Tam 16 yıl öncesini Benli anlattı! AK Parti nasıl kuruldu?

O günün canlı Şahidi yazarımız Gazi Davut Benli o günü anlattı: Artık Türk Siyasi Tarihinin en önemli tarihi anı gelip çatmıştı. Elbette oradaydım.14 Ağustos 2001 tarihinde Bilkent Otel’de adı sır gibi saklanan partinin adını ve amblemini, kurucular kurulunu, yıllardır üzerinde çalıştığımız parti programının detaylarını öğrenecektik. AK Parti o gün ampulünü yakarak işte böyle parladı. İşte Benli'nin dikkat çeken o yazısı...

Tam 16 yıl öncesini Benli anlattı!  AK Parti nasıl kuruldu?
Advert

 

1996 yılının sonlarında Refah Partisi Siirt Milletvekili Sayın Ahmet Nurettin Aydın’ın danışmanı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde göreve başlamıştım. Henüz Refah Partisi-Doğruyol Partisi Koalisyonu düşe kalka ilerliyor ama denk bütçe, memurlara yüksek maaş zammı, D8’ler hamlesi, başörtü serbestliği kararnamesinin imzaya açılması gibi ekonomik ve sosyal anlamda halkı rahatlatacak hamleleri de başarıyordu. Maaşlarındaki olağanüstü artışlara rağmen askeri bürokrasinin vesayeti hükümetin üzerinde giderek ağırlığını hissettirmeye başlamış, her MGK toplantısı ülke gündemini sarsar hale gelmişti. MGK’larda Merhum Erbakan’a imzalatılmak istenen kararlar Merhumun kan ter içinde kalmasına yol açıyor, derin güçler Fadime Şahin, Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz’leri algı operasyonlarına malzeme yapıyor, milyonlarca insan akşam haberlerinde televizyonların başına kilitleniyordu. 10 Şubat 1997 Cuma akşamı, bir zamanlar benim de müfettiş kadrosuyla görev yaptığım Refah Partili Sincan Belediye Başkanlığı, bir önceki yıl Akit Gazetesinin organize ettiği Kudüs Gecesi programını, bu defa bizzat kendisi organize ediyor ve o gecenin görüntüleri askeri vesayetin elindeki en önemli kozlardan biri haline geliyordu.

TBMM’deki odamızın camı Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayının bahçesine bakıyordu. Tam da o günlerde bir gün odamda otururken camda bir hareketlilik fark ettim. Bir grup askere sivil kıyafetler giydirilerek ellerine “Yaşasın Şeriat!”, “Kahrolsun Laiklik!” gibi bazı döviz ve pankartlar verilmiş ve sloganlar attırılıyordu. Diğer grup asker ise onlara karşı konuşlanmış ve karşı mücadeleyle ciddi bir tatbikat sahnesi oluşturulmuştu. Bir süre bu tatbikatı izleyince kanımın donduğunu hissettim ve hemen yan odalardaki Sayın Zeki Ergezen, Sayın Altan Karapaşaoğlu Sayın Avni Doğan gibi milletvekillerini odamıza çağırarak olan biteni izlemelerini sağladım. O gün orada bulunan herkes anlamıştı ki artık siyaset imkânı kalmamıştı ve bir askeri darbenin eli kulağında idi. O günlerde, pek çok RP’li milletvekilinin darbe endişesiyle odalarını boşalttıklarına gözlerimle şahit oldum.

Belki de halkın tepkisinden korkan darbe heveslileri, sendikalar, odalar, borsalar, TÜSİAD gibi sivil toplum temsilcilerini ve tabii medyayı da yanlarına alarak, 'Cumhuriyet Mitingleri'nde meydanları doldurdular. Refah-YOL hükümetinden, ama elbette daha çok, Erbakan Hoca’nın Refah Partisinden kurtulmak için sonradan kendilerinin “postmodern darbe” diye isimlendirdikleri ve bin yıl süreceğini iddia ettikleri bir operasyonla hükûmeti devirmeyi başardılar. Çiller Erbakan Hoca’yı, koalisyon protokolü gereği görevi kendisine biraz erken devretmesi halinde baskıları azaltabileceğine ikna etti ve Hoca, görevi Çiller’e devretmek üzere Çankaya’ya iade etti. Ama Cumhurbaşkanı Demirel, Erbakan Hoca’ya hayatının golünü atarak, hükûmet kurma görevini Çiller yerine Mesut Yılmaz’a verince aslında postmodern darbe siyaseten gerçekleşmiş oldu.

