Sapkınlıkta zirve! Hz. İsa’nın babası Hz. Muhammed(miş) !

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan “Kendi dilinde FETÖ” raporu FETÖ terör örgütü elebaşının ve örgütünün dinimizi nasıl istismar ettiğini ve itikadı olarak ne kadar problemli fikirlere sahip olduğunu gözler önüne serdi. AK PARTİ AR-GE birimi yaklaşık 80 sayfa hazırlanan bu raporun çarpıcı bölümlerini özetledi. Raporun kaynağını ise FETÖ elebaşının ses kayıtları, internet ortamındaki videoları ve kitapları oluşturmakta...

Sapkınlıkta zirve! Hz. İsa’nın babası Hz. Muhammed(miş) !
Advert

 

İŞTE FETTULAH GÜLEN’İN KENDİ DİLİNDEN SAPKINLIĞA VARAN SÖZLERİNİN BİR KISMI

 

1-“Bana Hakk’tan Nida Geldi.”

Ben sizin tırmandığınız bu helezonda hav hav ederek arkanızdan tırmanıp dururken, kasemle size teminat vereyim, bu helezonda o kadar beklenmedik şeyler gördüm. Gözüm açık bir bir gördüm. Size tarif edem bir bir; Felekler burcuna çıktım, melekten merhaba gördüm, bana Hakk’tan nida geldi: Gel ey aşık ki mahremsin, bura mahrem makamıdır, seni ehli vefa gördüm. Sizin içinizde çok şey gördüm, öyle ihsanlar gördüm ki, hak dostlarına henüz kapaklar açılmamıştı, zarfının üzerine bantlanmış gibi zarflar içinde size gelen ihsanlara şahit oldum…”

(Hisar-3 (İrade Kahramanları), dk. 15.50 vd.) (Sayfa:20)

Yorum

Gülen, görünürde bağlılarını âdeta miraca çıkan kişiler gibi sunarak yüceltmektedir. Gerçekte ise sahte tevazu kalıplarıyla süslediği ve beyitlerle kamufle ettiği ifadelerle bağlıları nezdindeki yüksek konumunu perçinlemek istemektedir. O artık gökyüzündeki burçlarda gezinen, meleklerin kendisine selam durduğu, mahrem kapıların kendisine açıldığı ve Hakk’tan nida alan sözde yüce bir kişilik olarak müntesiplerinin karşısındadır! Hâlbuki o, örgütünü motive etmek ve kendisine bağlılıklarını arttırmak adına hayalinde ürettiği birtakım ihsanlara şahit olduğundan bahsederek, “Bak Allah’a karşı nasıl da yalan uyduruyorlar. Bu, apaçık bir günah olarak yeter.” (Nisâ, 4/50) âyetine muhatap olmaktadır.

 

 

2-“Allah ile Aramdaki Sırrı Bana Söyletmeyin”

“Vallahi hayatımın bir lahzasında bile (Allah’ın) beni terk ettiğini görmedim ben. O beni terk etmezse siz nasıl terk edilirsiniz (…) Vallahi hayatımın bir lahzasında bile beni terk ettiğini görmedim ben onun… Vallahi terk etmedi, billahi terk etmedi… Allah beni terk etmedi, Allah ile aramdaki sırrı bana söyletmeyin, göz açıp kapayıncaya kadar ben çok yaramazlık yaptım. Çok serserilik yaptım. Arkamı döndüm giderken dahi bana seslendi    nereye gidiyorsunuz.”

(Ümitle Şahlanış, dk. 12:12-14:48). (Sayfa:24)

Yorum

Gülen yukarıdaki satırlarda kısaca şunları söylemektedir:

1.Allah onu ve müntesiplerini hiç terk etmemiştir.

2.Allah ile arasında sırlar vardır.

