Reklamı Geç
Advert

Büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin Rumi

Mevlana bir sevgi ve hoşgörü elçisidir. Hayatı, kişiliği, eserleri, felsefesi binlerce kişiye konu olmuş, binlerce kitap yazılmıştır. Büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatını Selim Gürbüzer yazdı.

Büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin Rumi
Advert

 

Mevlana Horasan’ın Belh’te dünyaya gelir. Babası şu meşhur büyük âlimlerden Kübreviyye Mutasavvıfı halifesi Bahaeddin Veled’dir. Ancak Sultân’ül ulemâ olsa da manevi ilimde eriştiği makam itibariyle etrafında kıskançlık halkası oluşturacağından Belh şehri zamanla zahir hasetçilerin gırla gittiği mekân hale gelir. Nitekim günün felsefe erbabı o’nu devlet karşıtı bir zat gösterip küçük düşürme hevesine kapılırlar. Ve bu tür girişimler etkisini gösterir de. Ve devrin hükümdarı Bahaeddin Veled’i şu mesajla denemeye tabii tutacaktır: 

       “Şeyhimiz lütfedip kabul ederlerse, ülkeler de, askerler de onun olsun. Çünkü bir kilime iki padişah sığmaz.

           Tabii verilen bu ince mesajdaki gerçek niyeti sezen Bahaeddin Veledin cevabı manidardır ve şöyle der “ Biz dervişiz, bize memleket ve saltanat münasip değildir.  Biz gönül hoşluğuyla sefer edelimde, sultan kendi uyrukları ve dostlarıyla baş başa kalsın.” Ardından ailece yaşadığı şehre gadredip bir grup müridiyle birlikte Belh’ten ayrılma kararı alır. Hatta yaklaşan Moğol tehlikesini sezmekte de gecikmez. O, ayrıca Horasan’da yaşadığı bir takım siyasi tartışmalardan kendisine gına gelip bu tür ortamlardan uzak kalma ihtiyacını yüreğinde hisseder. İşte bu duygular eşliğinde yaşadığı topraklardan uzaklaşacaktır. İşte Bahaeddin Veled’in ileriyi gören bu sezgiliği  (feraset ehli oluşu)  o kadar kendini belli eder ki; terk ettiği Belh şehri Moğollarca yağmalanıp harabe haline dönüşür bile. Artık terk-i diyar eyleyeceği şehir zindan şehirdir. Şimdi yeni şehirlere adım atmak zamanıdır. Bu yüzden ilk seçtiği durak Nişabur’dur. Hani derler ya; mürşit odur ki; yolun başından sonunu göre, aynen öyle de baba oğul hicret ettiği topraklara adım attığında, zamanın büyük evliyalarından Feridüddin Attar Mevlana’nın büyüklüğünü şu sözlerle hakkını teslim edecektir: “İşte büyük bir nehir arkasında bir okyanusu sürükleyip geliyor.” Gerçektende bu sözler Mevlana’nın eriştiği manevi mertebeyi göstermesi bakımdan çok büyük bir kıymet ifade eder. Dahası konakladığı şehir o’nun taklit, tahkik ve marifet yönünden ilk basamağı olmaya yetecektir.  Belli ki bu sözler boşa söylenilmiş değil, bilakis Mevlana’nın ileride büyük bir zat olacağına dair işaret sözlerdir.  

