İMAM GAZALİ’NİN GÖNÜL GÖZÜNDEN KUDÜS

İMAM GAZALİ’NİN GÖNÜL GÖZÜNDEN  KUDÜS
Advert

 

İmam Gazali, İslam tefekkürünün zirve ismidir.

 

İslam tefekkürünün zirve yaptığı Selçuklu döneminde Nizamiye medresesinden yetişip onların en şöhretlisi Bağdat Nizamiye Medresesi’ne otuzlu yaşların başlangıcında Baş müderris olan bu büyük mütefekkirimiz, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla ve kılı kırk yaran hakikat arayışıyla hem İslam dünyasında adından en çok bahsedilen âlim olmuş hem de sanıldığının aksine Batı tefekkürünü en çok etkileyen düşünürlerimizin başında gelmiştir.

 

Onun hayat hikâyesini “Akıl Kalbi Ararken” ve “Kalbin Şehrinde” adlı romanlarımda ayrıntılarıyla anlatıp bir İslam âliminin yaşadığı çağı nasıl yoğurup yorumladığını, ilimde kademe kademe zirveye nasıl çıktığını, hakikat arayışında nasıl çilelere talip olduğunu ve bu uğurda sahip olduğu şöhreti, serveti ve dünyaya dair her şeyi bir çırpıda terk edebildiğini bütün çıplaklığıyla modern dünyanın çarkları arasında ufalanıp duran gençlerimizin önüne sermeye çalışmıştım.


 

İmam Gazali’yi yeterince anlamadan İslam tefekkürünün tarihi seyrini anlama ve yeni bir medeniyetin şifrelerini çözme şansımız olmadığını düşünenlerdenim.

 

Bunlar, üzerinde etraflıca durulması ve düşünülmesi gereken hususlardır.

 

İmam Gazali’nin hakikat yolculuğu, dünyadan ve dünyevi diye tabir ettiği ilimlerden elini ayağını çekip sınırsız gönül havzalarına kaymaya başlayınca bu kudretli âlimimiz, sadece kalbin şehrine doğru çetin bir yolculuğa çıkmakla kalmamış aynı zamanda o, dünyevi ilimlerin yüreğine eklediği makam, mevki, şöhret, servet ve şehvet gibi kirlerden arınabilmek için olanca zorlukları göze alıp on iki yılı aşkın süre muazzam bir inziva dönemine talip olmuştur. Bu inziva döneminde Gazali; Hem Şam, Antep, Kudüs, Mekke, Medine, İskenderiye gibi yerlere seyahat etmiş hem de İhyau Ulumi’d Din adlı ölümsüz eserini yazmıştır.

 

 

Bu yazı, “Kalbin Şehrinde” adlı romanımda İmam Gazali’nin geçmişiyle savaştığı ve hesaplaştığı inziva dönemlerinde Kudüs yolculuğuna çıkarken hissedebileceklerini kaleme almaya çalıştığım bölümden istifade edilerek hazırlanmıştır.

 

Bir huzur, arınış ve kurtuluş şehri olan Kudüs, dünyanın jandarmalığına soyunan ABD ve İsrail eliyle bir huzursuzluk bataklığına dönüştürülmeye çalışılıyor, işgal ediliyor ve tarihi şifrelerinden arındırılmak isteniyor. Böylesine sıkıntılı günlerde bu mukaddes beldenin yeniden insanlara barış ve mutluluk getirmesi bütün akl-ı selimin ortak temennisidir. Ama bütün kalb-i selim olanlar bilir ki Kudüs, bir arınış ve yücelerin yücesine yükseliş şehridir.

 

BENİ, KUDÜS ÇAĞIRIYORDU

 


Umut dağlarıma yaslanarak bir kervanın peşi sıra Kudüs'e doğru yola çıktım. Zira namazlarım beni miraca kanatlandırmıyordu ve ibadetlerim yüreğimi, maveranın berrak sahillerine bir köpük misali sermiyordu artık. İşte bu en yetim vaktimde, bir sakin-i sahra olarak Kudüs'e doğru yollara düştüm.


Namazlarımın ve dualarımın yüreğimi göklere kanatlandırmadığı bu demlerde beni, Mirac'ın kutlu şehri Kudüs çağırıyordu ve bana gizlice, yücelere yükselmemi engelleyen kırık kanatlarımı ancak Sevgili Peygamberin mübarek nefesiyle aklanmış bu şifalı şehrin tedavi edebileceğini fısıldıyordu.