 

 

Gülen, Hz. Peygamber’in şahsına hitap eden, “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duhâ, 93/3) âyetini, kendisi hakkında kullanarak Allah’ın desteğine mazhar olmuş intibaı uyandırmaktadır. Hâlbuki bu âyet-i kerime, ilk vahyin ardından kısa bir süre vahyin kesilmesi nedeniyle müşriklerin Hz. Peygamber’le alay etmeleri üzerine onu teselli etmek amacıyla nazil olmuştur. (Nesefî, Medârikü’t- Tenzîl, III, 653). O, bu asılsız iddialarına, “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duhâ, 93/3) âyetini de alet etmeye çalışmıştır.

 

3-Yüce ve Kutsî Bir İş İçin Seçilmiş(!)

“Yeri gelmişken tevazu adına bir hususa işaret etmek istiyorum. Halk arasında umumi kabule vâbeste olmuş ve velâyete ermiş insanlar vardır. Bazı kimselerin o şahısta gördükleri bazı hususiyetleri, bazen ona karşı ifade ettikleri de olur. Bu durumda o şahsın “Hayır, bunlar bende yok. Nerede ben, nerede bu söylediğiniz şeyler?” demesi üç açıdan doğru değildir. Bir; bu ifade o insanları müşâhede ettikleri şeylerde onları tereddüde sevk eder. İki; o insanlara karşı bir saygısızlıktır. Üç; hepsinden önemlisi de Allah’a karşı saygısızlık, hatta küfran- ı nimettir. Şayet Allah, kendi katından göndermiş olduğu bir kısım ışınları, onun üzerinde kırıp, başkalarına yansıtıyorsa, bu yüce ve kutsî iş için o insanın, kendisini seçen Rabbi’ne karşı şükran duyguları ile iki büklüm olması gerekmez mi? Hâsılı, tevazu kavramının da yerli yerine oturtulması ve ona göre davranışların ayarlanması gerekir. Aksi takdirde tevazu niyetiyle küfran- ı nimet içine düşmeler bile olabilir.

(Gülen, Fasıldan Fasıla 4, Nil Yayınları, İzmir 2009, s. 108). (Sayfa:29)

Yorum

Yukarıdaki satırlarda Gülen şunları ifade etmektedir:

1.Veli kimseler, Allah’ın kendilerine ikramı olan birtakım hususiyetleri tevazu adına gizlememelidir. Gizlerse bu, küfran-ı nimet olur.

2.Allah, veli kullarına gönderdiği ışınları o kullar üzerinde kırıp insanlara yansıtmaktadır. Bu, yüce ve kutsî bir iştir.

3.Gülen, kendisini zımnen bu konuma yerleştirmektedir.

Burada tasavvuf kültüründe yerleşmiş olan, kerametin gizlenmesini öngören, hatta keramet izharını olumsuz bir olgu olarak değerlendiren anlayışın tersine, kerametlerin gizlenmemesi istenmektedir. Bu görüş, tasavvuf ilmindeki hâkim geleneğin keramet konusundaki yaklaşımına aykırı olup kerametlerin gizlenmesi esastır. Zira ilk dönemlerden itibaren ehl-i keramet buna fazla önem vermez, hatta bundan dolayı endişelenir ve bunu gizli tutarlardı. (İbn Haldûn, Şifâu’s-Sâil, s. 33, 50).

İkinci iddiasında ise Gülen, aslında prizma metaforunu kullanmaktadır. Nitekim dokuz seri hâlinde bastığı kitabın adı da Prizma’dır. Sözlük anlamı itibariyle prizma; ışınları saptıran ve ayrıştıran cismin adıdır. Yani bu ifadeleriyle Gülen, Allah tarafından bir ışın şeklinde gelen zaman ve mekân üstü bilgileri kendi süzgecinden geçirerek ışığın prizmadan geçip ışık tayflarına ayrışması gibi müntesiplerinin anlayabileceği bir düzeye indirgemektedir. Gülen aslında böyle diyerek Allah ile kullar arasında bir aracı olduğunu iddia etmektedir. Hâlbuki böyle bir konum sadece vahiy meleği veya peygamberler için söz konusu olabilir. Bunu anlatırken Gülen’in “bu yüce ve kutsî bir iş” ifadesini kullanması da bu tespiti doğrular niteliktedir.