         Nişabur’dan sonraki durağı Bağdat’tır. Meğer insanlar laf olsun diye  “Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” dememişler, Bağdat dün olduğu gibi bugünde dünyanın göz bebeği bir şehirdir. Ancak baba oğul ikilisine Moğol kasırgasının yaklaştığı haberi ulaştığında Bağdat yâr olmayacaktır, ister istemez Kûfe yolu üzerinden Mekke’ye koyulacaklardır. Sonrası malum, ailece nübüvvet nuru mübarek toprakları ziyaretin akabinde Anadolu’yu mesken tutacaklardır.  İyi ki de mesken tutmuşlar, Anadolu bu sayede diriliş ruhuyla yoğrulacaktır. Bilhassa bu aile içerisinden Celaleddin-i Rûmî adına uygun davranıp Anadolu’nun Türk-İslam yurdu olmasında pay sahibi olacaktır. Madem öyle artık durmak olmazdı.  Diyâr-ı Rûm’u (Anadolu’yu)  karış karış gezmek gerekti. Zaten o da Anadolu’nun birçok yerini irşadıyla aydınlattıktan sonra Larende’ye (bugünkü Karaman) konaklayıp, akabinde Gevher Hatun’la evlenir burada. Hiç şüphesiz bu izdivaç her iki taraf açısından temiz bir soya bağlılığın zişanı olarak yerinde bir evliliktir.  Öyle ki bu evlilikten doğan ilk çocuğa kendi babasının ismi yani Sultan Veled verilir, ikinci çocuksa Alâeddin adını alır. Artık aile ocağının iyiden iyiye tüttürdüğü demlerde Larende’de tam yedi yıl bir hayat geçireceklerdir. Tabii ki yaşadığı yıllar içerisinde hüzünlendiği günlerde oldu. Çünkü burada hem annesini hem de ağabeysini kaybetmişlerdi. Derken yedi yıllık sürecin sonunda babası Bahaeddin Veled Konya’ya geçip burada ki medreselerin birinde müderrislik vazifesinde bulunur. Babasının irşad faaliyeti burada o kadar tesirin gösterir ki; Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad Bahaeddin Veled’e mürit olur da.

            Tarihler 1231 yılını gösterdiğinde Bahaeddin Veled (k.s.)’ın vuslat yılı olacaktır.  Yani;  Konya’da geçirdiği mana yüklü günlerden sonra Allah’a kavuşur. Ve arkasından müminler, âşıklar, halifeler ve müritler gözü yaşlı bir halde o’nu toprağa uğurlarlar. O artık kader-i ilahi gereği bu âlemden nakl-i mekân eylemiştir. Allah Hayy’dır, şüphesiz O (c.c) mekândan münezzehtir. O halde  “Ya baki entel baki” deyip gönlünü ferahlatmalıydı, ama nasıl?  Henüz yaşı yirmi dörttür. Sonuçta gençte olsa hizmetten geri kalmak olmazdı. Bir şekilde ikna yöntemi devreye girdiğinde devlet erkânı ve halkın ısrarıyla nihayet irşad postuna oturur da.  

             Evet, sorumluluğu üzerine aldı almasına ama halen içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Doğrusu neyin eksik olduğunu kendisi de bilmiyordu. İşte bu kafa karışıklığı içerisinde vazife görürken çocukluk arkadaşı can dostu Seyyid Burhaneddin Konya’ya çıka gelir. Tasavvufta pişmişliği her halinden belli Seyyid Burhaneddin’in ilk işi Mevlana’yı sorumluluklarından sıyırıp özgür kalması yönünde karar almasını sağlamak olur. Zaten o’nun istediği de buydu. Derken yolun başında ilk olarak tasavvuf önderlerini ziyaret, sonra halvet ve zikir hayatı, akabinde seyr-i sefer yolculuk hazırlıkları gerçekleşir. Ancak yolculuk haberi Konya’da infial uyandırır, ama bir kere ok yaydan çıkmıştı, artık seyr-i seferden geri dönülemezdi. Çünkü Mevlana kararım kesin diyordu. Ve bu seyr-i sefer tam dokuz yıl sürecektir. Hani yol bilenle aşılır ya,  aynen öyle de Mevlana da bu seyr-i sefer yolculuğunda bir takım eksikliklerini görme fırsatı elde edecektir.  Şöyle ki;

          Geçirdiği o uzun seyr-i sefer yolculuğun son durağı Şam’dan geri dönüş hazırlıkları yaptığı sırada ansızın “kendini kendinden alan” sır dolu bir adamla göz göze gelir, her ne oluyorsa orada olup bir bakışta can ciğeri dağlanır. Ama gel gör ki tek bir nazarla kendini kendinden geçiren bu sır dolu adam görünmesiyle kaybolması bir olur. Tabii bu sır dolu olağan hali anlamak mümkün değildi,  yanındakilere sorup soruşturduğunda asıl adı Ali olmakla birlikte o’nun Şems-i Parende (uçan güneş) olduğunu bildirirler. Ardına düşmeyi dener ama o adına uygun davranıp ışık hızıyla yedi kat göklerden yıldız misali çoktan gözden kaymıştı bile. Ortada şimdilik yapacak pek bir şey de kalmaz. İster istemez çaresiz bakışlar içerisinde Konya’ya döner.

