Acıyla mutluluk arasında: Abdülhak Hamit Tarhan

Edebiyat tarihinin önemli isimlerinden Abdülhak Hamit Tarhan'ın 81'inci ölüm yıl dönümü bugün. Eşinin ölümüyle sarsılan ve ardından 'Makber' eserini yazan Tarhan kimdir haberimizde...
Eklenme Tarihi: 12.04.2018 14:08:43 - Güncellenme Tarihi: 12.04.2018 15:06:57

"Eyvah ne yer ne yar kaldı, gönlüm dolu ah u zar kaldı..." dizeleri ile başlayan ve edebiyat tarihinin önemli isimlerinden Abdülhak Hamit Tarha'ın kaleme aldığı 'Makber'i bilmeyen yoktur...

12 Nisan, bugün 2 Ocak 1982'de doğmuş olan Abdülhak Hamit Tarhan'ın 81'inci ölüm yıldönümü. Ünlü şair, diplomat ve oyun yazarı ve Türk edebiyatının temel taşlarından, Abdülhak Hamit Tarhan kimdir?

Başkalarına anlatamadığımız, anlatırsak gerçekleşeceği korkusuyla sustuğumuz, sakladığımız ve hiçbir zaman başımıza gelmeyeceğini umarak, zihnimizin uzanamayacağı kadar derinlere ittiğimiz ölümün, sevdiklerinin başına gelmesiyle yaralan, bir şair o. Acıyı içine hapsetmiş, ardından ise kalemiyle ilmek ilmek dokumuş bir şair Abdülhak Hamit.

Büyük bir yanı eşinin ölümü ile sarsılır 'Makber' eserini ortaya koyarken, diğer yanı, başkalarında eşini arayarak, acıyla mutluluk arasında gidip gelmiştir Abdülhak Hamit Tarhan'ın...

Abdülhak Hamit Tarhan, Tanzimat dönemi Türk edebiyatında belirginleşen "eski -yeni" sancısı bağlamında divan şiirini gerek biçim gerekse içerik açısından "kesin bir dille" reddeden ilk önemli sanatçıdır.

Geleneksel ilkeleri reddetmiş

Hamit, Türk şiirinin kendine özgü bir kimlik kazanması gerektiğini her fırsatta dile getirmiş bunun en somut örneklerini de kendi eserlerinde vermeye çalışmıştır. Özellikle vezin ve kafiye konusunda divan şiirinin getirdiği tüm sınırları reddederek serbest bir tavır sergilemiştir. Örneğin; beyit hakimiyeti onun şiirinde tamamen kırılmış ve anlam takip eden alt dizelere kadar yayılmıştır. Batı şiir biçimlerini kullanmış, sanatı gölgeleyen ve sınırlayan tüm kuralları, gelenek ilkelerini reddetmiştir. Hamit, Tanzimat sonrasında eskinin kalıplarını kırmaya çalışan şiiri, kişisel yaşantısının ürünü yapar ve onu Servet-i Fünun'a bağlamakla kalmaz, Edebiyat-ı Cedide'yi de ardına takarak Yahya Kemal'e kadar getirir. Milli Edebiyatçılar bile Hamit'ten geçerek gelirler.

Abdülhak Hamit Tarhan, özellikle tiyatro alanında Tanzimat kuşağının en üretken kalemi olarak Türk edebiyatı tarihine adını yazdırmıştır.

Hayatı, eğitimi ve kariyeri

Aristokrat bir aileye mensup olan Abdülhak Hâmit İstanbul'da doğmuş, 1861'de ağabeyi Nasuhî Bey'le Paris'e gitmiştir. Orada bir yıl kadar bir kolejde eğitimine devam ettikten sonra, İstanbul'da Amerikan Koleji'nde okumuştur. Memurluk hayatına atılan Hamit ardından, Tahran Büyükelçiliği'ne atanan babasıyla birlikte İran'a gitmiştir.  İran'da Farsça öğrenen Hamit, babasının 1867’de ölümü üzerine İstanbul’a dönerek, Maliye Mühimme Kalemi’ne girmiştir. Hamit ayrıca, Şûra-yı Devlet ve Sadaret kalemleri'nde de çalışmıştır.