4-Danaburnu Böceği ile Manevî İkaz

“Allah’ın azametini misallendirmek için bir böceğin ıtrahatındaki (dışkı) harikuladeliği ifade ederken nereden geldiğini bilemediğim bir danaburnu önce başımda bir daire çizdi; sonra da pençeleriyle dudaklarıma yapışarak ağzımı kapattı. Can havliyle danaburnunu elimle tutup attım ve sözüme kaldığı yerden o böcek misaliyle devam ettim. Ancak danaburnu az sonra yine geldi ve pençeleriyle ağzıma bir defa daha kilit vurdu. Neden sonra vicdanımda Allah’a karşı bir saygısızlık mı yaptım diye ciddi bir endişe oldu. O anda ürperdim ve nerede hata yaptığımın farkına vardım. Evet, Allah’ın azameti ifade edilirken verilen misaller de O’nun azametine yakışır olmalıydı. Bundan dolayı o hayvancık vazifeli kılınarak, Cenâb-ı Hakk’ın azametini dillendiren misalimden dolayı gelip benim ağzımı kapatmıştı. Bu hâdise, yanımdaki insanların dahi anlayıp ürperti duyacakları şekilde açık cereyan etmişti…”

 

(Gülen, Gençlere Pırlanta Ölçüler 6 Fasıldan Fasıla’dan, Muştu Yayınları, 2011, s. 34). (Sayfa:34)

Yorum

Gülen, bu sözleriyle, yaptığı işlerin ve söylediği sözlerin âdeta manevî bir gözetim ve denetim altında olduğu görüntüsü vermektedir. Bunun neticesinde de bağlıları, ilahî bir denetime tabi tutulan bir kişinin her söylediğinde ve her yaptığında bir hikmet aranması gerektiği mesajını algılamaktadır. Hâlbuki İslam itikadına göre her insan hata yapabilir. Hata üzerinde bırakılmayanlar sadece peygamberlerdir

5-Hz. Peygamber Gülen'in vaazını dinliyor

“…Ben sizin samimiyetinize itimad ederek o mübarek ruhu eğer iz’ac etmeyeceksem ona ait bir şeyi rahatlıkla ifade edebilirim: Belki şu dakikada beni de hicaba gark edecek şekilde sizin de saflarınızın arasında bulunmaktadır. Beni dinlemek üzere olmasa bile kendi cemaatinin arasında gezmek, ağlayan gençlerin alnını sıvazlamak, başını okşamak, elini sırtına koymak, ‘yürü evladım!’ demek için aranızda bulunmaktadır.”

(1979-08-17_Gonul Dunyamizdan-03 - İmanla gelen değişim (Salihli), dk. 1:09:00) (Sayfa:39)

Yorum

Dinen geçerli olabilecek hiçbir bilgi kaynağına dayanmayan bu söylemlerle Gülen ya hayal dünyasını konuşturmakta ya da bağlıları nezdinde tartışılmaz bir mevki elde etmek için yalan üretmektedir. Zira 632 yılında vefat etmiş olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dünyada dolaşmaya devam ettiği, belli bir cemaati ziyarete geldiği; nasıl oluyorsa birilerine (tabiatıyla Gülen’e) görünüp ona manevi payeler verdiği ve vaazına iştirak ettiği iddiaları, İslam’ın sahih bilgi kaynaklarının hiçbirisiyle ispat edilemez. Dinî kaynaklarla sağlaması yapılamayan öznel bilgi veya söylemler hiçbir değer ifade etmez. Ne sahabe ne de onları takip eden örnek nesillerde Resûl-i Ekrem’in kendilerini ziyaret ettiği, ortamlarında bulunduğu, onları takdir edip başlarını ve sırtlarını sıvazladığı gibi bir söylemin bırakın benzerini, imasını ve izlerini bulmak dahi mümkün değildir.