         Konya’ya geldiklerinde Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın vefat ettiğini, yerine geçen oğullarının basiretsiz davranışlarının sonucu Moğol serdarlarının Kayseri ve Sivas’ı ele geçirdiklerini yerinde görecektir. Bu aşamadan sonra Seyyid Burhaneddin görevinin buraya kadar olduğunu söyleyerekten can yoldaşından izin alıp Kayseri’ye doğru yol alır. Derken burada Hakka yürür.  Malum, can yoldaşının mübarek kabri şerifi şu anda Erciyes eteklerindedir.

        Mevlana şöyle bir geriye dönüp baktığında, artık yanında ne babası, ne de can dostu Seyyid Burhaneddin vardır, kendisiyle baş başadır. Zaten o da “hamdım, yandım, piştim” evrelerini aşma aşama kaydetmenin bilincinden hareketle kendi kanatlarıyla Konya’da irşat faaliyetlerini yürütüp zamanla çekim merkezi konuma yükselecektir. Öyle çekim alanı oluşturur ki; on bini aşkın mürit etrafında pervane ve semah olup hemen her gün iplikçi medresesine gelen insanlar o’ndan istifade etmek için can atacaklardır. Bu arada önemli bir gelişme yaşanır; Şems’i Tebrizî’nin ansızın 1244 yılında Şekerci Han’a indiği haberi alınır.  Tabii sadece Han’a inmekle kalmaz 12 gün uzlet hayatına çekilip her salisesini Allah’a dua ve niyazda bulunarak yâd edecektir.

         Sanki geçen 12 gün, fırtına öncesi sessizliğin habercisiydi. Nitekim bir gün Mevlana İplikçi Medresesinden devesine binmiş halde dönerken Şems devenin yularını tutmuş, bir miktar çekmişte.  Ve aralarında ne konuşma geçmişse etkisini gösterip Şems’in dilinden tane tane dökülen her cümle Mevlana’nın ruhunda derin şimşekler çakacaktır. İşte Şems, dilinden sadır olan şimşeksi  sözlerini şöyle bağlar: “İç âlemde ilerisin, ama şunu bil ki ben iç âleminde içiyim.”

         Evet, her lahza kelam sözün bittiği noktada gizlidir. Zaten Mevlana’da bu sırlar dünyasında ruhen tam dirilişe geçmek istiyordu. Nihayet aradığı ışığı Şems’te görür de. Hatta görmekle kalmaz o güne kadar ki tasavvuf anlayışını gözden geçirip tamamen iç âleme yönelir. Bu arada Kalenderi Şeyhi Şems’i Tebrizî’nin o’na ilk nasihatı; ‘Dışarıya karşı sağır ol, içte keşfedilen sınırsız âleme yönelip gerçek aşkı yaşa’ şeklindedir. İşte bu nasihatin gereği birlikte inzivaya çekilirler. Yaklaşık iki ayı bulan bu halvetin sonunda çilehanenin kapıları aralanıp, adeta kozasında çıkan kelebek misali ötelere yol kat edilir. Mevlana kanat çırpa dursun halkta o’nun yolunu beklemekteydi. Halk dahası uzletin ardından yeniden İplikçi (Altınapa) Medresesi’ne döneceğini sanıyordu. Ama hiçte bekledikleri gibi çıkmaz, tam aksine yüzü hep Şems’e dönük olacaktır. Hatta ulema cübbesini çoktan çıkarmıştı bile. O artık başına keçeden yapılmış külah geçiren bir Hak aşığıdır. Her ne kadar dostları “kendine gel, eski Celal ol” dedilerse de hiç oralı olmaz. O; sadece önce Allah’a sonra Şems’e karşı kendisini sorumlu hissedip öyle tavır sergileyecektir. Üstelik Şems o’na çarşı ortasında başının üzerinde şarap taşıma işi verir. Durumu görenler, ya koskocaman bir âlim nasıl olurda böyle şeyler yapar diye şaşkınlıkla karşılayacaktır. Şaşkınlık bu ya, o’nun bu hallere düşmesine neden olarak Şems gösterilip işi çığırından çıkaracaklardır. Öyle ki, Şems bu durumdan muzdarip halde dışarı çıkamaz olur. İster istemez Mevlana’ya haber vermeksizin bir gece ansızın ortadan kaybolur.