Fatma Hanım ve Makber'in hikayesi

Makber, şair, oyun yazarı ve diplomat olan Abdülhak Hamit Tarhan’ın eşi Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yazdığı bir şiirdir. O yıllarda yeni yeni oturan Avrupai Türk Şiiri tarzının en önemli örneklerinden biri olarak yerini almış, yazılmasından onlarca yıl geçtikten sonra bile birçok şairin esin kaynağı olmuştur. Okurun duygularına seslenen eser metafizik ürpertiyi (ölüm korkusu) de Türk şiirine getirmiştir.

Abdülhak Hamit, nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yaptığı sırada, bir haber geldi kulağına, Fatma hanım;  "O evleniyormuş, ben artık karalar giyeceğim” Diye haber yollamıştı ona. Haber sarstı Hamidi... Kendisini bu kadar çok seven bir kadının varlığı Hamit'i düşündürüyor, duygularına teslim oluyordu.

Hamit, ondan hiç beklenmeyen bir şey yaptı ve kendisini büyük bir aşkla seven bu kadını buldu. Onun gözlerindeki sevgiyi, ona bakışını, sevgisini tahlil etti bir görüşte. Fatma hanım, onun hayatının kadını olabilirdi ve onu geç de olsa bulduğunu anlamıştı. Nişanlı olmasına rağmen gerçek aşkı bulduğunu bildiği Fatma hanıma koştu.

Hamid’in kendisine geleceğini bir an bile düşünmemişti Fatma Hanım. Nişanlı ve evlenmek üzere olan bir adamın, nişanlısını bırakıp  kendi kollarına koşmuş olmasına inanamadı... Nasıl olduğunu bilemeden evlendiler. Artık Fatma hanım’ın hayatı, Abdülhak Hamit’in hayatıyla birdi... Dünyanın en güzel çifti olmuşlardı. Karısının güzelliği, zarifliği,dostluğu ve arkadaşlığı onu mest ediyordu. İkişsi de, hayatlarının en  mutlu günlerini yaşıyorlardı.Yurtdışı görevlerinden birinde, Fatma hanım’ın rahatsızlığıyla sıkıntılar yaşamaya başladılar. Fatma hanım, verem olmuştu ve beklenen oldu, Fatma hanım Beyrutta hayata gözlerini yumdu. Onun hayatını kaybetmesi Hamit’in kendini kaybetmesi gibiydi. Hamit, Fatıma Hanımı kara topraklara vermeye kıyamadı, inanamadı olanlara ve kır gün bir yer altı odasında durdu. Çıkmadı dışarı. Karısının hissetiklerini hissetmek istiyor, ölümü bile onunla paylaşmak istiyordu belki de. Karısına adadığı Makber’in son mısralarını yazıyordu bir yandan da.... Çık fatıma! lahteden kıyam et /   Yanımdaki hâline devam et...

1871'de Fatma Hanım'la evlenen Abdülhak Hamit,1876'da Paris Büyükelçiliği İkinci Katipliği'ne atanmıştır. 1881'de Gürcistan'da Poti, 1882'de Yunanistan'da Golos konsolosluklarına, 1883'te Bombay Başkonsolosluğu'na atanmıştır. Bombay'dan gemiyle İstanbul'a dönerken uğradıkları Beyrut'ta eşi Fatma Hanım'ı kaybetti. Bu ölümün sarsıntısıyla ünlü şiiri "Makber"i yazdı.

Fatma’nın zamansız kaybını içine sindiremedi bir türlü. Onu hiç unutmadı ama unutmaya çalıştı... Hamit hayatın devam ettiğini farkettiğinde, başka kadınlar girdi hayatına. Hepsinde Fatma’yı aradı. Ama o yoktu...