6-Gülen’in Meleklerle Görüşme İddiası

“…Desem ki size, ben her gün bir tane cinle görüşüyorum desem yalan söylemiş olmam. İçinizde vardır böyle bin tane. Melaike-i kiramla görüşen bir sürü insan vardır, desem yalan söylemiş olmam. Bir mümin cemaati içinde olur bu kadar. Resûl-i Ekrem aleyhi salatu ve’s-selamın ruhaniyeti ile çok defa benim telakim oluyor dese insan, yalan söylemiş olmaz…”

(Giriş, Tebliğde gaye ve metot, dk. 04:50) (Sayfa:50)

Yorum

Melekler; insanlar ve cinlerden farklı yaratılan, duyularla algılanamayan, Allah’ın ve Elçisi’nin bildirmesi ile hakkında bilgi edinilen nurani varlıklardır. Âlemin görünen (şehadet) tarafında değil, görünmeyen (gayb) tarafında yer alan meleklerin, insan suretinde görünmesi olağanüstü bir durum olduğundan, böyle bir olay basit bir hâdise gibi sunulamaz. Dolayısıyla sıradışı bir durum arz eden meleklerin beşerle görüşmelerinin sıradan bir hâdise olarak aktarılması inanç esaslarına aykırı olmasının yanı sıra istismara da kapı aralamaktadır. Kaldı ki meleğin beşer suretinde Hz. Meryem’e göründüğünü haber veren “Biz ona (Meryem’e) ruhumuzu (Cebrâil) gönderdik. Cebrâil ona tastamam bir insan suretinde göründü” (Meryem, 19/17) âyeti ile Cebrâil’in insan suretinde Hz. Peygamber’e gelip ona birtakım sorular sormasını ihtiva eden Cibrîl hadisi (Müslim, Îmân, 1) bu görüşmelerin olağanüstü bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

 

“…Belki şu anda sıkışmışsınız. İğne atsan yere düşmez sözüyle ifade edilecek mahiyettesiniz. Ama ruhaniler için maddiye bahis mevzu değildir. Zannediyorum bu drahşan nasiyeler arasında Şah-ı Geylanî’lerden Hz. Ali’lere kadar bir sürü evliya, ebrar ve asfiya sizinle beraber belki şu anda bu camiye gelmişlerdir. Belki Cenab-ı Hakk’ın size ihsan edeceği feyizden onlar da istifade ediyor. Belki sizin kuva- i maneviyenizi takviye ediyor. Belki sizin için te’yidatta bulunuyor. Belki tavassut ediyor, vesile oluyor. Belki dualarınızın hakka ulaşmasında araya giriyorlar. Belki ya Rabbi ne olur bunlar için diyorlar, sizin için yalvarıyorlar. Ehl-i keşif ehl-i mükaşefe bunu görüyor. Bize sadece bunu nakletmek düşüyor.”

(Pendik-1 (Kendimizi Sorgulama), dk.10:21) (Sayfa:56)

Yorum

İslam itikadına göre ölümle birlikte insanın dünyaya yönelik tasarrufu ve mükellefiyeti biter, dünyaya dönme imkân ve ihtimali de ortadan kalkar. Çünkü bu dünya imtihan alanı, ölüm sonrası hayat ise hesap verme evresidir. Dolayısıyla vefat etmiş olan insanların ne kadar büyük zâtlar olursa olsun tekrar dünyaya gelip yaşayanların arasında gezinmeleri ve onlarla ilgili birtakım tasarruflarda bulunmaları söz konusu değildir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.” (Bakara, 2/141) Sahabe, tabiîn ve müctehid imamlardan vefat etmiş olanların tekrar dünyaya dönüp yaşayanların arasına katılarak birtakım tasarruflarda bulunduklarına dair ne bir örnek ne de muteber bir bilgi nakledilmiştir. Tam aksine fakihler, derecesi ne kadar yüksek olursa olsun ölmüş kimselerin ruhlarının yaşayanlar arasında hazır bulunup birtakım tasarruflar yaptıklarına inanmanın, kişinin imanını zedeleyebileceğini söylemişlerdir. (İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, II, 321; V, 134; Şeyhizâde, Mecmeu’l-enhur, I, 691.)