 

Kudüs'le bir öğle vakti buluşmaya ahitleşmiştim.

 

Kudüs'ü çevreleyen Zeytin Dağı'ndan¸ Mirac'ıyla göğe çıkılan bu şehre bakarken ruhumun bütün pencerelerinin birbiri ardınca maveraya açıldığını fark ediyordum. Bu yüzden Zeytin Dağı'nda karar kılmış, Kudüs'e hayranlıkla nazar ediyordum. Yüreğimde feveran edip akan zaman sanki sıfırlanmıştı.


Kudüs, Âdem ve Havva'ydı, Kenan diyarıydı, Hz. İbrahim'di. İsmail, İshak ve Yakup Peygamberlerin mübarek ayaklarının en belirgin iziydi Kudüs.

 

Kudüs, Davut Peygamber'di, Kudüs Süleyman'dı. Süleyman Peygamber'le Belkıs'ın gönüllerinin buluştuğu, imanlarının aşkın gür kıvılcımlarıyla tutuştuğu yerdi. Zeytin Dağı'ndan çölün hatıralar mahzeni olan Kudüs'e bakıyordum. Ne kadar aşina geliyordu gözüme ve o da beni tanıyordu sanki. Mescid-i Aksa, bütün ihtişamını giyinmiş olarak uzaklardan bana el sallıyordu.

 

Kudüs tanıdıktı, Kudüs dosttu ve Kudüs aydınlıktı.

İsa Peygamber'in muazzam sırlarını yutkunuyordu Kudüs ve Musa Peygamber'in asasıyla kendisine dokunacak günahkâr yürekleri tembihliyordu. Aslında kendi usulünce selamlıyordu beni.


Kudüs, Meryem yüzlüydü ve Hz. Meryem kokuyordu.

 

Zeytin Dağı'ndan, asırlardır iman ve hakikat pınarı olarak çağlayan Kudüs'e iniyordum. Mescid-i Aksa, güneşin bütün yakıcı oklarına inat bir bahar meltemi tadında serinletiyordu yüreğimi. Ona, Yusuf Peygamber'i sormak için sabırsızlanıyordum. Yusuf'un atıldığı kuyuyu, kardeşlerinin ahvalini ve Mısır’ın göz ve gönül kıtlığına bir umut muştusu gibi başak veren bu kuyunun kenarından geçen esrarengiz kervanın izini sürecektim buralarda.


Zira her sultan olmak isteyene bir Yusuf kuyusu elzemdi. Ben de fırlatılıp atıldığım nefsimin kör kuyusunda, günahlarımla hesaplaşmak ve kaderime yazılan yalnızlığımı yaşamak için koşup gelmiştim bu yere. Hapsolduğum bu çetin kuyuyla yüzleşmek ve sonra beni bu kuyudan çıkaracak özge bir kervanın yolunu gözlemek için buradaydım.

 

Zeytin Dağı'ndan, bütün kapıları göğe açılan gizemli şehre, Kudüs'e iniyordum.

 

Kubbetü's-Sahra, güneşin aklayıp pakladığı masmavi bir göğün dibinde altın sarısı kubbesi ve çağa meydan okuyan muhteşem güzelliğiyle ellerini açmış bana göz kırpıyordu.


Olanca açlığımla Kudüs'ün bereket yüklü kollarına koşuyordum.

 

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in göklere çıktığı Mirac makamının giriş kapısıydı burası. Efendimizin, bir gece Mescid-i Haram'dan alınarak buraya, Mescid-i Aksa'ya getirildiği ve buradan da bir kısım ilahi ayetlerin kendisine gösterilmesi için göğe yükseltildiği bereket yüklü kanatları olan kadim bir şehirdi Kudüs.

 

Zeytin Dağı'ndan ani bir sel gibi indim Kudüs'ün bağrına.

 

Mescid-i Aksa'yı selamladım bütün susamışlığımla. Hemen ardından Kubbetü's-Sahra'yı ve Hz. Ömer Camii'ni de. Tarihin kalbindeydim artık. Burada zaman denen mefhumun kaybolmuş olduğunu anlamakta gecikmedim. Ve gönle ağırlık verecek her türlü kaygı, seher yelinin dağıttığı gecenin alacalığı gibi çekip gitmişti başka diyarlara.