Ankara’da bu olaylar yaşanırken, 27 Mart 1994 seçimleriyle işbaşına gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, üç yıllık efsane belediye başkanlığı süresince, on yıllar boyunca kangrene dönüşen İstanbul’un su, temizlik, ulaşım gibi sorunlarını kısa sürede çözerek, İstanbullu’nun gönlünü kazanmayı başarmış ve Ankara’daki olumsuz siyasi gelişmelerden rahatsızlığını dile getirmeye başlamıştı. O zaman için İstanbul’da yaşayan ve Anadolu’nun dört köşesinden 10 Milyon İstanbullu adeta tüm Anadolu’ya Tayyip Bey’in şöhretini taşıyor, her geçen gün efsane olmasını sağlıyordu. Her gittiği şehirde spontan olarak karşılamaya gelen onbinlerce insana hitap eder hale gelmişti. Aralık 1997’de Siirt’te de öyle oldu. Sözlerine Ziya Gökalp’in “Minareler süngü, kubbeler miğfer Camiler kışlamız, mü'minler asker” şiiriyle başlayınca, postmodern darbeciler mal bulmuş mağribi gibi zaten bir süredir askeri eğitimden/ pardon seminerlerden geçirdikleri hukukçularını da devreye soktular. Eylül 1998’de 10 Ay Hapis cezası onaylanıverdi.

Ankara’da da Refah Partisi kapatılmış, yerine Milli Görüş çizgisinin devamı niteliğinde Fazilet Partisi kurulmuştu. Aslında Fazilet adı kimse için sürpriz olmadı ve Erbakan Hoca’nın yıllardır mitinglerde ettirdiği yemin içinde mündemiçti: “Milletimizin, Selamet, Refah, Fazilet ve Saadeti… içünnn.” Ancak, yasaklı Erbakan Hoca’nın bizzat başında bulunamadığı Fazilet Partisi hem eski heyecanı yaşatamıyor, hem de “İstanbul’dan bir Gür Ses” Ankara’daki Meclis grubunu cezbediyordu. Hatırlıyorum, “bu siyaset tarzıyla hep duvara toslamaya mahkûmuz, daha kuşatıcı, daha az ideolojik ve Merkez’i de sahiplenecek, Milleti rahatlatacak bir siyasi partiye ihtiyaç var. Tayyip Bey’in hem ülkedeki hem de ülke dışına taşan karizmasından faydalanmalıyız.” cümlelerini çok duymaya başlamıştım. Hatta kendi milletvekillerimiz arasında, Erbakan Hoca’ya saygıda kusur etmeseler de, onu fazla hayalperest bulan ve hayallerinin insanımıza ve siyasetimize zarar vermeye başladığını söyleyenleri bile dinledim. Kısaca pek çok milli görüş kökenli siyasetçi, bin yıl süreceği iddia edilen postmodern darbenin Erbakan Hoca’nın siyaset anlayışıyla aşılabileceğine inanmıyordu.

Artık Fazilet Partisi içinde Yenilikçiler ve Gelenekçiler diye iki gruptan söz ediliyor, tabii bizler de Yenilikçi milletvekillerimizin gerek ulusal, gerekse uluslararası ölçekte enformasyanlarını sağlamaya çalışıyorduk. Önceleri Abdullah Gül Bey ve arkadaşlarının yıllar önce kurmuş oldukları, Yıldız’da bir site içinde bulunan Politik Araştırmalar Merkezi (PAM) bizlerin altyapı hazırlama merkezi gibiydi. Klavye seslerinin yükseldiği bir bilim yuvası gibiydi. Biz danışman arkadaşlarla, daha sonra Enerji Bakanı olacak olan Dr. Hilmi Güler Başkanlığında parti politikalarının belirleneceği her konuda dosyalar yazıp hazırlıyorduk.