Konuşmaların bağlamları da dikkate alındığında öyle görünüyor ki yapıya büyük maddi katkılar sağlayacak birtakım insanların ikna edilebilmesi için Gülen, geçmiş İslam büyüklerinin cemaatinin arasında yer aldığını ve faaliyetlerini desteklediğini söylemek suretiyle güçlü bir psikolojik atmosfer oluşturmayı hedeflemektedir. Doğal olarak Hz. Aişe validemiz kadın mensupları arasında dolaşırken; Hz. Ali, Hasan-ı Basrî, İmam Ebû Hanife, Mevlana, Abdülkadir Geylânî de erkek cemaatinin arasında dolaşacak ve örgüte bağışlanacak arsaları ne kadar beğendiklerini ifade edecek ve projelere katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla bu isimlerin halkımız nezdindeki saygınlığını istismar etmek amacıyla bilinçli olarak seçildiği anlaşılmaktadır.

8-Rüyada İmtihan Sorularının Görülmesi

“Meselâ, bazı kimseler, daha sonra kazanacakları bir başarıyı, çok öncesinden rüyalarında görebilmekte ve gireceği imtihan sorularını bütün ayrıntılarıyla müşahede edebilmektedirler.”

(Gülen, Gençlere Pırlanta Ölçüler 6 Fasıldan Fasıla’dan Muştu Yayınları, 2011, s.120) (Sayfa:65)

Yorum

Hz. Peygamber’den (s.a.s.) gelen hadisler (Buhârî, “Ta’bir” 46; Müslim “Ru’ya” 4.) peygamberler dışındaki insanların gördüğü rüyaların dinî bakımdan bir delil niteliği taşımadığı ve rüyalara dayanarak inanç veya amele dair meselelerde hüküm ortaya konulamayacağını göstermektedir. İslam âlimleri arasında bu hususta görüş birliği vardır. Çünkü rüya her ne kadar insan için bir gerçeklik olsa da hem hatırlanmasında hem de yorumlanmasında hata ihtimali çok yüksek olduğundan aklî ve naklî deliller gibi kesinlik bildirmez, bağlayıcı da değildir.

 

Yukarıda yer alan sözlerde sadece rüya ile amel değil, Gülen’in rüya kılıfı altında soru hırsızlığını caiz görmesi ve teşvik etmesi söz konusudur. Onun rüyayı, bir mesaj verme, özellikle himmet toplamada psikolojik bir araç olarak kullanma, soru çalma ve kişileri yönlendirme amaçlı kullandığı da bilinmektedir. Ayrıca, günümüzde yapılan sınavlarda sorulan yüzlerce sorunun bütün detaylarıyla bir rüyada görülmesi, mümkün değildir. Aslında burada ulaşılmak istenen hedef, yapılan sahtekârlığa meşru bir zemin hazırlamaktır. Nitekim yukarıdaki sözler Gülen’in hak tanımazlığının açık delilidir.

9-Hz. İsa’nın (A.S) Babasının Hz. Peygamber Olduğu İddiası

“…Hz. Mesih de babasız doğrudan doğruya tecelliyle telkih edilmiş gibi düşünüyorlarsa, buna da hayır diyemezsiniz yani. Çünkü o ruhu nefheden de bir ruhtur diyor. 

Müşekkel müheykel bir beşer şeklinde karşısına dikildi orada, Cebrail dikildi. Genelde birçok müfessir