 

Mekânların da bir ruhu olduğuna Mescid-i Aksa'ya girer girmez şahit oldum.

 

Namazdaydım ve ruhuma ağırlık yapan her şey çatırdıyordu. Rükûa eğildiğimde kalbimin kirlerinin oluk oluk önüme boşaldığını gördüm. Secdeye vardığımda ise ruhum bütün katranlarından tamamen azad olmuştu. Secde, kalbimin arınma makamı olmuştu ve ben susuz bir ceylanın suya kavuştuğu gibi secdeye yapışmış, başımı kaldırmak istemiyordum.


Ruhum hürdü ve kırık kanatlarım sapasağlamdı artık.

Peygamberlerin gül kokularını sürünmüş ve bütün nurani ışıltılarını giyinmiş bu tılsımlı şehirde ilhamların sağanağına tutulmuştum. Ruhuma, oluktan boşanırcasına feyiz ve bereket yağmurları sökün ediyordu. Mescid-i Aksa'da oturdum ve dualar, niyazlar eşliğinde heybemi doldurmaya başladım. Hayret çarşılarında dolanmaktaydım ve kalbim hayret makamının doruklarında asılı kalmıştı.

 

İkindi namazından sonra, Kubbetü's-Sahra'ya yerleştim.

 

Burası inzivaya çekilmek için çok müsait bir yerdi. Mescidin orta yerinde bulunan yüksek bir çıkıntı üzerine inşa edilmiş olan bu kaya kubbesine, merdivenle inilip çıkılıyordu. Dört tane kapısı vardı ve kubbenin tam ortasında, Peygamber Efendimiz'in Mirac'a kanatlandığı kutsal kaya (Sahra) duruyordu.

 

Kubbetü's-Sahra'daydım ve bu kutsal mekânın her yerine sinmiş olan Efendimiz'in maneviyatını yudumluyordum. Eşsiz bir gece, ardı sıra gelen ikram dolu diğer geceleri takip etti.

 

Yazıyordum, dolaşıyordum ve bu güzel şehri doyasıya yaşıyordum. İhtiyaç duyduğum anlarda kendimi Sahra'ya kilitleyip inzivaya çekiliyor, ruhumun kıraç bahçelerine emsalsiz çiçekler ekiyordum.

 

Kudüs'teki inzivam esnasında şahit oldum ki Yüce Allah buraya, başka hiçbir yere kolay kolay nasip olmayacak miktarda bir bereket ihsan etmişti. Bu bereket pınarından kana kana içmeye devam ettim. Bu sayede dualarım da artmıştı. Çok kısa sayılacak sürelerde yarım kalan teliflerimi tamamlamayı nasip eden Yüce Allah'a, goncaya durmuş bir gülün samimiyet ve içtenliğiyle şükrediyordum.

 

O demlerde ayağım¸ yedi kapısı bulunan bu şehrin el-Halil Kapısı'na doğru beni çekmeye başlamıştı. Çok az uyuyordum ama bu esnada gördüğüm rüyalarımın çoğunu, İbrahim Peygamber'in makamına yapacağım ziyaret meşgul ediyordu. Nihayet el-Halil Kapısı'ndan çıkmış, Allah'ın sevgili dostuna, İbrahim Peygamber'in mübarek makamına doğru gidiyordum.


El- Halil, İbrahim Peygamber demekti, “Halilullah” demekti.

 

Allah'ın dostuna dost olmak, onun etrafına yaydığı feyiz ve bereket ırmaklarında yunup arınmak ve onun kadim dostluğuyla yalnızlığımı taçlandırmak için sabahın erkeninde yollara düştüm.

Son tepenin üzerinden Kudüs'e, bütün hücreleriyle göğe açılan bu kutlu kapıya imrenerek baktım. Kudüs de bana bakıyordu. Kanadı kırık bir kuş olarak geldiğim bu mübarek, mukaddes şehirden yaralarımı sarmış, gönül mataramı ağzına kadar doldurmuş olarak gidiyordum.


