Sünbül ki zülf-i perîşandır

Eskilerin “deli ay” dedikleri Mart, geldi geçiyor. Sağı solu belli olmayan delikanlı gibidir Mart. Bir bakarsınız kızmış kükremiş; bir bakarsınız sâkin. Nasıl olursa olsun adı, insana tebessüm ettirir. Değil mi ki baharı getirir.

Sünbül ki zülf-i perîşandır
Advert

 

SÜNBÜLÎ HAVA
 

Gerek halk dilinde gerek şehir kültüründe havayı çiçeklerle anlatan güzel ifâdeler vardır. Meselâ; Sivas’da Mayıs ayı geldiğinde “Dışarıda gül üşümüyor.” denir. Ne kadar latif değil mi? Hangi târif bir iklimi çiçekten daha güzel anlatabilir.

Bu misal, eski İstanbul’da, Mart’ı anlatan güzel bir ifâde vardı. Sünbülî hava. Yağmursuz kapalı havalar kastedilirdi.  Sünbül, açık ve güneşli havayı sevmez. Sıcakla başı hoş değildir. Yeni beliren bulutun sünbülî havada, bir ceylan gibi beslendiğini, Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk’da şöyle anlatır:

Ahî gibi ebr-i nev-demîde

Beslendi hevâ-yı sünbülîde

Eski Yunan’da yeniden dirilişin sembolü olan sünbül, doğu çiçek kültüründe çok mühim bir yer işgâl eder. Ecdâdımızın lâleden sonra en çok kıymet verdiği millî bahar çiçeğimiz sünbüldür. Baharın müjdecilerindendir.

Osmanlı’da soğanlı bitkilere pek itibâr edilirdi. Sünbülün itibârı sâdece soğanlı oluşundan değildi elbet. Gerek hoş kokusuyla gerek rengiyle bahçelerin baş tâcıydı. Dîvân şiirinde ise kâh sevgilinin zülf-i perîşanı kâh perîşan hatırıydı.

Dîvân şiirinin perişan çiçeği sünbül, Âşık Veysel’in gâyet derli toplu ve iddâlı çiçeğidir.

Sümbül der ki boyum uzun

Yapraklarım düzüm düzüm

Beni ak gerdana dizin

Benden âlâ çiçek var mı?

 

SÜNBÜL KOKUSU

Şeyh Gâlib, “Bû-yı gül ile sulandı sünbül” diyerek sünbülün güzel kokusunu güle bağlar. Şemseddin Sivâsî’nin Gülşenâbâd mesnevisine göre ise sünbül, güzel kokusunu, sevgilinin rüzgârından almıştır. Bâkî’nin sevgiliyi târif eden beyiti ise şöyledir.

 

Çehre gül sine çemen çeşm-i mükahhal nergis

Hat çemen gonca dehen ca’d-ı muanber sünbül

Yâni, sevgilinin anber kokulu kıvırcık saçlarıdır sünbül.

 

Dört asır evvel, Tahtakale’den Aksaray’a kadar seksen tâne çiçekçi dükkânı olduğu rivâyet edilir. Mart gelince sünbül, bahçelerde, dükkânlarda, köprübaşlarında yerini alır; İstanbul’u buram buram kokuturdu.

Kokusu ve rengiyle şâirlere ilhâm veren ve İstanbul ile özdeşleşen sünbül, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Sünbül Kokusu” hikâyesine de ilhâm vermiştir. Budapeşte Üniversitesi’nde okuyan Hüseyin Ârif, düşmanın Çanakkale’ye saldırdığını öğrenince kederinden intihâr etmek ister. Birden, burnuna, cam önündeki sünbülün kokusu gelir. Çiçeği kokladıkça vatanı hatırlar. Sünbül, İstanbul kokmaktadır. O sırada arkadaşı Hüseyin Ârif çıkagelir. Birlikte sünbülü kokladıkça İstanbul’un bahar mevsimindeki bütün güzelliklerini hatırlar ve “Ah vatan!” diye inlerler. Mehmed Siyavuş, tekrâr intihâra yeltenen Hüseyin Ârif’e mâni olarak böyle ölmenin doğru olmadığını, gidip vatan için şehid olmaları gerektiğini söyler. İki genç, Çanakkale Harbi’ne gönüllü yazılırlar.