Cebrail (a.s.) diyor. Farklı bir ruhtur diyorlar. Bu ruh Efendimizin ruhu da olabilir. Bu yorumu hiçbir kimse demiyor da fakat Hz. Meryem gibi afife bir kadın, gözünü hep haramdan sakınmış, karşısında bir erkeğin temessül etmesi, onun iffet telakkisine terstir. Ama Efendimiz buyuruyor ki, ‘Meryem’i bana nikâhladılar öbür âlemde’ Efendimize verileceğinden dolayı. Bu bir yönüyle ezelden nikâhlanan bir şeyse veya önceden nikâhlanan bir şeyse Efendimizin zevcesi demektir. Dolayısıyla da Efendimizin ruhu olabilir. Ruhu’l Kudüs denen de Efendimizin ruhu olma ihtimali tasavvufçularda çok müsellem bir gerçektir. Fakat bunu şurada burada yaygınca istimal etmek doğru olmaz. Çünkü tefsircilerin bir genel kabulü var. Büyük çoğunluğuna itibarla Cebrail (a.s) olduğu istikametinde. Bu, kıtmîrâne bir yorum. Ama ben buna da bir yer veriyorum. Şimdi bu türlü bir mülahaza içinde bunlar, buna teslis diyorlarsa şayet, kalkıp onları     Allah üçün üçüncüsüdür. Üçlünün üçüncüsüdür, demek doğru. Üçlünün üçüncüsü yani bir var. Zât-ı ulûhiyet de bu üçlünün biri oluyor, üçüncüsü oluyor. Şimdi onu hemen o kategoriye sokmamak lazım. Çünkü yoruma açık. Yoruma açık meselelerde hep ictihad edenler mazur görülmüşlerdir...”

(16-Sesli Sohbetler-3Bamteli_21-30 (Düşünce helezonu) 27_02-Herkesin İslam adına gittiği bir yol var, dk. 05.45 09.00) (Sayfa 73)

Yorum

Gülen, yukarıdaki anlatımlarında başlıca üç iddiada bulunmaktadır: 1.Hz. İsa’nın babasının Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğu.

  1. Ruhu’l-Kudüs’ün Cebrail değil Hz. Muhammed olduğu.
  2. Hıristiyanlıktaki teslis akidesine sahip olan herkesin “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır.” (Mâide 5/73) âyeti kapsamına sokularak hemen tekfir edilmemesi gerektiği.

Öncelikle şunu ifade edelim ki Yüce Kitabımız Kur’an, Hz. İsa’nın sarih ifadelerle mucizevî bir şekilde babasız olarak dünyaya geldiğini “Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59) âyetiyle bildirmektedir. Âyet-i kerime, Hz. Âdem nasıl babasız yaratılmış ise Hz. İsa’nın da babasız olarak dünyaya geldiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Buna rağmen Hz. İsa’nın babasının Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğunu iddia etmek Kur’an-ı Kerim’e aykırıdır. Kaldı ki Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hamile kalış sürecinin anlatıldığı âyetlerde, Hz. Peygamber’in orada olmadığı ve bu olaylar hakkında bir bilgisinin bulunmadığı ifade edilmektedir. (Bkz. Al-i İmran, 3/44) Ayrıca Gülen’in kendi kanaatini desteklemek için ileri sürdüğü “Hz. Meryem ile Hz. Peygamber’in ezelde nikâhlandığı” iddiası hadis âlimlerince itibar edilmeyen çok zayıf bir rivayete dayan maktadır. (Ukayli, ed- Duafau’l-Kebîr, IV, 459; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 218) Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in sarahati karşısında bu tür rivayetlerin hiçbir değeri yoktur. Müfessirlerin

 

genel kanaati, Hz. Meryem’e Allah’ın gönderdiği Ruhu’l-Kudüs’ün Cebrail (as.) olduğudur. Bu nedenle Ruhu’l-Kudüs’ün Hz. Peygamber olduğunu söylemek İslam âlimlerinin ittifakına ters düşer.

10-“Müslüman İseviler”

“Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hazreti İsa inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine “Müslüman İseviler” diyen insanlar çıkabiliyor. Bunu, İseviyetin tasaffisi, mesihiyet ruhunun mukaddimesi saymada bir mahzur görmüyorum.” (Gülen, Ümit Burcu, s. 43) (Sayfa: 78)

Yorum

Bu pasajlarda Gülen;

1.Taraftarlarının İncil derslerine devam etmelerinde mahzur görmemekte, hatta bunun faydalı olacağını düşünmektedir.

2.İslam ve Hristiyanlığı birlikte benimseyen Müslüman İsevîlerden söz etmektedir.

3.Kiliselerde Hristiyanlarla görüşmeler sonucunda ortaya çıkacak yaklaşımı, İseviyyetin tasaffisi/arınmışlığı, mesihiyyet ruhunun mukaddimesi olarak nitelemektedir.