Masmavi bir göğün seheriydi yüreğime dokunan ve ben minicik göğsüme Kafdağı'nı yüklemiş olarak yine yollardaydım. İçimde kıvrılan bir lisan yokuşuna yüreğimi öylesine sarmıştım ki ben gittikçe yollar da gidiyordu. Dualar ede ede yürüdüm ardıma bakmadan. Yol uzuyor, hasret kısalıyordu.


Kanatlarında bin bir nakış taşıyan bir kelebek gibi kondum el-Halil'in kalbine. Karşımda sanki beni bekleyen bir ümit dağıyla yüzleşmiştim.


İbrahim Peygamber'in makamındaydım.


Saatlerce konuşamadım burada, dertleşemedim ve yalnızca içimdeki sükûtu dinleyebildim biçare. Anladım ki nefis tezkiyesinin en çetin bölümü beni bekliyordu. Boynum büküktü ve yüreğim, tarumar olmuş bir hüzün bahçesini andırıyordu.

 

Gözlerimin günahlarından dolayı Yüce Allah'a saatlerce yakardım. Oluk oluk yaş akıttım gözlerimden. Takatim tükenmek üzereydi ki gözümü perdeleyen sis bulutları yavaş yavaş dağılmaya başladı.


Sultanların himayesinde lüks, şöhret, israf, şehvet ve servet içinde geçen senelerimin boynumda asılı zincirler olduğunu ayan beyan seyrediyordum. Üzüldüm, darlandım, sanki hiç sönmeyecek yangınlara tutuldum. Bu mübarek yerde utancımdan yerin dibine girdim.

 

Gözyaşlarım, hıçkırık tufanlarına yakalanmıştı.

 

Bağıra çağıra ağlıyor, yana yakıla yüreğimi dağlıyordum. Bitkindim, tükenmiştim, çaresizdim, mahcuptum ve günahkârdım Ya Rabbi! Başımda bir mahşer uğulduyordu, yüreğim devasa yangınlardaydı. Gönlüm gök ile yerin arasına sıkışmış, dardaydı. Bitip tükenmiş biçare bir kul olarak Allah Dostu'nun mezarındaydım.…

 

Başımın döndüğünü, yerin ayaklarımın altından kaydığını hissedince mezar taşına tutunmak istedim ama nafile. Ne olduğunu anlayamadan olduğum yere yüzükoyun düşmüşüm.

 

Kendime geldiğimde her yerim ağrıyordu ama fırtınalarım dinmişti. Aynaya yeniden baktım. Hali pür melalim açık seçik karşımdaydı. Ellerimi açıp Rabbime uzunca dualar ettim. Bu mübarek mekânda, Allah dostunun huzurunda her şeyin sahibi olan Yüce Allah'a söz verdim ve yeminler ettim:

– Ey, beni İbrahim Peygamber'in makamına mazhar eden ve bana ahvalimi ayan beyan izhar eden Yüceler Yücesi Allah'ım! Gönül çölüme kırkikindi yağmurları yağdıran ve solmuş dalıma her dem goncalar açtıran Yüce Rabbim! Derin uykulardan beni uyandırıp kalın sürmelerle perdelenmiş gözlerimden bu örtüyü kaldırıp bana sonsuz lütufta bulunan Mevla'm!

 

Sana denizlerin biriktirdiği kumlar adedince hamd ü senalar olsun. Aynada gördüğüm hallerimin kalbimi düğümlediği bu anda sana söz veriyorum ki bir daha Sultan'ların yanına gitmeyeceğim ve onlardan dünyevi her hangi bir maddi yardım talebinde bulunmayacağım.

 

Ey Yüce Allah'ım!


Karanlıklarımı aydınlığa çevirdiğin bu anda sana bütün benliğimle yemin ediyorum ki bir daha hiç kimseyle münazara yapmayacağım ve bu hususta asla taassup göstermeyeceğim.

 

Yüreğim şaha kalkmıştı ve bu halim yatışıncaya kadar öylece dua makamında kaldım. Yıkık dökük bir eve, viran olan bir hana dönmüştüm. Gecem gündüzüm birbirine karışmıştı.

 

Zamanın zamansızlığa doğru ne büyük bir hızla süzülüp aktığını daha önce bu kadar ayan beyan ve bu denli berrak hissetmemiştim.

 

Mürsel GÜNDOĞDU

 

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500