‘PEYGAMBER EFENDİMİZ SU GİBİDİR’

Fuzûlî'nin Su Kasîdesi, dîvân şiirinin sehl-i mümtenî denilen eşsiz bir misâlidir. Büyük dîvân şâiri Fuzûlî, her kültürde mühim bir yeri olan su kavramından yola çıkarak Peygamber Efendimize olan sevgisini samimi, doğal,ve "su gibi akıcı" bir üslûpla anlatmıştır.

‘PEYGAMBER EFENDİMİZ SU GİBİDİR’
Advert

 

Alemlere rahmet olarak gelen Peygamber Efendimiz'i anlatan nice şiirler kaleme alınmıştır. Ama hiç biri ne suyu yazılmış ne de Fuzûlî gibi anlatmıştır. 

Na’t; bir şeyi methederek anlatmak anlamında kullanılıyor, ama literatüre daha sonra  Peygamber Efendimizin anlatıldığı şiirler olarak girmiştir. Gerek divan edebiyatın da gerekse çağdaş edebiyatta yazılmış o kadar çok na’t vardır ki bilinen en meşhuru asırlardır eskimeyen Fuzûlî’nin Su Kasidesi’dir.

XVI. Yüzyıl klasik Türk edebiyatının Âzerî sahasında şiir yazan Fuzûlî, kaside nazım şekliyle yazmış olduğu Su Kasidesi adlı na’tında Peygamber Efendimiz'i övmüştür.

Asıl adı Mehmet bin Süleyman olan şair, şiirlerinde Fuzûlî'yi mahlas olarak kullanır. Türk Divan Edebiyatı'nın önemli şairlerinden olan  Fuzuli'nin; 1483 yılında Hilla'da dünyaya gelmiş, 1556 yılında Kerbela yada Bağdat'ta öldüğü bilinmektedir.

Ailesi göçebe hayatı bırakıp günümüzdeki Irak bölgesine yerleşmiş olan Oğuzların Bayat boylarından olan Fuzûlî, iyi bir eğitim almak için ilk önce Hillah şehirinde müftü olan babasından, ve daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden eğitim görmüştür.

Daha sonraki öğrenimi hakkında kesin bir bilgi yok ancak; eserlerinden gerek İslamî bilimler gerekse fen bilimleri açısından çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılıyor.

Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman'a Bağdat'ı fethinden sonra (1534) padişaha kasideler Arapça ve Farsça sunmuş, Kanuni beğendiği kasideler karşılığında şairi 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Fuzûlî bir ara maaşını alamayınca Şikâyetnâme adlı eserini yazmıştır. Bu eser Fuzuli'nin en önemli eserlerinden biridir.

 

‘PEYGAMBER EFENDİMİZ SU GİBİDİR’

Divan edebiyatını sevdiren yazar olarak bilinen İskender Pala, Fuzuli’nin Su Kasidesi’nde Hz. Muhammed’e olan sevgisini anlatırken ‘ Hz. Peygamber su gibidir. O, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Su hayattır.  Hz. Muhammed de hayattır. Fuzuli’nin bu eseri bir naattır. Bu kasidenin her bir sözü elmas parçası, her beyitinin başında bir tektaş, her beyitinin sonunda bir zümrüt var. Bu adam şuhuta ermiştir. Yani kendi varlığından öte Allahın varlığını tanımaktadır.’ diyerek, eserin önemine dikkat çekiyor.

 

‘ONU ANLATMAYA BAŞLAYAN İNCİLER DÖKTÜRÜR’

Sıradan bir şairin bile Hz. Muhammed’i anlatırken birdenbire sözlerinin güzelleştiğini dile getiren Prof. Dr. İskender Pala, ’30 yıldır Divan edebiyatıyla ilgileniyorum. Hz. Muhammed’i anlatmaya başlayan herhangi bir şairin sözleri, mücevhere dönüşür. İnciler döktürür. Onlar, peygamber aşkıyla kendilerine bir dünya oluşturur.’ diye konuştu.