İslam’a göre İncil’in tahrif edildiği açıktır. Bir Müslümanın bilgi edinmek amacıyla muharref İncil’i incelemesinde herhangi bir sakınca yoktur. Ancak dinî konularda yeterli birikimi olmadığı için yanlış fikir ve vehimlere kapılabilecek Müslümanların, Hıristiyan ilahiyatçıların İncil derslerine katılmaları sakıncalıdır. İkinci ve üçüncü maddelerde ise Gülen, Müslüman İsevilerden ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.)

peygamberliğini kabul eden Hıristiyanlardan söz etmektedir. Eğer bir Hıristiyan Hz. Muhammed’i (s.a.s.) bir kâhin gibi görüyorsa zaten ona iman etmiş sayılmaz. Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul eden bir Hıristiyan’ın ise artık Hıristiyanlıkta kalması düşünülemez. Dolayısıyla İslam itikadı açısından Müslüman İseviler tanımlamasının bir karşılığı yoktur.

  1. Hz. Peygamber, Gülen Örgütünün Arasında…(!)

“Olsaydı, bu devirde yaşasaydı (Hz. Peygamber s.a.s.) böyle bir inkisar içinde hissettiği sizlerden bütün kardeşlerinin evine giderdi o… Hem belki de gidiyordu bile… Belki gidiyordur… Belki yorganlarınız açılınca örtüyordur… Belki alnınızdan öpüyordur… Belki tesbihe, tehlile, tahmide açık dudaklarınızdan öpüyordur… Ağzınızın şeker şerbet suyunu içiyordur…”

(Hicret ve İffet; 44:40-45:13) (Sayfa:94)

Yorum

“Sonra siz, bunun (dünya hayatının) ardından elbette öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (Mü’minûn, 23/15-16) âyeti ile “Kıyamet günü yer yarıldığında ondan ilk çıkacak benim.” (Tirmizî, Menâkıb 1) hadisi ve bu mealdeki nasslar, kıyamet gününden önce dirilmenin olmayacağını, dolayısıyla da Hz. Peygamber (s.a.s.) dâhil vefat eden hiçbir insanın dünyada yakaza/uyanıklık halinde görülmesinin mümkün olmadığını beyan etmektedir. İmam Sehavî, öldükten sonra Hz. Peygamber’in dünyada iken görülebileceğine dair ne Sahabeden ne de onlardan sonra gelenlerden bize aktarılmış bir rivayetin olmadığını söylemiştir. (Sehâvî, el-Ecvibetü’l-Merziyye, III, 1100)

 

  1. Uluslararası Örgütlenmeyi Bizzat Hz. Peygamber’in Yaptığı İddiası

“…Arkadaşlarımız turistik mahiyette gidip nabız yoklamak istediler. Birkaç arkadaş, oraya gitmeden evvel, daha onlar gitmeden, adeta gittikleri her eve Efendimiz daha evvelden gitmiş, “arkadaşlar gelecek demiş buraya.” Gelip, anlattılar bize. Ve gidenler; “sizi rüyada gördük, aynen sizlerdiniz” demişler. Hiç de az olmadı. Arkadaşların bu mevzuda anlattıkları, hiç de az değildi. Demek, sizden bir şey bekleyen insanlar var. O zaman siz, manen çok çalımlı, çok çaplı olacaksınız.”

(Garipler Kervanı-2, dk.12:13)(Sayfa:105)

Yorum

Örgütün uluslararası bir hüviyet kazanmaya başlamasıyla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) istismarının daha da genişlediğine şahit olmaktayız. Bu sefer Hz. Peygamber cemaat mensuplarının gidip eğitim kurumları açacakları ülkelerde ön hazırlık yapmaktadır. Kuşkusuz bu tür söylemler, her aşamada Resûl- i Ekrem’i istismara devam edildiğini göstermektedir. Yukarıdaki ifadeler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra tasarrufta bulunduğu, başka insanların onunla iletişim hâline geçerek onu tanıyabildiği, Resûl-i Ekrem’in çeşitli mekânlara gelecek olan kişileri önceden haber verdiği gibi her biri İslam itikadı açısından problem taşıyan iddialar içermektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gaybe ilişkin bilgi sahibi olduğu zannını taşıyanlara verilecek cevap, bizzat ayet-i kerimelerle ifade edilmiştir: “De ki: Ben kendim için, Allah’ın dilediği dışında ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım, başıma kötülük de gelmezdi. Ben yalnızca inanan kimseler için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (A’râf, 7/188. Ayrıca bk. En’âm, 6/50, 59; Hûd, 11/31).