         Mevlana talebelerine Konya’nın altını üstüne getirilip tez elden Şems’in bulunmasını tembih eder, ama tüm çabalar boşadır, halen Şems’ten bir haber yoktu. Neyse ki günlerden bir gün eline mektup ulaştığında en azından hayatta yaşadığına emin olması hasebiyle tek teselli kaynak mektup olur. Nasıl teselli bulmasın ki; Şems’in Şam’da olduğu ve kendisinin iyi olduğu müjdesini almıştır. Belli ki mektup o’nu rahatlatmış gözüküyor, ama yinede boş durmaz. Derhal büyük oğlu Sultan Veled eşliğinde topladığı 20 kişilik bir kafile heyetini Şam’a uğurlayacaktır. Oğul Sultan Veled, Şems’i bulduğunda o’nu zar zor dönmeye ikna edecektir, derken iki dostun buluşması adeta iki büyük okyanusun vuslatına sahne olur. Mevlana bu sefer işi sıkı tutup temkini elden bırakmamaya azmeder. Neydik edip Şems’i burada tutması gerekirdi. Zaten o da bu uğurda gayretini esirgemeyecektir. Kolay değildi elbet, bir keresinde o’ndan ayrı kaldığı yıllarda ne haller çektiğini bir Allah bilir bir de kendisi. O halde sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yemeliydi. Bu nedenle Şems’ten etrafına daha yumuşak üslup kullanması yönünde adeta yalvaracaktır. Hatta bunla da kalmaz evliliğin o’nun üzerinde yumuşama etkisi sağlayacağı düşüncesiyle evlatlığı Kimya hatunla evlendirir. Fakat bu evlilikte fayda vermez, bilakis eskisinden daha hırçın haller zuhur eder.

         Bu arada Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin, Şems hakkında olur olmaz sözler yaymaya başlar. Alâeddin ikide bir babasının böyle davranmasıyla hem kendisini, hem de ailesini küçük düşürdüğünü, yarı meczup bir adamın peşinden koşmakla ilmine gölge düşürdüğünü söylenip duracaktır. Nihayet söz kınından çıktığında Şems’e cephe alaraktan kendisinin başı çektiği bir grupla birlikte pusu kurup katline ferman verirler. Hiçbir şey sonuna kadar gizli tutulamazdı, Allah’ın adaleti tamdır, er geç tecelli etmesi kaçınılmazdır.  Şöyle ki;

          Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled bir gün rüyasında Şems’in cesedinin bir kuyuya atıldığını görür. Uyandığında ilk iş rüyada gördüğü kuyuya doğru arkadaşlarıyla birlikte gitmek olur. Kuyuya vardıklarında; aman Allah’ım birde ne görsünler kuyuda bir ceset, ama hiç çürümemiş. Oysa bunda şaşacak ne var ki, Allah sevdiği kulların cesedini çürütmez zaten. Tabii bu Şems’in naaşından başkası değildir. Meğer cinayeti işleyen yedi kişilik grup arasında Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin başı çekiyormuş. Ölen Şems, öldüren Alâeddin’dir. Ancak Sultan Veled kardeşinin işlediği cinayeti babasından gizleyecektir. Çünkü babasının gerçeği öğrendiğinde manen çökeceğini düşünüyordu. O kara kara düşüne dursun Mevlana yana yana Şems’i arıyordu,  hemen her gün mektup göndermediği yer kalmayacaktır. Bir an evvel dönmesi için bir umut ışığı arıyordu. Baktı olmayacak, en nihayet kendisi Şam’a gitmeye karar kılar. Yolculuğun sonunda Şam’a varır da,  fakat umduğunu bulamayacaktır.  Her şeye rağmen yine o “Ağlama yar, bir gün gelir bu hasretlik biter” duygusunu yitirmeyecektir. İşte umuda yolculuk turu budur. Mevlana biliyordu ki; hak yolcuları yolculuğun başında ve sonunda "Sefer der vatan" için vardır. Zaten insan her an Allah’ın gurbetindedir. Bu yüzden Mevlana Şems’siz olamam diyordu, derken gurbette geçirdiği o umut ışığı arayışının ardından Kuyumcu Selahaddin Efendi feryadına yetişecektir. Çünkü hem arayış, hem müritlerinin eğitimi ikisi bir arada olmazdı. Böylece yetiştirmiş olduğu talebelerini o’na teslim edip tabii olmalarını emir buyurur. Mevlana’nın böyle emir buyurması hakkıdır. Zira o sıralar uzlet ve tefekküre ihtiyacı vardı. Öyle ki o yıllarda eşi Gevher Hatunu toprağa verdiğinde uzlet arayışı had safhaya ulaşır da. İkinci nikâhını Kerra Hatunla kıydığında ancak bir nebze kendini dizginleyebilecektir.