Fuzuli’nin Su Kasidesi’nin son beyitinde dostlarım dediği okuyucularına mealen şu mesajı bırakıyor: 

“Dest-bûsı arzusiyle ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su”

'Ben öldükten sonra toprağımdan iki avuç toprak aldırın, ondan bir kase yaptırın. Ve sevgiliye su verin ’ 

 

Su kasidesinden bahsedip, şerhini vermeden olmaz. Eğitimci Semra Küçük GÜLER’in şerhiyle  Su Kasidesi’nin bazı beyitlerinin nasıl güzel anlamlar ihtiva ettiğini size göstermeye çalışacağız. 

 

 

Su Kasidesi Şerhi -I

Der Na’t-i Hazret-i Nebevî – (Peygamber Hazretlerinin Naatı)

 

Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su

Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su

 

* Ey göz! Gönlümdeki ateşlere su (gözyaşı) saçma (serpme). Çünkü (aşk ateşiyle) tutuşan gönüllere su, çare olmaz (bu ateşi söndüremez).

Naatın matla (başlangıç) beytinde şair mübalağa yapar. Aşığın aşk ateşi o kadar büyük ve yakıcıdır ki onu söndürmeye hiçbir şeyin gücü yetmez.

Çünkü bu gerçek anlamda bir ateş değil aşktan mütevellit bir ateştir. Kullanılan od (ateş) kelimesi mecazîdir. Aşk ateşinin yakıcılığı normal bir ateşin yakıcılığına benzemez. Bu sebeple de su onu söndüremez. Buradaki gözyaşı suya teşbih edilmiştir, yani benzetilmiştir. Canı yanan, aşk ateşiyle kıvranan gönlün acısından gözlerden yaş gelir. Şair aynı zamanda hüsn-i ta’lil yapmıştır. Gözyaşlarının akmasını gönlündeki ateşi söndürme amacına bağlamıştır. Hâlbuki gözyaşı böyle bir amaca yönelik akıtılmamaktadır. Şair beyitte su ve ateş kelimelerinin zıtlığından faydalanarak tezat sanatı yapmıştır. Ayrıca beyitte gözyaşı kişileştirilmiştir. İnsan gibi düşünülerek konuşulmuştur.

Yukarıda ifade edilen mecazî aşk Peygamberimize duyulan aşktır ve bu aşkı söndürecek su yoktur.

 

 Âb-gûndur günbed-i devvar rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvare su

 

*Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir yoksa gözümden akan yaşlar mı gök kubbeyi kaplamıştır?

Tecahü’l-i arif yaparak şair, aslında sebebini bildiği bir şeyi bilmezden geliyor. Gök kubbe zaten su rengindedir, yani mavidir. Fakat şair, gözümden o kadar çok yaş akıtıyorum ki gökyüzü bu yaşların etkisiyle gözüme su renginde görünmektedir, diyerek mübalağa yapar ve akıttığı yaşların fazlalığına vurgu yapar. Göğe kendi gözyaşının renk verdiğini düşünür. Beyitte “göz, âb, su” gibi birbiriyle ilgili kelimeler bir arada kullanmıştır.

 

 Zevk-i tîğinden aceb yoh olsa gönlüm çak çak

Kim mürur ilen bırakır rahneler divare su

 

* (Ey Sevgili), Senin kılıca benzeyen bakışlarının zevkinden (benim) gönlüm parça parça olsa bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zira akarsu da zamanla duvarda yarıklar meydana getirir.

Şair sevgilinin bakışlarını, yaralayıcılık bakımından, tîğa yani kılıca benzetmiştir. Sevgilinin bakışlarının gönlünü parça parça etmesinin tabii bir şey olduğunu ikinci mısrada gösterdiği örnekle ispatlamaya çalışmıştır. Nasıl ki akarsu aktığı yerde yarıklar bırakıyorsa bu da onun kadar normal bir şeydir. 