'Daha sonra yaptığı evlilikler'

Hayatı seyahatlerle geçen Hamit, 1886'da Londra Büyükelçiliği Başkatipliği görevine getirildi. Londra'da Bayan Nelly ile evlendi. 1895'te Lahey'e elçi olarak gönderildi. Bir yıl sonra Brüksel elçiliğine getirildi. Nelly'nin 1911'de ölmesinden sonra İstanbul'da Cemile Hanım ile evlendi. Bu evlilik 20 gün sürdü.

1912'da Belçika asıllı Lüsyen Hanım'la evlendi. Aynı yıl görevden alınınca İstanbul'a döndü. Meclis-i Âyan üyeliğine getirildi. İstanbul'un 1920'de işgal edilmmesi üzerine Viyana'ya gitti. Sıkıntı içinde yaşadı. Ankara Hükümeti yurda dönmesini sağladı. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra kendisine maaş bağlandı.

İstanbul Maçka Palas'ta bir daire verildi. 1928’de İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar milletvekili olarak kaldı. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’da. Şiire 1870'lerde başladı. Ebüzziya Tevfik, Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai, Namık Kemal gibi Tanzimat döneminin yeni edebiyatçıları arasında yer aldı.

Yurtdışı görevleri nedeniyle Batı edebiyatçılarını yakından tanıdı, onların etkisinde kaldı. Divan edebiyatı nazım birimlerinin dışına çıkmayı denedi. Dize ve uyak düzeninde değişiklikler yaptı. Divan şiiri konularının dışına çıkmayı denedi. Şiirlerine günlük yaşamı, doğa ve insan ilişkilerini konu aldı. Lirik, epik ve felsefi şiirler yazdı. Manzum tiyatro oyunları da kaleme aldı. Ancak bunlar sahnelenmekten çok okunması amacıyla yazılmış oyunlardı. Yaşadığı dönemde Türk edebiyatının en büyük şairi sayıldı ve "Şair-i Âzam" ya da "Dahi-i Âzam" unvanı verildi.

Hamit bir “tezatlar şairi” olarak anılır

Düzensizlik, anlaşılmazlık onun şiirinin asli yönünü ihtiva eder. Tabiat ve aşk kavramları şiirlerindeki ana temadır. Tabiat konusunda J. J. Rousseua’nun etkisinde kalmış bir şair olarak değerlendirilir. Hindistan’da yazdığı Kürsî-i İstiğrâk ve Külbe-i iştiyâk adlı eserleri, Hamit’in tabiat karşısındaki coşkunluğunu ve metafizik düşünce ile karşılaşmasını ortaya koyan en önemli şiirleridir. Şiirleri gerek lirizm açısından gerekse felsefe açısından zengindir diyebiliriz.
Hamit, şiirlerinde genellikle aruz ölçüsünü kullanmış sadece birkaç şiirde hece veznini denemiştir. Belli bir dil anlayışına sahip değildir. Kimi şiirlerinde anlaşılır bir anlatım sergilerken kimi şiirlerinde de ağır, yoğun ve yüklü bir dil tercih etmiştir. Şiirlerinde “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalmıştır.
Edebiyatımızda “şair-i azâm” olarak anılagelmiştir ve bu yakıştırmayı ilk kez dile getiren kişi Süleyman Nazif’tir.

'Çok tartışıldı'

Abdülhak Hamit'in sanatı gerek yaşadığı yıllarda, gerekse ölümünden sonra çok tartışıldı. Döneminde eski-yeni tartışması onun yapıtları çerçevesinde gelişti, kendisini tutanlarca şair-i azam olark alkışlandı. Özellikle Muallim Naci ve onu izleyenler dilinin savrukluğunu, tutarsızlığını, imgelerinin alışılmışı kıran sınır tanımazlığını eleştirdiler.