     Kuyumcu Selahaddin’den sonra o’na yâr ve yardımcı olacak bir başka isim Çelebi Hüsamettin’dir. Hatta o’nun sayesinde ileride Mevlana’nın mesnevi şahikası gün yüzüne çıkacaktır. İşte o gün bugündür Mesnevi tüm insanlığa ışık saçıp soluk aldırmaktadır. Malum bu eser o günün yaygın kültür kodu Farsça olarak ele alınmıştır. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü Farsça yazılmakla muhatabı sadece seçkin zümre olmaz toplumun her kesimine hitap eden bir eser olarak ışık saçar. Nitekim Mevlana’nın Mesnevisi Çelebi Hüsameddin vasıtasıyla orijinalliğini korur da. Nasıl korumasın ki; Mevlana söylüyor, o da sürekli yazıyordu. Bu hizmet unutulacak cinsten değildi, adeta asırlara sığmaz hizmettir. Bu yüzden bu döneme olgunluk dönemi diyebiliriz. Bu hizmetin yansıması Mesnevice  “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla yerini bulur da.  Derken Mevleviyye yolu Mevlana’nın vefatının ardından oğlu Sultan Veled eliyle mayalanacaktır.

         Mevlana artık 80 yaşına girdiğinde emanetini sahibine teslim edip Hakka yürür. Ancak naaşı bir türlü kaldırılamaz. Gerçektende gök yarılsa, yer kaynasa, Hak aşığının o günkü halini anlatmaya ne kalem, ne de bir kelam güç yetirir. Kaldı ki o gün, aklın karaya vurduğu andır. Halk izdihamdan birbirini eziyordu adeta. O arada halktan birkaç kişi “Müslüman olmayanlar çekilsin” diye haykırır, ama ne mümkün, kimse yerinden kıpırdamaz. İlginçtir bu haleti ruhiye içerisinde muhtemel tatsız durumu önlemek adına yerinden doğrulup akılları toparlayanda haham ve papazlar olur. Onlar derhal kalabalığın önüne atılıp: “Hayır o bizimde reisimiz sayılır, çünkü biz Musa’nın ve diğer Peygamberlerin hakikatlarını onun açık sözlerinden öğrendik” diye sahip çıkacaklardır.  Bu sözler etkisini gösterir de. Artık kalpler donuk, gözler yaşlı ve dizler dermansızdır. Her ne kadar gözlerden akan yaşı hiçbir metanet dizginleyemese de ne bir taşkınlık, ne de bir izdihamdan bir eser görülür. Yediden yetmişe herkes arkasından saf tutmuş, boyunlar bükük, içler buruktur.  Yine de musalla taşından geriye kalan en hoş seda;  bir olunuz manasına ‘Allahu Ekber’ zikri yüreklere su serpecektir. Hâsılı Lafza-i Celal zikri gönüllerde yankı bulur da. Böylece Konya’daki kabri makamına defnedilip Şeb-i Arus eyler.

        Kelimeni tam anlamıyla vuslat günü yediden yetmişe herkes o’nu son yolculuğuna uğurlama şerefine nail olur. Gelinen noktada da o şerefe ermek için kabri şerifi en çok ziyaretgâh akınına uğrayan bir mekândır hala.  Kıyamete kadarda öyle olacaktır zaten.

         Ruhu şad olsun.

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500