Burada “çak çak” ikilemesiyle aynı zamanda kılıcın çıkardığı sesi yansıma olarak kullanmıştır. Beyitte dikkat edilecek bir husus da “kılıca benzetilen bakışların yaralayıcılığındaki zevk”tir. Bu yaralayıcılık aşığın hoşuna gitmektedir, şair bundan zevk almaktadır. Zaten Fuzûlî’nin aşka bakışı da böyledir. Sevgilinin kılıcı aşığa su gibi aziz gelmektedir. Su – kılıç ilişkisi de önemlidir burada. Çelik su ile dövülür ve kılıç haline gelir.

Manevi meclislerde Hz. Muhammed’in manevî şahsiyetinin daima hazır bulunduğuna ve O’nun nazarı ile zikir halkasındaki dervişlere ilâhî feyiz dağıttığına inanılır. Bu tür zikir ve merasimlerden sonra uzun süre su içilmemesi veya suyun ihtiyatla içilmesi beytin oluşturduğu çağrışımlar bakımından önemlidir.

 

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin

İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

 

* Yaralı gönül senin peykân(ok ucu)a benzeyen kirpiklerinden korkarak söz eder. (Tıpkı bir) yaralının suyu ihtiyat(dikkatle, yavaş yavaş) ile içmesi gibi.

Peykân okun ucundaki demirdir. Sevgilinin oka benzeyen kirpikleri aşığı yaralar. Şair ikinci mısradan yola çıkarak birinci mısraı örneklemektedir yine. Nasıl ki hasta, yaralı bir kimse, canı acımasın diye, suyu yavaş yavaş içerse (benim) yaralı gönlüm de (senin) kirpiklerinden bahsederken aynı ihtiyatı gösterir, der. Ancak şair yine de sevgilinin kirpiklerinden bahseder çünkü ferahlama isteği de vardır. Bir önceki beyitteki gibi acıdan zevk alma söz konusudur. Yaralı gönül kişileştirilmiştir beyitte.

 

 Suya virsün bâg-bân gül-zârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

 

* Bahçıvan boşuna zahmet çekmesin, gül bahçesini suya versin. (Çünkü) bin gül bahçesine su verse de (Senin) yüzün gibi bir gül açılmaz.

Bahçıvan sevgilinin yüzüne benzeyen bir gül yetiştiremeyecektir. Bu yüzden boşuna zahmet çekmemeli, bütün gül bahçelerini sele vermelidir. Sonraki beyitlerden de anlaşılacağı üzere şair buradaki “gül” teşbihiyle Peygamber Efendimizi kastetmektedir. Ondan sonra bir başka peygamberin gelmeyeceği fikri de verilmiştir beyitte.

Beyitte geçen “bir” ve “bin” kelimeleri arasında tezat vardır. “Tek” kelimesi hem “bir” hem de “gibi” anlamında tevriyeli olarak kullanılmıştır.


Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kare su


* Kalem gibi gözlerine kara sular inse de muharrir, hattını senin gubarına (yüzündeki tüylere) benzetemez.


Beyitte Sevgili (Peygamberimiz)nin ayva tüyleri ile gubarî hat arasında bir benzerlik kurularak teşbih sanatı yapılmıştır. Gubarî hattın özelliği çok küçük yazılıyor olmasından geliyor. Sevgilinin yüzündeki tüyler (sakal) de bu sebeple gubarî hatta benzetilmiştir. Peygamberimizin yüzü temiz ve beyaz bir sayfa gibidir. Şair, “gubar, muharrir (yazar), hâme (kalem), hat, kare su (mürekkep)” kelimelerini bir arada kullanarak tenasüp yapmıştır.

Kalemin gözüne kara sular inmesi ifadesi ise kinayeli bir şekilde kullanılmıştır. Burada birinci mana olarak kalemin göz denilen uç kısmına mürekkebin gelmesi; ikinci mana olarak ise yazıya çok fazla bakan kişinin gözlerinin kızarması, kararması olarak kullanılmıştır. O kadar ki gözleri kör olana dek…

Muharrir gözlerine kara sular inene kadar, yani kör olana kadar kâğıda yazı yazsa Senin yüzündeki tüylere benzer, o incelikte bir yazı yazamaz diyerek Peygamberimize hitap etmektedir.