  1. Cennete Girmek İçin Bile Gülenden İzin Almak

“Sadakat maddî-manevî füyûzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak demektir. Bu da “neden, niçin?” demeden gösterilen hedefe yürümeyi gerektirir. “Neden?” diye sormak sadakat ruhunu zedeler. Bu çerçevede sadık iseniz: 1. Arzunuz ve görüşünüz sorulursa, anlatırsınız. Yoksa teslim olursunuz. 2. Hedefe yürürken, cenneti gösterip de “İşte cennet, girin” deseler, “Hayır, görüşmem lazım” demelisiniz.

3. “Şu noktaya gelirsen cehennemden kurtulacaksın” dediklerinde de “cehennemden kurtulmak büyük bir şeydir ama yine görüşmem lâzım” karşılığını vermelisiniz.” (Gülen, Fasıldan Fasıla 1, Nil Yayınları, İzmir 1995, s. 180). (Sayfa:109)

  1. Cemaat İçin Cennetten Vazgeçme

“(20 yy.’ın içinde bulunduğu) bu kadar felaket ve helaketlerin üstesinden gelecek insanın çok fedakâr olması lazım. Maddîmanevî her şeyi aşmış olması lazım. Maddî-manevî çeşitli fedakârlık hisleri içinden neşv bulması lazım, maddî manevî füyuzat hislerinden vazgeçmesi lazım, hatta icabında cennete gitmeyi dahi tekmelemesi lazım…”

(1980-06-27_Gonul Dunyamizdan-01 - Allah yolunda fedakarlik (Afyon), dk. 11 vd.) (Sayfa:109) 15-

Halkın Maslahatı Adına (!) Şahsî İbadetlerin Terki

“Mü’min, şahsi tekamülü, şahsi ibadeti, taati dahi halkın saadeti adına feda edecektir. Âlemi mesut etmek için veli olmayı bir kenara bırakacaktır. Âlemi mesut etmek için muvakkaten şahsi tekamülünü bir kenara bırakacaktır.”

(Sesli Vaazlar-10/İslam Aleminin Kurtuluş Yolları, dk. 42).(Sayfa:112)

 

Yorum

13. ve 14. pasajlarda şu iddialar yer almaktadır:

1.Örgüt liderine kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyet şarttır. 2.Cennete girmek için bile örgüt liderine sormak lazımdır.

3.Cehennemden kurtulma vadedilse dahi örgüt liderinin kararına göre hareket edilmelidir.

Bu ifadelerden Gülen’in kendisine mutlak itaat istediği anlaşılmaktadır. Bu itaatin de hangi boyutlarda olması gerektiğini, cennete girmek için dahi izin isteyecek, cennetten vazgeçecek ve cehennemden kurtulmayı reddedecek boyutlarda bir itaatle örneklendirmektedir. Hâlbuki İslam inancında mutlak itaat sadece Allah ve Resûlünedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Ey İman edenler, Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin…” (Hucurât, 49/1). Kaldı ki Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bile vahye dayanmayan bazı emirlerini ashab-ı kiram, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sizin görüşünüz mü, yoksa Allah’tan bir emir mi aldınız?” diyerek irdelemiştir. Hz. Peygamber’in, “Vahiy değil, bu benim görüşümdür.” demesi üzerine ashab-ı kiram özgürce kendi önerisini sunmuş ve bunun üzerine Hz. Peygamber de ashabının görüşü istikametinde kararını değiştirmiştir.

 

haber: Yasemin Altun

 

fetö
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500