Dört aydan biraz fazla süren Pınarhisar Cezaevi imtihanı, Tayyip Bey’i sadece ülkemizin değil, Dünya’nın en popüler politikacılarından biri haline getirmişti. Artık Yenilikçi milletvekillerine Tayyip Bey “Erdemliler Hareketi” adını vermiş ve çalışmalarını Ankara’da yoğunlaştırmıştı. Artık, Yıldız’da yine PAM’a yakın bir yerde 4 katlı bir binaya taşınmıştık. Adı konmamış ama arı kovanı gibi çalışan bir siyaset merkeziydi. Adı konmamış partinin siyasi yasaklı Genel Başkanı, zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’i kıskandıracak kadar iş ve dış siyasetin içindeydi. Dış dünyanın o kadar ilgisi vardı ki, bizim Yıldızdaki tabelasız binamız, fevç fevç yabancı politikacıları, diplomatları, yabancı basın mensuplarını ağırlıyor, zaman zaman Genel Başkanımıza çeviri hizmetlerini ve bilgi notları hazırlama görevlerini üstleniyorduk. Burada bazılarının adlarını zikretmeyi unutursam bağışlasınlar, Salim Koşar, Hakkı Kapusuz, Fuat Küçükaydın, Abdullah Cengiz Makas, İhsan Şener, Kamil Tabak, Orhan Özcü, Mehmet Tuncel, Yasin Kalem gibi arkadaşlarımızla tabelasız genel merkezimizde nöbet çizelgeleri hazırlar nöbete kalırdık. Bu arada Erdemliler hareketi milletvekilleri TBMM’de de farklarını ortaya koymaya başladılar ve 20’den fazla bağımsız milletvekiliyle bir grup olmayı başardılar. Grup oluşturacak sayıyı bulmak için şahsen samimiyetim olan bir milletvekilini ikna için görevlendirildiğimi, FP’den ayrılmanın Erbakan Hoca’ya ihanet gibi algılanmasından korkan o güzel insandan bir süre gizli destek verme sözü aldığımı hiç unutamam.

Millet nasıl bir siyasi parti istiyor? Biz nerde hata yaptık? Ortak aklı nasıl devreye sokabiliriz? Turgut Özal’ın dört eğilimi birleştirme projesindeki yanlışın doğru ifadesi olarak, Milletimizi bir bütün olarak nasıl kucaklayabiliriz? Demokrasi, insan hakları, özgürlükler bir siyasi partide sloganın ötesinde nasıl içselleştirilebilir? Aleviler Sünniler, gençler yaşlılar ve kadınlar, engelliler, çeşitli etnik gruplar gerçek bir siyasi temsile nasıl kavuşabilirler? AB ve ABD ile ilişkiler nasıl gerçekçi bir düzleme oturtulabilir ve bu ülkenin insanın hayat standardı ile AB’nin hayat standardı arasındaki makas nasıl daraltılabilir? Bunlar gibi onlarca soruya cevaplar arandı, binlerce sayfa raporlar hazırlandı partileşme sürecinin altyapısı hazırlanmış oldu.

Bizlere bir görev daha düşmüştü: Ülke geneline dağılacak, o illerde halkın sempatisini kazanan, mümkünse hiç siyaset yapmamış gençlerden, ya da siyaset yapıyor olsa da yıpranmamış sevilen şahsiyetlerden birer liste getirecektik. Böylece onlarca parametre arasına bizim gibi bağımsız gözler de dâhil edilmişti.

Artık Türk Siyasi Tarihinin en önemli tarihi anı gelip çatmıştı. Elbette oradaydım: 14 Ağustos 2001 tarihinde Bilkent Otel’de adı sır gibi saklanan partinin adını ve amblemini, kurucular kurulunu, yıllardır üzerinde çalıştığımız parti programının detaylarını öğrenecektik. AK Parti o gün ampulünü yakarak işte böyle parladı. Milletin, Dünya Müslümanlarının umudu işte böyle oldu. Kurucular Listesinde, sinema sanatçılarından ilim adamlarına, çiftçilerden işçilere, alevi temsilcilerinden İslam ilahiyatçılarına öyle bir harman oluşturulmuştu ki, bu ortak akıl 16 yıl boyunca zaman zaman PKK ve FETO sorunları nedeniyle patika yollara yönelmek zorunda kalsa da, istikametten, anayoldan, hız limitleri olmayan otobanlardan hiç ayrılmadı. Şimdilerde önündeki bazı patikaları aşmak bu büyük siyasi birikim için hiç de zor olmasa gerek!

 

 

 

ak parti
Sen de Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500