Ârızun yâdıyle nem-nâk olsa müjgânım n’ola
Zâyi’ olmaz gül temennâsıyle vermek hâre su


* (Senin) Yanağını düşündüğümde kirpiklerim ıslansa ne olur ki; zira gülü düşünerek dikene su vermekle bir şey olmaz.


Şair yanak-gül, kirpik-diken arasında bir benzerlik kuruyor. Nasıl ki gül yetiştirirken dikene de su veriliyorsa ve bunda da olumsuz bir şey yoksa Senin (gül gibi) yanağını hatırladığımda kirpiklerimin ıslanmasının da bir zararı yoktur. Eğer Peygamberimizi düşündükçe ağlarsa belki de o gül gibi olan yüzünü rüyasında görebilmesi mümkün olacaktır. Temennisi budur şairin.

Ârız (yanak)-gül, müjgân (kirpik)-diken, yâd-temennâ kelimelerinin iki mısrada karşılıklı kullanılmasıyla leff ü neşr sanatı yapılmıştır.

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâre su


* ( Ey Sevgili!) Gam günü kılıcını hasta gönülden uzak tutma. Zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir şeydir.


Geceleri hastaların hastalıkları daha da şiddetlenmektedir. Halk arasında “Geceleyin hastaya su vermek sevaptır.” sözü yaygındır. Bu durumdaki bir kimseye, onu ferahlatmak için su vermek, ne kadar sevapsa şair de aynı şeyi sevgiliden istemektedir. Sevgili olan Peygamberimizdir. O’ndan mahşerde, o karanlık günde, kendisine nazar yani şefaat etmesini istemektedir. Karanlık gece olarak bir de ölüm anı düşünülmektedir. Ölüm anında bir Müslümanı rahatlatacak en önemli şey “kelime-i şehâdet” getirmektir. Bu da su kadar aziz bir şeydir.

Şair, kılıç-su ilişkisinden de faydalanmıştır. Kılıcın keskinleştirilmesi için kılıca su vermek gerekir. Sevgilinin yaralayıcı bakışları da kılıç gibidir. Hem yaralayıcıdır hem de çektiği acılardan onu kurtaracak dermandır. Bana bir bak da beni bu azaptan kurtar, demektedir. Hastalara su vermek ifadesinde saklı olan bir başka mana da budur. Ağır hastalara su vermenin onu öldüreceği düşüncesidir. Dolayısıyla hastalığın verdiği azaptan kurtulmak isteyen hasta kendisine verilecek suyla ölümü tadacak ve acılarından kurtulacaktır.

 

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin et
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm’çün are su


* (Ey) Gönül! Sevgiliden ayrı kaldığında (onun) ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste(yerek) hararetimi söndür. (Zira) bu çölde susuzum. Benim için su ara.

Çölde susuz kalan kişi nasıl bir hararet ve istekle su ararsa şair de aynı hararetle sevgilinin ok temrenine benzeyen kirpiklerini arıyor. Ok aşığın bağrını yaralayacaktır ama aynı zamanda da okun ucunu yani temrenini sertleştirmek için kullanılan su aşığın gönlünü ferahlatacaktır. “Kez” kelimesi hem “defa” anlamında hem de “gez” anlamında kullanılmıştır. “Gez, ara ve benim aşk ateşimi söndürecek suyu bul. Yanmışım hararetimi söndür.” Şair bu beyitte de Peygamberimizin ilgisini istemektedir. Şair gönlünden bu hususta yardım istemektedir ve onu kişileştirerek ona hitap etmektedir.


Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su


* (Ey Sevgili!) Ben Senin (insanlara ilahî aşk şarabı sunan) dudağının aşıkıyım; zâhidlerse kevseri murad etmektedir (istemektedir). Nitekim sarhoş kişiye şarap içmek, ayıklara da su içmek hoş gelir.