Elveda Diyemedik

Yıldızsız bir geceydi
Bir dağ çiçeği gibi şimdiden hasretteydim
sürgündüm çok uzaklardaydım, 
Ve gözlerindi sürgün sebebim..
Çok çabuk çekildin hayatımdan 
Kaderle el eleydin, 
Bense kederle sarhoş...
Yarım kalmıştı hikayemiz
Göçmen kuşları gibi gelip geçtin bu şehirden
Belkide hayatımdan
Duymadın haykırışımı, acılarımı, 
Benimsin sanmıştım uçtun avuçlarımdan
Tutamadım, gitmede diyemedim
Olamadın bir yıldızın kayışı kadar hayatımda
Zaman çok kısaydı bizim için 
Yetmedi gözlerimizden yaşı silecek kadar 
Nede elveda diyebilecek kadar...

Eserlerine İlişkin Önemli Notlar

Abdülhak Hamit Tarhan, Türk şiirinin hem muhtevada hem de şekilde büyük yeniliklere açılmasını hazırlayan bir şairdir ve bu işlevi dolayısıyla kendisinden sonra gelenler özellikle de Servet-i Fünûn şairleri tarafından üstâd olarak kabul edilmiştir. Abdülhak Hamit Tarhan'ın şiir külliyatı oldukça dağınık bir yapı arz etmektedir. Birçok eseri bazı antolojiler sayesinde günümüze ulaşmıştır. Abdülhak Hamit Tarhan'ın birçok meşhur şiiri aslında mensur olarak kaleme aldığı tiyatro oyunlarında yer almaktadır. Örneğin; Duhter-i Hindu'daki Tanaggum; Tarık'taki mersiye, Finten'deki Davalaciro'nun türküsü, İbn Musa'daki Kraliçenin türküsü bunlardan birkaçıdır.

Hamit'in kaleme aldığı en önemli esere eşinin ardından yazdığı Makber şiiri ve diğer eserleri şunlar:

Makber

Eyvah ne yer ne yar kaldı
Gönlüm dolu ah u zar kaldı

Şimdi buradaydı gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden

Ben gittim o haksar kaldı
Bir köşede tarumar kaldı

Baki o enisi dilden eyvah
Beyrutta bir mezar kaldı

Bildir bana nerde nerde Ya Rab
Kim attı beni bu derde Ya Rab

Nerde arayayım o dil rübayı
Kimden sorayım bi-nevayı

Derler ki unut o aşnayı
Gitti tutarak reh-i bekayı

Sığsın mı hayale bu hakikat
Görsün mü gözüm bu macerayı?

Sür'atle nasıl da değişti halim
Almaz bunu havsalam hayalim.

Çık Fatıma! lahdden kıyam et
Yadımdaki haline devam et

Ketm etme bu razı şöyle bir söz
Ben isterim ah öyle bir söz

Güller gibi meyl-i ibtisam et
Dağı dile çare bul meram et

Bir tatlı bakışla bir gülüşle
Eyyamı hayatımı temam et

Makber mi nedir şu gördüğüm yer
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber.

Eserleri

Sahra (1879) 
Makber (1885) 
Ölü (1885) 
Hacle (1886) 
Bunlar O'dur (1885) 
Divaneliklerim Yahut Belde (1885) 
Bir Sefilenin Hasbihali (1886) 
Baladan Bir Ses (1912) 
Validem (1913) 
İlham-ı Vatan (1916) 
Tayflar Geçidi (1917) 
Ruhlar (1922) 
Garam (1923)

kaynak: kimkimdir.gen.tr/kadinhaberleri.com

haber: enpolitik.com/ Melek S. Tunç

http://www.enpolitik.com/haber/161820/aciyla-mutluluk-arasinda-abdulhak-hamit-tarhan.html

Sizin Yorumunuz:

*
*