. Her şeyi ile milli, özel, yerel olan bir dehayı, M. K. Atatürk’ü bile kendilerine/çoksesli müziğin içine çekmeye çalışıyorlar. İşte, asıl yıkılması geren görüş/anlayış bu olmalı…

Resim: Birçoğu meşhur olmuş mezunlarımız, bir mezuniyet yemeğindeler…

En Politik: Peki, metotlar yazıldı mı?

G.AY: Yüksek Lisans, Dr./Sy. programları ile; düşünce yapıları, birlikte çalışmalar, yazıya dökme, notaya alma v.b. çalışmalar artmaya başladı. Tezler yazıldı, kitaplar yazılmaya başlandı. Metot yazmak en zor işlerden olduğu için, her akademisyen bu yola başvurmadı. Ama, yine de; bağlama, ud, ney, keman, kaval, tanbur, kanun  v.b. metotlar yazıldı. Ama;  sanatçıların hayatları kaleme alınarak, müzik tarihindeki gelişmeler bir araya getirilemedi.Hala “Türk müziği terminolojisinde” birleşilemedi.. “Bölüm adları, yapılanma sorunları” devam ediyor. Çalgıların sınıflanmasında bile, çoksesli  müzik konservatuarlarında yapılan yanlışlık devam ediyor.  Müzik Bölümü; Yaylı Çalgılar ASD, Piyano-Arp-Gitar ASD, Üfleme ve Vurma Çalgılar ASD ve Kompozisyon ve Orkestra Şefliği ASD olarak toplanmıştır. (Bana çalgıları sınıflar mısınız?!..) Konservatuarlar; hala misyon-vizyon konusunu öğrenemediler. Tanıtım yüzleri olan web’lerindeki bilgiler yanlış ve yazdıkları amaçları, yıllar geçmesine rağmen hayata geçiremediler.

Yeni kurulan ve ilk akademik alım ilanı veren Müzik ve Güzel Sanatlar Ün. bile işe yanlış metodoloji ile başladı. Bu konularda, kimse kusura bakmasın iddialıyım. 25 yıldır, sempozyum düzenliyorum ve bildiri kitaplarının editörlüğünü yapıyorum. Yönetmelik yazılımı, metin yazma, ders açıklamaları, makale analizi  v.b. çalışmalarda yanlışın  gözümden kaçması mümkün değil.Yanlışı babamda yapsa, yazıyorum.  Diyeceksiniz ki yazıyorsunuz da ne oluyor?! Haklısınız, ama bir gün her şey tersine dönebilir, düzelebilir umudum hala var…  Devlet Koroları ve Toplulukları Yönetmelik Değişikliği yayımlandı(2011), içerikte tenakuzlar vardı, yazdım, bir şey değişmedi, o haliyle uygulanmaya devam ediliyor. http://www.musikidergisi.net/?p=1790

MEB Devlet Konservatuarları Yönetmeliği yayımladı (2010)  içinde yanlışlar ve görev tenakuzları vardı, yazdım, bir şey değişmedi. http://www.musikidergisi.net/?p=1790

 

En Politik: Üniversite rektörleri konservatuarları sahipleniyor mu?

AY: Güzel bir soru! Ülkemizde 45 Konservatuar,25 Eğitim Fak. Müzik Eğitimi Bölümü, 14 GSF Müzik Bölümü, 1 Müzik ve Sahne Sanatları Fak. Müzik Bölümü, 1 Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi var.  Bana göre çok fazla. Çünkü, ülkemizde ne kadar çok olursan o kadar bozulma oluyor, maalesef gerçek bu. Bugün; 80 Hukuk Fakültesi, 55 İlahiyat Fakültesi var dersem, inceleyip karşılaştırabilirsiniz.

 

Rektörlerin çoğu, önce; özel günlerde, açılışlarda v.b. ellerinin altında bir topluluk olsun diye konservatuara sıcak bakıyordu. Diğer alan akademisyenleri; sanat/müzik konusunda gerçekten çok uzaklar. Rektörlerde onların arasından yetişiyor, farklılık beklenemiyor. Konservatuar etkinlik/konser/kuruluş yıldönümü v.b. yapıyor, rektör geliyor ama; “tek başına”, eşi ve çocukları, arkadaşları, dostları başka yetkili yok… Merak ediyoruz; rektör yardımcıları, dekanlar, müdürler, danışmanlar ve onların; eşleri, çocukları, arkadaşları, dostları neredeler? Yoklar, gelmiyorlar! O zaman, şu da denebilir;  demek ki konservatuarlar ilgi çekecek, popüler bir proje/etkinlik/konser sunamıyorlar! Ama, hani; “akademisyen” popülerliğe prim vermemeliydi? Bakanlar, Belediye Başkanları da aynı… Etkinliklerde görüyoruz, tek başlarına onur veriyorlar. Onlar gelince, Yardımcılar, Daire Başkanları, Müdürler kuyruğa giriyor. Ve, yine tek başınalar!

 

En Politik: Ankara ‘mali anlamda ilk tırpan yiyen kısım konservatuar yapılanmaları oluyor’ söylemleri doğru mu?