Leb, divan şiirinde tekliğin yani “vahdet”in sembolüdür. Kevser ise çokluğun yani “kesret”in. Çokluk dünyada sahip olduğumuz maddi şeylerdir. Dolayısıyla şair, zahitlerin kesreti istemelerine karşılık kendisinin vahdeti istediğini vurgulamaktadır. Mey ilahî aşktır. Ben lebi ve meyi istiyorum, yani ilahî aşkı, diyor. İlahî aşktan sarhoş olmuşlar, şarabı yani ilahî aşkı isterken o aşkı tatmamışlar su içmek isteyecektir. Huş-yâr aklı başında olan demektir. Zahitler her şeyi akıllarıyla anlayacaklarını zannederler oysa Allah ancak aşkla bilinebilir. Bu sebeple de zahitler ilahî aşktan uzak kimselerdir. Onlar cenneti arzularken şair gibi âşık olanlar, Allah’a ulaşmayı istemektedirler. Akıl gönül kadar tutkuyla bağlanmaz yaratanına. Akıl kurallara göre hareket eder, gönül ise ilahî aşkın götürdüğü yere gider. Hesapsızdır, riyakâr değildir âşık olan kişi.

 

Ravza-i kûyına her dem durmayub eyler güzâr
Âşık olmış gâliba ol serv-i hoş-reftâre su


* Su, galiba o yürüyüşü güzel olan serviye âşık olmuş. (Bu sebeple de) durmadan, her an onun yaşadığı cennet (gibi) bahçeye (doğru) akar.

O nazlı nazlı yürüyen sevgiliye âşık olan su, ona doğru akmaktadır. Aslında bu akış tabiî meylinden kaynaklanmaktadır. Ancak şair bu akışı sevgiliye ulaşmak amacına bağlamıştır. Sevgili ile kastedilen Peygamberimiz’dir. O’nun ravza-i kûyuna, yani mahallesine doğru akmaktadır. Peygamberimizin evinin ve mescidinin bulunduğu yere “ravza” denmektedir. 

Bu sebeple buradaki ravza-i kûy ile kastedilen Ravza-i Mutahhara’dır. Bağdat’ta oturan Fuzûlî’nin bulunduğu yere göre Peygamberimizin ravzası güney yönünde kalmaktadır. Güneye doğru akan Dicle ve Fırat nehirlerinin aslında Sevgili’ye ulaşmak aşkıyla o yöne doğru aktıklarına dair güzel bir sebep bulmaktadır. Ancak bunu da ‘galiba’ kelimesiyle ihtimal olarak ifade etmektedir.

Servi şekil olarak ‘١’(bir) rakamına benzediğinden “vahdet”in, yani Allah’ın da sembolüdür. Burada bu şekilde bir kasıt da olabilir.


Su yolın ol kûydan toprağ olub dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahi ol kûya koyman vâre su


* (Sevgilinin bulunduğu) o yere gitmesin diye, toprak olup suyun yolunu tutmalıyım (önünü kesmeliyim). Su benim rakibim olduğu için suyun o köye varmasını engellemeliyim.

Şair burada suyu rakip olarak görmekte dolayısıyla onu kişileştirmektedir. Daha önce suyu ferahlatıcı bir unsur olarak gören Fuzûlî, bu beyitte suyu sevgiliye varmaması gereken bir rakip olarak düşünmektedir. Bu sebeple toprak olup onun yolunu kesmeyi istemektedir. Böylece su sevgiliye ulaşamayacaktır. 

Beyitte şair açıkça kıskançlığını ortaya koymuştur, çünkü seven sevdiğini kıskanır. Böyle olunca da sevgilisinin yoluna toprak olmayı göze almıştır. “Toprak olmak”, yolunda can vermektir aynı zamanda. Mecazî anlamda da ifadesini bulmuştur bu deyim.

 

HABER: YASEMİN ALTUN

 

 

 

Fuzûlî
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500