 

BİLLÛR SÜRÂHİLERDEKİ SÜNBÜLLER

Eskiden sünbül meraklıları, bu zarif ve hoş kokulu çiçeği sâdece bahçede değil, salonlarında da görmek ve evleri sünbül kokutmak isterlerdi. Bunun için husûsî billur sürâhiler îmâl edilir; süslü vazolar ve saksılar yapılırdı. Avrupa’da üretilen İran, Bengal, Japon vs. tarzda sünbül şişeleri olduğu gibi sâde sünbül şişeleri de vardı. Şişenin ağzı, sünbül soğanının büyüklüğü ile mütenâsip olurdu. Sürâhilere konan suyun yağmur veya dere suyu olması lâzımdı. Suya, az miktarda tuz ya da kömür tozu atılırsa daha çok dayanırdı. Mevsiminden bir ay kadar önce sürâhilere konan sünbül soğanları, bir süre karanlıkta bekletilir; önce az ısınmış bir odaya; çiçek sapı çıkınca da daha sıcak bir yere alınarak çiçek açması beklenirdi.

 

HEVESKÂRÂN-I SÜNBÜL

Çiçek kültürümüzde haklı bir yeri olan sümbülden bahsedip de ömrünü bu çiçeğe vermiş heveskârları ve onların bulduğu sünbül çeşitlerini anmamak olmaz. İşte birkaç misâl;

Uzun Ahmed’in yetiştirdiği “dürr-i meknûn” ve” hayâtü’l-kulûb” isimli beyaz sünbüller.

Anbarcızâde’nin, rengi çivit mavisi olan “anbarcı sünbülü”.

Bâkizâde Mehmet Efendi’nin “pîş-i kadem”i.

Kocamustafa Paşa Şeyhi Hasan Efendi’nin “şeyh sünbülü” ve” merdim”i.

 

SÜNBÜL SİNAN

1452’de Merzifon’da doğan Sünbül Sinan’ın asıl adı, Yusuf b. Ali’dir. Isparta, İstanbul ve Mısır’da tahsil gördü. Halvetiyye tarikine bağlı Sünbüliyye kolunun kurdu. Rivâyete göre, bir gün bahçesindeki sünbüllerin tesbih okuduğuna şâhit olduğu için hiçbir çiçeği koparmamış ve bu yüzden Sünbül Sinan diye anılmıştır. Müridleri onu şöyle anlatırlar:

Halka-i tevhîdi  farz etsen eğer bir gülistân

Bir gül-i sad-bergidir ol gülşenin Sünbül Sinan

Bu tarikden gelen Şeyh Hasan Efendi de büyük bir sünbül heveskârıydı. Yetiştirdiği sünbüllerden birinin adı şeyh sünbülüydü.

 

SÜSLEME SANATIMIZDA SÜNBÜL


Bahçe çiçeklerinin süsleme sanatımıza girişi, Kânûnî döneminin meşhûr müzehhibi Karamemi ile başlar. Karamemi’nin süslediği Muhibbî Dîvânı’nda, diğer çiçekler gibi sünbül de yarı stilize olarak karşımıza çıkar.

Natüralist üslûb geliştikçe özellikle murakka albümlerde nefis sünbül örnekleri görülür. Bunlardan Sünbülnâme adlı eseri husûsen zikretmek lâzım gelir.

Bir yüzünde suluboya sünbül resimleri; diğer yüzünde ise sünbüllerin adı ve birer kıta şiir yer alan albüm Topkapı Sarayı’ndadır. Ünlü çiçek ressamı Ali Üsküdârî’nin fırçasından çıkan sünbüller ise natüralist üslûbun en güzel örneklerindendir.

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500