AY: Gelelim maliye safhasına… Çok doğru duymuşsunuz. Maliye Bakanlığı, bütçeden kısıntı yapılacak dendiğinde, ilk olarak konservatuar kadrolarına/yatırımlarına bakıyor, çünkü müzik/sanat üniversitelerin son halkası. Tıpkı, hükümette; Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın son bakanlık olması gibi! Cumhurbaşkanımızın dediği gibi, ne zaman ülkemiz; sanatı/kültürü birinci sıraya alır, pozitif ayrımcılık yapar, o zaman kalkınmayı, toplumdaki zarafeti/hoşgörüyü görün siz…Güzel Türkçe kullanmayı geliştirmenin, sosyalleşmenin, birlikte olmanın, paylaşımın, düzenin, güvenin, kişilik gelişmesinin v.b. en doğru yolu; sanat/müzikle ilgilenmektir.Cumhurbaşkanımız hep söylüyor, ama “başarılı olamadık” diye de cümleyi bitiriyor. Neden?  Elbette; liyakatsiz atamalar yüzünden!

 

En Politik: Müzik Üniversitesi kurulsun derken, ismi önce; Ankara Güzel Sanatlar Üniversitesi, sonra  “Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi” oldu.  Başlangıcından beri birçok yazı yazdınız, bu konudaki son görüşleriniz nedir?

 

AY: Müzik üniversitesi kurulurken, hala, “konservatuarların statüsü” tam olarak ortaya konmamıştır. Kiminde  Yüksekokul, kiminde Fakülte, kiminde Akademik Birim altındadır!

Master ve doktora/sanatta yeterlik programlarının açıldığı Enstitülerde dahi birlik yok; kiminde Sosyal Bilimlerde, kiminde Fen Bilimlerde, kiminde Güzel Sanatlarda!

Sanatta yeterlik/Doktora’da;  “sanatında iyi olan öğrenci”  yeterli ağırlık veremediği için ve “ÜDS/YDS’nin barajı nedeniyle”  yükselememekte, “Sanatta yeterlik eğitimi” yapan, hala “unvan” kullanamamaktadır...

 

Konservatuar Müdürü, “senatoya” katılmakta, ancak, statü gereği, kendisini ilgilendiren konuların karara bağlandığı “üniversite yönetim kuruluna” girememektedir...

 

Evet, ben Müzik Üniversitesi’nin adının  “Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi”  olması, İstanbul’da kurulması için çok çaba gösterdim. Hatta Kuleli Askeri Lisesi’ni, Yenibosna’daki Zaman Gazetesi binasını ve Mecidiyeköy’deki İpek Ün./Kanaltürk binasını yer olarak gösterdim. Öğretim Elemanı bulma konusunda İstanbul’un, kültür ve sanat şehri, merkezi olduğu için sıkıntı çekmeyeceğini, ama Ankara’nın çekeceğini yazdım.

 

Yine, rektör profili çizdim ve kurumun başarılı olması için -bu konuda- ısrarcı oldum; “Bu arada, rektör adayları için; “daha önce “idarecilik” yapmışlar mı? Yapmışlarsa kurumlarında nasıl “izler” bırakmışlar? Kurumlarını “ileri” götürmüşler mi? Kurum içinde “sosyal barışa, etikliğe ve liyakata” önem vermişler mi? “Kurul kararlarına saygı” göstermişler mi? “Ben” egosundan “biz”e geçmişler mi?.. “Yabancı dil belgeleri” doğru mu?” diye araştırılmalı dedim. Ki bu maddeler, takdir edersiniz ki her rektör için uygulanabilir.

 

Ayrıca, açıklanan Fakülte isimlerinin, bölümlerin, uygulama ve  müzik teorisi açısından hatalı olduğunu düşünüyorum. Son değişiklik yanlış olmuştur, çünkü “Güzel Sanatlar ve Müzik Üniversitesi” doğru tamlamadır. Yine; gelinen nokta, ilk başlangıçtaki söylemlerle hiç uyuşmadı. Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nin doğru isim olduğunu düşünüyor, bu üniversite çatısı altında “Güzel Sanatların” olmasını doğru bulmuyorum. Daha geniş bilgi için “internethaber ve enpolitik”  yazılarıma bakılabilir.

 

Resim: Bir konser sonrası, öğretim elemanlarından bir grup…

En Politik: Yardımcı Doçentlik (Y. Doç) tasarısı çok tepki gördü, siz de çok uğraşıp, kalıcı bir tasarı için görüşler paylaştınız. Hatta son olarak mevcut Y.Doç.lar için; bir yasa teklifi de yazdınız. Yasa çıktı, ne oldu? Kim kazandı?

AY: Onaylanan yasa; dağın fare doğurmasıdır. Hiçbir kesime yaramayan, geçerli olması, yürümesi zor bir yasadır. Bu yasayla, sadece sözlü sınavdan kurtarılan 1000 akademisyen olduğu (Bakan söylemişti) söylenmektedir. (Sözlü sınava takılan oranı yüzde 10 geçmemektedir.) O zaman Y. Doç.luğu kaldıracağız diye neden 7 ay ortalıkta gezilmiştir. Bu yasa ile ilk defa Cumhurbaşkanı dediğini yaptıramamış gibidir! Çünkü; “kalkan” unvan yoktur, “değişen” bir unvan vardır. Bu unvan Yrd. Doç.tan, kesinlikle iyi değildir. Zaten, “Y. Doç.luk unvanından rahatsızız, değiştirin” diyen bir akademisyen yoktur… Cumhurbaşkanımızın istediğinin de bu olmadığın inanıyor, neden yasayı inceletmediğini/ sessiz kaldığını anlayamıyoruz… Doç.luk için YDS’den  55 puan, Doç.lukta sözlü sınavın kaldırılması, 11 kişilik yeni kurulun teşekkülü (sanat yine kaybetti), tezlerin ulaşıma açılması v.b. maddeler bir yasa ile pekala alınacak kararlardır.

Yukarda bahsettiğimiz gibi; sanatta Yeterlik yapanlara Dr. Öğretim Üyesi nasıl denecektir? Denilecekse, artık sanatta yeterlik yapanlar “titr” olarak “Dr.” mu kullanacaklardır. O zaman, Sy. yapıp, Doç.ve Prof. olanlar da, unvanlarına Dr. ekleyecekler midir? Hepsinin ayrı bir yeri/görevi olan kadroların, mesleklerin/uzmanlıkların Öğr. Gör yapılması ve derse girme haklarının elinden alınmasının olumsuz sonuçları çok geçmeden görülecektir.

Y.Doç.’ler sadece;

a)Yanlış yollarla –mahkemeler/araştırmalar hala sürüyor!-  yabancı dili geçenlerin (özellikle 2010’dan sonra) kazandığı sisteme bir karşı çıkış vardı.

b)Yabancı dili, alanlarında yeterli derecede biliyorlardı.

c)Yabancı dilin baraj olmasına ve bilim/sanat çalışmalarının ikinci plana atılmasına karşıydılar.

d) Yabancı dil ile akademik çalışmaların ortalama puanının alınmasını (yüzde 70 bilim/sanat+yüzde30 yabancı dil=60  v.b.)  istediler.

e) Yabancı dilin Dr./Sy. eğitiminde çok iyi verilmesi, sıkı tutulması konusunda hem fikirdiler.

f) Doç.luk için konulan yabancı dilin, Prof. olunmasında neden yok olduğunu, bu aşamada gerekli “kitap/eser/yayın zorunluluğunun” neden kaldırıldığını sorguladılar.

YÖK ve TBMM Eğitim Komisyonu Üyeleri bile bu söylemleri dikkate almadı, yanlış yollarla yabancı dili verip şu anda Prof. olanların -ki, 2010’dan sonra çok arttığı biliniyor-  ve söylentilerin etkisinde kaldı.

 

Peki 7100 Sy.yasa ile ne oldu?

Yabancı dil kazandı mı?

Yabancı dil  bilen akademisyenler mi arttı?

Hayır?

Bakın ne oldu?

Dr./Sy. unvanı olanların, -eski adıyla Y. Doç.-, yeni adıyla Dr. Öğr. Üyesi kadrosuna atanmak için yapılmakta olan “yabancı dilden Türkçe’ye çeviri sınavı” kaldırıldı. Yani, yukardaki (e) maddesi isteği iptal oldu.

 

Eeeeee, hani yabancı dil bilmeden akademisyen olunmazdı?

Yasanın, açıkları boldur. Bir kurumun hafızası olmazsa, bu tür yanlışlar doğaldır. Gönderdiğimiz yazıların/raporların Cumhurbaşkanımıza ulaştırılmadığını düşünüyoruz. Keşke; YÖK ve TBMM Eğitim Komisyonu üyeleri, gönderdiğimiz  yazıları okusalardı… Yazık oldu, şimdi nasıl düzelecek diye merak ediyoruz ve bir KHK bekliyoruz.

 İTÜ TMDK’da yıllarca idareci olarak görev yapan, 1150 eğitim/sanat makalesi olan 43 yıllık bir sanatçı/akademisyen olarak Cumhurbaşkanımız çağırırsa, memnuniyetle bilgi vermeye hazırız. Çünkü, biz sağlıklı düşünen bir belleğiz…

Yeni kanunun uygulamaları Y.Doç.’lar tarafından titizlikle takip ediliyor. Yanlış yapanın/çalanın/yerine birilerini sokanın/para ile belge alanın kazandığı sistemden Doç/Prof. olan, ya da Prof. aşamasında olan akademisyenleri –yine kazandıkları için- tebrik ediyoruz!...

Genel kabule göre: Kabul görmeyen/istenmeyen Dr. Öğr. Üyesi unvanının ömrü Y.Doç.luk gibi  uzun olmayacak, “çok kısa zamanda ölümü tadacaktır.”

Enpolitik: Teşekkür ederiz.

itü tmdk
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500